Karanlıkta okuyun

Âdem, Masumiyet Müzesi’ni okurken hep beni düşündüğünü söyledikçe mutlu olmalı mıyım, bilemedim.
Âdem, Masumiyet Müzesi’ni okurken hep beni düşündüğünü söyledikçe mutlu olmalı mıyım, bilemedim.

İstikbaline sükûnetle bakan gözlerim, benim hiçbir şey yapmayarak ne yapmak istediğimi sordu bana. Ve zaten hiçbir şey yapmayacağımı iyice hissettikten sonra rahatladım. Buz tutan bir gövdenin uykuya doğru kendini bırakmasındaki ölüm gibi bir rahatlıktı bu. Beni yarınlara dair muhtemel telaşlarımdan kurtardı.

İÇİNDEKİLER

Bütün gün dayak yemiş ve nihayet yatağında rahata ermiş bir deli gibi başımı yastığa koyduktan beş dakika sonra gülümsedim. Her şey başımın üstünden geçip gitsin bakalım, dedim. Bulaşıklar geçsin, güzel gömlekler, küller, perdeler, duraklar, kahverengi kadifeden pantolonlar, Erzincanlı terziler, Tülin’in yeşil kazağı, boyun ağrılarım, esnafla evlenmek isteyen Nurcu kızlar, Bolkar Dağı, Edip Cansever’in kesik kesik dizeleri, Âdem’le konuşurken yakalandığımız anlatma telaşı, oturduğumuz terasın Avrupalı göğü, bayat çaylar ve saçlarındaki kokular ve Bakara suresi ve Necati’nin “sıkma kendini, rahat ol” deyişleri ve cüzzama yakalanmış günler böyle geçsin bakalım, dedim.

“Olur gider yaaa... ” diye seslendim kendime.

Abdülhak Şinasi Hisar aklıma geldi. Onun için “tekinsiz bir yazar” diyen Ahmet Oktay aklıma geldi. Hâlbuki güzelim Türkçesiyle hatıralarını yazan, hatıra tadında romanlar yazan bir İstanbul efendisi değil miydi Hisar? Onu tekinsiz yapanın ne olduğunu anladım ve sustum. Çünkü Hisar, edebiyat dışındaki bütün insanlara ve hayatlara kapılarını kapatmış, soğuk yüzünün kıvrımlarından edebi derinliği olmayan her şeye sırt çevirmiş birinin kaderi okunan çok yalnız bir adamdı. Onun Yahya Kemal’e Veda kitabının kapağındaki fotoğrafından benim anladığım, kendi varlığını başka şeylerden korumak için geriye çekmiş, etrafına o çekilişin gözleriyle soğuk ve tepeden bakan aristokrat bir yazar. Ve bir kere o bakışlarla dünyaya baktıktan sonra gerisinin ne olduğunu ben gayet iyi biliyorum. O fotoğrafı okunaklı kılan da şu: Sanırım yanında birkaç kişiyle olduğu hâlde resme alınmış Hisar ve yayınevi sadece onun yüzünü alıp koymuş kapağa. Hisar o resimde yanındakilere bakmakta. Anlattığım o bakışlar onun bütün hayatı. Gittikçe onun bakışlarında uzaklaşan hayata benzeyen ben ve yüzüm karanlıkta gülümsedi…

Abdülhak Şinasi Hisar’a benzediğimi anladım.

Başucumda Kitaron’un Wings ve Mountain Streams’ından örülen hâle bana uzun bir müddet varlığımı ve nerede olduğumu unutturdu. Dinlendiğimi hissettim. Dahası çalan müziklerin beni dinlediğini de hissettim. Ayaklarımı battaniyenin altına sokup yapmam gereken bir şeyi hatırlamış gibi sigara yaktım ve Tülin’i düşündüm. Düşündükçe Tülin’i özlemenin güzelliği yerleşti içime. Heyecanlandım. Tülin’i yeşil kazağı ve kahverengi pantolonu içinde düşündükçe aklımda, onun gözaltlarının tanımlayamadığım yalnızlığıyla kaldım. Bu yalnızlık için ne yapmam gerektiğini düşündüm. Ama o yalnızlığı alırsam oraya yerleşecek kıvrım kıvrım bir neşenin daha hüzünlü olabileceğini hissettim. Sonra kahverengi kabanı sırtında ve arabadan inerken bana ulaştıkça katılaşan bakışları bu hislenişlerin saflığını zedeledi. Yarın voleybol maçımız vardı ve maça onun da izleyici olarak gelmesi hâlinde sırf o gülsün diye yapacağım esprileri hayal ettim.

Mesela ben, “Hiç gözlüklü voleybolcu olur mu?” diye başlayan espriler yapıyorum ve o güldükçe dozajını arttırdığım esprilerle rahatlatıyorum kendimi. Başım hayallerle dolu bir yastıkta dinlenirken erken saatte ışığı söndürüp uzanmanın hayatsızlığı beni telaşlandırdı. İstikbaline sükûnetle bakan gözlerim, benim hiçbir şey yapmayarak ne yapmak istediğimi sordu bana. Ve zaten hiçbir şey yapmayacağımı iyice hissettikten sonra rahatladım. Buz tutan bir gövdenin uykuya doğru kendini bırakmasındaki ölüm gibi bir rahatlıktı bu. Beni yarınlara dair muhtemel telaşlarımdan kurtardı. Ama onlar pastaneye girerken benim hızlı adımlarla ara sokağa sapışımdaki öfke ve kendime duyduğum saygısızlık aklıma geldi yine. Mütemadiyen etrafında dolanıp ona hiçbir şey söyleyemeyişimdeki sakatlık karanlığı daha da koyulaştırdı.

“Onun gözünde acaba bir mal mıyım?” dedim. “Uyuz ve ölmüş bir yüz, çekingen bir tuhaflık ve iticilik miyim?” Ben zaten onun olduğu bir ortamda kendim olup rahat davranamayacağımı bildiğimden pastaneye girmeyecektim. Ama bakışlarını da kötüye yorunca Sefaköy sokaklarında bir dram yaşadım. Bu dramı nikâh salonunda fazlasıyla yaşadığım için ikincisinin etkisi yorgunluğumda eridi. Kendi çapımda telaşlarla hazırlandığım bu Pazar yok oldu böylece. Salonda yanına gitsem, kaskatı kaldım. Yanıma gelse tutukluğum beni öldürdü. Oradan da ayrılamadım. Ayrılamayınca fazlalık gibi dolandım durdum. Dahası onun bu dolanıp duruşlarımı anladığını düşünüp mahcup oldum, utandım. Sanki “Bunun niye kaldığı belli.” diye düşünüp beni küçümsüyordu! Ona her bakışımda “Yaaa ben seni reddedip MSN’den sildim, daha ne!?” demekteydi sanki. Tüm bu tosbağalıklardan sonra karanlıkta kendimi dinleyişim beni onu özlemeye götürdü. Bak ben bunu iyi yaparım, deyip hayaller kurdum.

Bu akşam aldığım kahverengi kadife cekete, dört güzel gömleğe ve kahverengi kravata tutunup rahatlattım canımı. Yarın solcu yüzüm bu elbiselerle beraber parlarken dünkü acılarımı unutup bundan başka ferahlıklar umabilirmişim gibi geldi. Âdem, Masumiyet Müzesi’ni okurken hep beni düşündüğünü söyledikçe mutlu olmalı mıyım, bilemedim. Sözlerinden bana bakıp duran sevgisi ruhumu biraz dindirdi. Âdem her sözüyle beni iyi anlamış olduğunu hissettirdi bana. Beni anladıysa seviyor demektir ve hâlâ hayattan umut kesmenin âlemi yok. Şiir kitabıyla ilgili olumlu ve olumsuz eleştirilerden söz etti. “Sendeki heyecanların binde biri bende olsa ne şiirler yazarım.” dedikçe gökyüzü daha da alçaldı ve sıkıştırdı beni. Ona, “Sen çalışkan ve sabırlı olduğun için yazabiliyorsun, ama ben derinlik sarhoşluğunu kendi içimde köpürtüp durarak ancak kendime gelebiliyorum.” diyemedim. “Yeteneksiz biriyim galiba.” dedim ama.

Haşim’in hiç büyümemiş geçimsiz bir çocuk olduğunda hem fikirdik. Ben yalnız olduğunu fark etmemiş bir kızı seviyorum dedim. Belki de beni sevdiğinin farkında olmayan bir kızı seviyorum dedim. Kulak misafirliğimin bir yerinde bilgisayarının çalınmış olduğunu öğrenince ona dönüp, “Benimkini verebilirim istersen hep sende kalabilir.” demek istedim. Gerçekten verirdim de. Emin olun tereddüt etmeden ertesi gün okula getirirdim bilgisayarı. Nikâh salonunda ve bahçede ve kapı önünde sigara seanslarında “Âşık mıyım, hasta mıyım?” sorusunun gümbürtüleri eşliğinde ufalırken, “Aşk ve hastalık nerede ayrılır birbirinden?” deyince soruyu öteledim. Ve Âdem’i beklerken, Sefaköy sokaklarında kemiklerime kadar sızladım. Dilim acıyor, fazla sigaradan. Dişlediğim elma bile ağzımı yoruyor. Gökten bir uçak geçti,bulutlara girene kadar takip ettim. Necati’yle Sertaç çok güzel kokular sürmüşlerdi bugün. Sertaç’ın annesi Necati’yle vedalaşırken yanaklarından öptü Necati’nin ve eliyle yanaklarını okşarken “Sen de bizim ikinci oğlumuzsun.” dedi.

Ben elimi kadına uzatırken yanaklarımın öpülmeyeceğini biliyordum ve sadece elimi sıkması yine de üzdü. Necati yanakları okşanmış bir sesle “Yaşar Amca’ya selam söyleyin.” dedi kadına. Ben bu tarzı zaten edinemezdim. O an aklımdan bunlar geçti ve benim ne işim vardı burada, bu nikâhta dedim kendime. Biraz sosyalleşelim Tülinleşelim derken kahpe felek beni daha yalnız yapmasın mı? Nasıl olsa buradan ayrılıp caddeyi gören bir bankta hüzünlü sigaralar içerim, demişimdir. Nitekim öyle oldu. Ucuz pastanenin bayat çayını yudumlarken de kendimle sesli sesli konuşuyordum ve ekrandaki Gümüşhanelilerin kötü kıyafetleri ve köylü suratları daha da sıkıyordu beni. Ama o an caddeden Tülin’in geçtiğini görsem fırlardım yürüyüşünün yanına ve “Nereye Tülin?” derdim tıpkı bir çocuk sesimle. Nereye Tülin?.. Başımı ona doğru biraz eğip gülümserdim. İki elim kabanımın cebinde olurdu ve heyecanımın etkisiyle ellerim küçük küçük kanatlanırdı havaya çapraz.

Hep böyle olur: Şimdi görsem kesin konuşurum. Ama belki bu teorik cesareti aklımıza getiren şimdi göremeyeceğimizi bilmenin rahatlığıdır. Öyle mi Tülin? Tül! İn! Akşam terzinin Erzincanlı ya da Sivaslı olduğuna karar kıldım. “Sivaslı mısın?” deyince “Erzincanlıyım” dedi. Artık insanların yüzlerinde memleketlerini okumayı öğrendim sanırım. Aslında kadın işi görünen terziliğin erkekler tarafından icra edilişi ve kadın terzilerin hemen hemen olmadığı hususundaki demeçlerim sırf kendimi dinlendirme manevralarıydı, çıkmaz sokak koşularımın kalın nefesleri kör dünyamı boğarken. Âdem ayrılırken sırf bir şey demek olsun kıvamında ya da beni teselli tadında “Şiirlerini bana yolla.” deyince, aceleyle tamam deyip yolladım az evvel. Sanırım Tülin bugün güzel görünmedi bana. Saçlarını kısaltınca sevgimin bir tarafı da uçtu mu ne? Ama evde Necati’ye heyecanla ve doğal görünmeye çalışarak “Siz Tülin’le mi gittiniz geçen hafta TÜYAP’a?” sorusunu sorarken tek amacım verdiği cevabın beni rahatlatmasıydı. Odasına o nedenle gittim. Verdiği yanıtlar ve benin mübalağalı sevgimin uçlarını Necati’ye bir kez daha gösterip üstelik onun Duygu’yu sevdiğinden de emin olunca birden Necati’yi sevmeye başladım. “Hakkımda ne diyor ?” diye de sordum şımararak.

Öyle ya, cümle âlem benim ona duyduğum sevginin tüylerini görüyor ya havada ve hep beni konuşuyor ya! Necati durumu bildiği için o konuyu açamadığını ve son on gündür samimi olduklarını, fuara da Tülin, Sertaç ve Selda’yla gittiklerini söyledi. Ben o akşam, onlar neşeler içinde maç izleyip yumuşacık zamanlar geçirirken, Konutbirlik’in berbat lokantasında ikram edilen çiğ köftelerin lezzetiyle “edebi yalnızlıklarımı nasıl yazıya çeviririm” in derdinde, enayiliğindeydim. Bu da koydu ya, neyse… Necati “Ben senin yerinde olsam beni bütün İstanbul tanır, üzme kendini, istediğini yap, yazdıklarını paylaş bi’ yerlerde.” şeklinde konuşurken ve alabildiğine doluyken sesi hayatı sakin ve olağan karşılamanın rahatlığıyla, ben telaşla kendimi açıklamaya başlamıştım bile; uslanmaz bir hayvan gibi. Hırlayan, uslanmaz bir ev hayvanı gibi…

“Arabaların peşinden koşan ama yakaladığında ne yapacağını bilemeyen bir köpek gibi!”

17.11.2008