Komutanın aşk mektubu (II)

Okudu bitirdi kâğıtları. En alttaki kâğıdı alıp üste koydu. Desteyi düzeltti. Yeniden başa döndü.
Okudu bitirdi kâğıtları. En alttaki kâğıdı alıp üste koydu. Desteyi düzeltti. Yeniden başa döndü.

Zihnim akşama kadar içtimadan sonra yazacağım cümlelerle boğuşup duruyordu. Öyle ki, takip eden günlerde Ayten’i düşünmekten iştahım bile kaçmıştı diyebilirim. Öğünleri atlıyordum. Karavana artık boyumu aşıyordu. Kantinden aldığım bir kaç öteberiyle geçiştiriyordum yemek saatlerini. Ayten beni öldürecekti.

Ertesi gün içtimadan sonra karakolun yukarısındaki tepeye, yabani incirlerin oraya çıktım. Bu kez bambaşka bir ruh hâliyle. Tanımadığım bir kadın için kendimi doldurmaya çalıştım. Gün boyu hayal etmiştim onu.

Nuran benim için dünyadaki her şeye verilmiş en güzel isimdi. Nuran deyince sanki her şeyi birden düşünebiliyordum. Veya ona yakın bir şey. Yani dünyadaki olabildiğince fazla şeyi birden düşünebilmek için bana armağan edilmiş bir şifreydi o.

Aklıma o anda gelen bir kaç imgeyi, benzetmeyi yazdım. Ama yürümedi. Yürümeyince fikrimi değiştirmeye karar verdim. Bu kez Nuran’ı hayal ettim. Yüzüne bakmaya kıyamadığım Nuran’ı yani! Ne yapalım, insan kendi güvenliği veya ruh sağlığı için bazen kendi aşkını bile... Ne diyorum ben? Neyse. Hep yaptığım şeyi yaptım, naylona sardığım fotoğrafını kamuflajımın fermuarlı kol cebinden çıkarıp uzun uzun baktım. Bu kez özlem gözyaşları için değil, acil bir işi halletmek için...

Ama direniyordu sanki. Nuran, gözlerini şimdi sitemle gözlerime dikmiş, “Beni nelere alet ediyorsun...!” der gibi bakıyordu gözlerime. Nuran benim için dünyadaki her şeye verilmiş en güzel isimdi. Nuran deyince sanki her şeyi birden düşünebiliyordum. Veya ona yakın bir şey. Yani dünyadaki olabildiğince fazla şeyi birden düşünebilmek için bana armağan edilmiş bir şifreydi o. Gözleri! Ahhh. Bakışlarımı çabucak kaçırdım. Cebimden naylonu çıkarıp sardım ve yerine koydum. En değerli ruhsal dayanağımdı Nuran. Onu bu işe karıştırmak da neyin nesiydi? Allah benim belamı versin! İlişkimize birazcık da olsa saygım kalmamış mıydı?!

***

Ayten! Şimdi bir çeşit silah arkadaşı da olduğumuz Şevko’nun belalısının ismi buydu. İsmini söylerken yüzü pancar gibi olmuştu. Bir namusu ele emanet eder gibi emanet etmişti o ismi bana. Ayrıca kimse bilmeyecekti. Ayten’i hayal etmeye çalıştım. Sağlıklı olan buydu şüphesiz. Ama daha ilk dakikalarda iş tuhaf bir yöne gitmeye başladı. Anlamışsınızdır. Asker insanız sonuçta. Asker ne kadar şap yerse yesin, kadın söz konusu olduğunda sadece kalbiyle değil, biraz da böbrek üstü bezleriyle düşünür. Anlatabiliyor muyum? Olmuyordu işte. Yani Şevko’nun istediğini tahmin ettiğim biçimde ilerlemiyordu. Daha nasıl anlatılır bilemiyorum. Onu hayal ettikçe ve güzelliğiyle ilgili zihnimde ifadeler uyandıkça bir çeşit zina suçu işliyormuş duygusuna kapılıyordum.

Nuran benim için dünyadaki her şeye verilmiş en güzel isimdi.
Nuran benim için dünyadaki her şeye verilmiş en güzel isimdi.

El birliğiyle hem de. Sanki Şevko, kendisi görünmeden beni astsubay lojmanlarındaki evinde yatak odalarına doğru ittirip geri kaçıyordu. Yatakta da yenge hanım vardı. Tüylerim kalkmış, geri çekiliyordum ben de. Kendimi bırakamıyordum. Kapıp koyuverdiğim cümleleri sonradan telaşla karalıyordum. Karaladığım kısımları yırtıp küçük parçalara ayırıyor, çakmağımla yakıyordum. Yerin kulağı vardı. Şakası yoktu bu işin. Namus meselesiydi yani. Ötesi yok. Hatta -bu tuhaf görev emrinden sonra iyice hatırlıyordum- nizamiye kapısından girişi karakolun en ücra noktasında bile hafif bir ürpertiyle hissedilen, sağı solu kestirilemeyen, gözü kara ve sinir hastası biriydi bu adam. İkide bir nöbet geçiriyordu. Vurup kırıyor, dağıtıyor, parçalıyordu. Geceleri karakolu siperleyen büyük kayalıklarda bir G-3 şarjörü aniden boşalırsa ondan biliniyordu.

Herkes farkındaydı bunun. Daha doğrusu Şevko’nun garip bir ağlama biçimi olarak kodlanmıştı bu olay. Bir gece yarısı sinir boşalması gibi bir şey yani. Kimse çıt çıkaramıyordu elbette. Ceza mı? Olağanüstü dönemdeydik. Askerin dağlarda bir karış sakalla ve poşuyla dolandığı zamanlardaydık. Ve doğal olarak mevzuatla Şevko arasına her defasında operasyonlarda gösterdiği üstün hizmet ve cesaret madalyaları koleksiyonu giriyordu. Sizin anlayacağınız bu şartlarda, denizin ortasındaki fındık kabuğu gibiydim ben. Bu ölümcül âşığı iyi incelemek, mizacını, karakterini tehlikeli bir geçitteki yol bilgisi gibi ezberlemek, ona göre adım atmak zorundaydım. Zavallı Erdal’ın, o talihsiz alaylı şairin başına gelenleri artık daha iyi anlıyordum.

***

  • Tabii, en can alıcı soru şuydu: Erdal yazdığı mektuplarda başarısız bir âşık olduğu için mi cezalandırılmıştı; yoksa fazla başarılı bulunduğu için mi? Sezgilerim, daha doğrusu şimdiden önemini yitirmeye başlamış kaderim için yuvarladığım zar, ikincisini gösteriyordu.

Yani, Şevko’nun cinnetini vesaireyi hesaba kattığımda sonuç öyle görünüyordu. Ben de tertibimi ona göre almak zorundaydım. Hayatım, hiç değilse ruh sağlığım için (şafak için daha ikiyüz altmışlı günleri sayıyordum) tutkulu, tutuşmuş bir aşk mektubu yazmak ve aynı zamanda da Ayten’e karşı -dünya ahiret bacım olsun- içimden hiçbir şey geçirmediğime Şevko’yu inandırmak zorundaydım. Bunlar elbette yetmiyordu; Ayten denen Allah’ın belasının da bizim Şevko’ya -olmaz ya- “Ben de sana karşı boş değilim” gibilerden bir şeyler sökülmesi gerekiyordu.

***

Anlayacağınız, iş çok yönlü ve nazik bir hâl arz ediyordu. Takip eden günlerde Şevko beni içtima alanında, eğitimde her gördüğünde oralı değilmiş gibi davrandı. Ama zaman zaman küçük jestlerle yük altında bırakmaktan da geri kalmıyordu. Hatta bir keresinde astsubay gazinosunun önünden geçerken beni durdurup postasıyla cam bardakta çay göndermeye kadar vardırdı işi. Anlıyordum.

Geceleri karakolu siperleyen büyük kayalıklarda bir G-3 şarjörü aniden boşalırsa ondan biliniyordu.
Geceleri karakolu siperleyen büyük kayalıklarda bir G-3 şarjörü aniden boşalırsa ondan biliniyordu.

Sabırsızlanıyor ve mucizenin yeryüzüne inmesini bekliyordu. Ben de hangi göreve gidersem gideyim, aklımı bu tuhaf mektuptan kurtaramıyordum. Zihnim akşama kadar içtimadan sonra yazacağım cümlelerle boğuşup duruyordu. Öyle ki, takip eden günlerde Ayten’i düşünmekten iştahım bile kaçmıştı diyebilirim. Öğünleri atlıyordum. Karavana artık boyumu aşıyordu. Kantinden aldığım bir kaç öteberiyle geçiştiriyordum yemek saatlerini. Ayten beni öldürecekti.

***

Böyle böyle bir hafta geçti. Nasıl geçtiğini tahmin edersiniz. Ve nihayet ilk taslak tamamlandı. Komutan’ın nöbetçi subay günü geldi çattı. Akşam eğitimden dönmüş, yıkanıp paklanmış ve alt ranzada uzanmıştım. Erdal epeydir olmadığı için (muhtemelen de hiç dönmeyeceği için) yatağı boştu ve ben de üst ranzaya tırmanmak yerine kolay yoldan onun yatağını kullanıyordum. Koğuşta her akşamki telaşlı hengame, sevinçli eğitim sonrası kutlaması vardı. Demir dolapların kapakları açılıp kapanıyor, serbest zaman için hazırlık yapan millet gürültüyle kaynaşıp duruyordu. Kalabalığın uğultusu içinde ismimi seçmiştim seçmesine. Ama nasılsa yinelenecekti. Nedense onu beklemeye karar verdim içimden. Bir kaç dakika geçti geçmedi; evet, çağırılıyordum! Üstümü başımı hızla toparladım ve içimde dönenen bir alevle kapıya gittim. Çavuş önde, ben arkada, koğuşla karargâh binası arasındaki çakıllarda yürümeye başladık.

Bu, galiba komando eğitimimin o ana kadarki en zor yüz elli metrelik parkuruydu. Çünkü daha koğuştan çıkar çıkmaz Çavuş -biraz da yardım etmek isteğiyle sanırım- veya acıdı mı nedir; “Korkma!” demişti bana. Omuzlarımı silktim. Ama binanın kapısından tam girecekken; “Niye korkayım Çavuşum” dedim ağzını arayarak, “yani.. korkmam gereken bir şey varsa..?” Etrafa bakındı Çavuş. Ufak bir duraksamadan sonra kolumdan tuttu. “Bir şey söyleyeceğim sana...” dedi heyecandan sesi titreyerek “... Ama bunu kimseye söyleme. Söylersen, Şevko’nun kulağına giderse yani, biterim! Sen de bitersin. Karakolu yakar anam avradım olsun. Söyleyim mi, namus meselesi bu! Yani öyle bir şey. Anladın mı?"“Tabii ki anlamadım!” dedim, yalvarmaklı. “... Şöyle bir şey oldu geçenlerde. Bu yeni gelen kısa dönemler var ya. Onlardan birine verdi işte bu görevi Komtan. Senin gibi yani. Ona verdi. Çocuğun ağzını burnunu kırdı bir gece, biliyor musun? Hani revire gitti ya, eğitimde yaralandı diye. Dün de hastaneye götürdüler hani. Senin alt ranzadaki Erdal. O işte. Şerefsiz oğlum o, biliyon mu? Hastanede yatıyor şimdi. Daha da yatacak...”

İçime bir ateş düşmüştü o anda. Bayılıp yere düşecekken, çaktırmadan kapının kirişine yaslandım. Zaten anladığım şeyi iyice aydınlatması için o anda her şeyimi verebilirdim. Üsteledim. “Nasıl şerefsiz Çavuşum, anlamadım? Ne yaptı Komutan’a.. yani, ne yapabilir ki? Şevko bu, boru değil, ne yapabilir ona?..” Karanlıktaydık ve etrafta kimse yoktu. Ona rağmen Çavuş başını önce öne eğip etrafa kulak kesildi. Sonra koğuşun kapısına doğru baktı uzunca bir süre. Söyleyeceklerini de o arada tartıyordu. Sonra birden cesarete gelmiş gibi eğildi kulağıma; “Karısına mektup yazmış.. yani, yazmamış da... Komtan o mektubu ona yazdır...”

Olduğum yere çömeldim! Gözlerim kararmıştı artık. Ellerimi iki yanımda eşiğin serin taşlarına koyup serinlettim biraz. Beynim kıvılcımlar içinde kalmıştı. Neyin içindeydim ben böyle! “... Yazdırınca kıllanmış gelen mektuptan Komtan. O unsur görüntüsü alındığı geceyi hatırladın mı? Hani gece üçte operasyona çıkılmıştı. İşte o gece sabaha karşı, dönüşte yani, yatağından aldı Erdal denen o piçi. Ben aldım. Sonrasını zaten bütün karakol biliyor. Yani biliyor derken, eğitimde petlantonda düşüp yaralandığını biliyor... Kaç kemiği kırık Allah bilir. Şerefsiz. Komtan’ın karısına değişik şeyler yazmış...” Vakit ilerliyordu. İşin dibini öğrenmem gerekiyordu. O yüzden ayılıp bayılmayı ertelemem gerekiyordu; “E, peki Şevket Komutan istememiş miydi yazmasını da..?”

“İstemişmiş” diye girdi araya hemen, “Hatta her şeyi Komtan’ın istediği gibi yazmıştı... ama… sonradan Komtan… Öyle mi yazılır a..na k.yim?!” Burada duraksamış, işin içinden çıkamamıştı Çavuş. Nasıl söyleyeceğini bilememişti. Sonuçta Komutan’ın postası ve sırdaşıydı. Ama o duraksama anında ne söylemek istediğini anlamıştım ben. İşin nazik noktası da orasıydı zaten. Emin olmak istedim: “Sonradan kafasına takıldı değil mi bazı şeyler? Erdal’ın, karısına gerçekten âşık olduğunu düşündü...”Çavuş’un üzgün ve kepsiz başı, alacakaranlıkta ne yazık ki önearkaya sallandı bir kaç kez: Onaylıyordu!

  • Neden sonra mırıldandı; “Yengeden güzel cevap gelince, anlaşıldı.. yani… Komtan şey düşündü herhâlde.. O çarşı izninde söylemişti bana içince o gün... Yenge olumlu karşılamış, çok güzel şeyler yazmışımış mektuba… ama işte...”

***

Vakit ilerliyordu. Kendimize gelmeliydik. Kollarımdan tutup kaldırdı beni. Yardımında belli bir acıma ve benim adıma üzülme jesti de vardı. Gözümden kaçmamıştı. Kapıyı geçip dar koridorda ilerledik. Şimdiden kıstırılmış bir namus düşmanıydım. Palaskasında beylik tabanca, masasının yanına dayanmış yarı otomatik tüfek ve belinde püsküllü kasatura olan tekinsiz bir âşığın kadınına yazdığım aşk mektubunu görüşmeye gidiyordum.

***

Komutan kapkara gökleri andıran suratıyla, o kederli bağlılık dolu gözleriyle kâğıda bakarken yüz çizgilerindeki kıpırtıları takip ettim. Okudu bitirdi kâğıtları. En alttaki kâğıdı alıp üste koydu. Desteyi düzeltti. Yeniden başa döndü. Yarıya kadar okudu. Yeniden başa döndü. Devam etti. Bitirdi. Yeniden döndü başa ve yarıya kadar -ilk üç sayfa- okudu. Bir yerde takıldı. Kaldı orada. Gözlerini yumdu bir ara. Açıp tekrar baktı. Emindim, devam edemiyordu. Edemeyecekti…

Desteyi düzeltti. Yeniden başa döndü. Yarıya kadar okudu.
Desteyi düzeltti. Yeniden başa döndü. Yarıya kadar okudu.

Meraktan çatlayacaktım. Ama soramadım elbette. O dişlerimin dibini kaşındıran, midemi kasan ağrıyı hissettim yeniden. Odayı dolduran sessiz elektrik infilak etmek üzereydi. Gözlerini kapadı yeniden ve öylece kaldı. O anda nefesimin kesileceğini hissettim. Çünkü kâğıtlar elinde titremeye başlamıştı. Gövdesi hızarla kesilirken yaprakları titreyen ağaçlar gibiydi.

***

Tam nöbet geçirecek herhalde, diye düşünürken yana döndü. Kül tablasını silah kılıflı palaskasının altından çekip aldı ve bir sigara yaktı. Uzun bir nefes aldı. Nefeslerini düzene sokup pencereye daldı bir süre. Yüzü hiç oynamıyordu. Kanepede put gibi oturmuş bekliyordum. Duruşma kritik bir eşikteydi. Mahkûm mu, çift terapisti mi, yoksa ırz düşmanı mı olduğuma karar verilecekti birazdan…