Kültürel İktidar Strikes Back

​Kültürel İktidar Strikes Back
​Kültürel İktidar Strikes Back

Kültür bizim alanımız diyen birileri var. Bu alana başkasını sokmayan, girmeye çalışanı hizaya sokan, hizaya sokamadığını kendince güçlü saydığı Batıdan ithal son model kültürel savaş teçhizatının hedefine koyan bir kültürel yapılanma. Kültür konusunu kalubeladan beri kendi üstünlük alanı olduğunu vazeden bu yapılanma 12 Eylül sonrasının ortaya çıkardığı oluşum.

Bir süre önce Türkiye’de siyasi ideolojiler konusunda en kapsamlı çalışmalardan birini kaleme almış ünlü bir yazar son dönemde popülerleşen kültürel iktidar tartışmasına atıfla “polis marifetiyle ‘kültürel hegemonya’” şeklinde bir ifade kullanmıştı. Tabii bu ifade benim zihnimde yazarın kastettiğinden daha farklı bir manzara canlandırdı. İlkokulda annemin beni okula bıraktığı bir sabah biraz geç kalmıştık. Pazartesi günü olmalı ki her gün sıraya dizildiğimiz bahçede bayrak töreni yapılıyordu. Ama biz geç kaldığımızdan herhalde bunun farkına varamamıştık. Hızlı adımlarla bahçe kapısına yönelmişken karşımıza birden iri kıyım bir adam dikildi. “Durun bakalım” diye buyurdu. Biz de durduk. Sonra da “tören kanununa muhalefetten hakkınızda işlem yapacağız” minvalinde bir şeyler söyledi. Annem de özür diler bir tonda marşın okunduğunu fark etmediğini ifade etti. Yanından yine hızlı bir hamleyle geçip kendimizi bahçeye zor attık. O da muhtemelen bir kadını yaka paça zorla alıkoymaya cesaret edemediğinden ya da bizde yarattığı korkuyu yeterli gördüğünden üstelemedi. Bu olay benim zihnimde daha birçok gündelik tezahürle birlikte Türkiye’de iktidar denen mefhumla onun kültür alanıyla ilişkisi açısından açıklayıcı bir örnek oldu. Ancak bu kültürel dayatmanın bir kültürel iktidar ya da kültürel hegemonya oluşturduğunu da söylemek tam olarak mümkün değil. Kültür bir yanıyla doğal olana karşıt olarak iradi ve bu yanıyla siyasi bir olgudur. Bu açıdan her durumda belirli bir oranda zorlamayı içerir. Ancak kültür alanının farklı katmanlarında söz sahibi olmak iddiasına sahip bir kültürel örüntü sadece zora dayanarak ayakta kalamaz. Türkiye’de de Batıcı kültür programı ancak devlet dairesinde ve devlete mücavir sivil oluşumlar gibi belirli mahfillerde kendine karşılık bulabildi. Bu açıdan da tam teşekküllü bir kültürel hegemonya kurmayı hiçbir zaman başaramadı. Bunu murat etti mi? Bu da ayrıca tartışılması gereken bir konu.

  • Türkiye’de de Batıcı kültür programı ancak devlet dairesinde ve devlete mücavir sivil oluşumlar gibi belirli mahfillerde kendine karşılık bulabildi. Bu açıdan da tam teşekküllü bir kültürel hegemonya kurmayı hiçbir zaman başaramadı
Türkiye’de yaygın kültürel dayatmanın ideolojik rengi kokusu değişse de baştan beri kültürel karşıtlıkları anlayış biçimi aynı sığ zihniyete dayanıyor.
Türkiye’de yaygın kültürel dayatmanın ideolojik rengi kokusu değişse de baştan beri kültürel karşıtlıkları anlayış biçimi aynı sığ zihniyete dayanıyor.

Kültürel iktidar meselesi son dönemde çeşitli yayın organlarında tartışılmaya başlanmasıyla mesele bu zihniyetin de kapsama alanına girmeye başladı. Bunun son örneklerinden biri olarak güzide bir edebiyat dergimiz kültürel iktidar mevzusuna dalış yaptı. Tabii tamamen siyasal gündem üzerinden ve gayet yüzeysel bir şekilde. Derginin sunuş yazısı meseleyi Cumhurbaşkanı’nın ifadelerini temel alıp tartışmayı buradan kuruyor. Bir edebiyat dergisinin bu meseleyi özellikle de son dönemde tartışmanın edebiyat, sanat ve düşünce alanlarında geçtiği göz önüne alınırsa böyle ele almasını sığlıkta karar kılmanın işareti olarak değerlendirmek gerekiyor. Dosyanın yazılarından biri bin yıllık köy enstitüsü romantizmin tekrar üretilmesine dayanıyor. Yakın zamanda Twitter’da bu konu hakkında “bilgilendirici” bir floodun popüler olmasını da göz önünde bulundurursak köy enstitüsü mitinin hala kanlı canlı yerinde durduğunu çıkarabiliriz. Konuya gerçekten ilgi duyanlara Niyazi Berkes’in eşi Fay Kirby’nin yine Berkes tarafından Türkçeye tercüme edilen kitabı önerilebilir. Yine Berkes’in köy enstitüleriyle ilgili bir tespitini burada paylaşmakta fayda var. Berkes köy enstitülerinin Almanya’da nasyonal sosyalistlerin benzer bir uygulamasından esinlendiğini ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında da apar topar kapatıldığını söylüyor. Velhasıl köy enstitüleri Türkiye’nin bütün sorununu köylülükte gören zihniyetin bu soruna yönelik pratik çözümü olarak üzerinde düşünülmesi gereken bir mesele olma vasfını koruyor. Tabii bunu etrafındaki mitolojik haleyi dağıtarak yapmak gerekiyor.

Dergideki bir diğer yazı ise Türkiye’deki güncel manzarayı Gezi Parkından beri üretilmiş söylem cephaneliğini kullanarak tekrar taramaya çalışıyor. Bunu yaparken de “hatim indirme seansı” gibi ifadelerle patlak veren bir duygusal magmanın üzerinde yürüyor. Şurası açık ki bu söylemin üretebileceği tek bir bakış açısı var. Bu da dini pratiklerin herhangi bir toplumsal görünümünden ölümüne rahatsız olan ve bunların bir şekilde bastırılmasını kendine kültür alanında öncelik olarak belirlemiş bir bakış açısı. Yazıda ayrıca başörtüsünün kadının kadın olduğunu maskelediği gibi iddialar da var. Yazı bir manada modern mahrem gibi ifadelerle başörtüsünü bir tür truva atı olarak görüp benimseyen liberal bakıştan daha arkaik bir evrenden sesleniyor. Bu evrende mesela “giyim tarzı olarak ‘muhafazakar’ çevrelerde genç kız ve kadınların benzer başörtüsü ve pardösü giymeye başladıkları” gibi sokağa çıkan bir insanın aksini kolaylıkla müşahede edebileceği gözlemler mevcut. İnsanın bu ideolojik halüsinasyon karşısında “pardösü mü kaldı” diye isyan edesi geliyor. Bunları tiyatro salonlarının kapandığından, görünür yerde içki içmenin yasaklandığına kadar bir dizi benzer gözlem takip ediyor. Halbuki son beş senede içerisinde bile turist profilinin değişimiyle çehresi değişen İstiklal Caddesi gibi örnekler dışında kültür sanat ve eğlence mekanlarının sayısındaki artışı nesnel bir gözlemci kolaylıkla tespit edebilir. Yine aynı şekilde içki ruhsatı almanın AB’yle uyum çerçevesinde zorlaştırılmasına rağmen içki servis eden mekan sayısı artıyor. Bu mekanlar eskinin meyhane ve birahaneleri gibi dışarıda masası olmayan yerlerden farklı olarak bahçeye ve sokağa taşan yeni bir yeme içme kültürünün mekanları olduğunu da ayrıca belirtmeli. Yazıda dile getirilen bir diğer iddia da “akaidi ve dogmatik” bir İslamcılığın hakim çalışıldığı yönünde. İslam tarihinin en netameli konularının en derin akaid meselelerinin bile magazinleştirilip televizyon ekranlarında canlı yayında tartışıldığı bir vasatta bu iddia da insana abuk geliyor. Yazıda bu iddia “yükselen selefilik” retoriğine bağlanarak kültürel antiterör tavrına davetiye çıkarılıyor. Bu konuda adını daha önce duymadığım İbni-Tayyima adında bir alime de atıf yapılıyor.

Derginin kültürel iktidar dosyasının asıl civcivli yazıları bundan sonra yer alıyor. Ancak şimdilik burada bırakalım. Diğerlerini de başka bir yazıda ele alalım. Bir ara sonuç olarak şunu söylemek mümkün. Kültürel iktidar tartışması Türkiye’de kültür meselelerinin yaygın bir şekilde konuşulmasına vesile olması açısından faydalı olsa da kültür konusunda kendini hakim bir konumda gören çevrelerin bu tartışmayı tahvil ettikleri çerçeve yine başkasına bu alanda tezgah açmasına bile izin vermeyen kendi kültürel nizamnamelerinden oluşuyor ve tepkileri de sığ ve kinci reflekslerden öteye gitmiyor