Laikliğin şahidi hümanizm

Hümanizm burjuva sınıfının ideolojisiydi.
Hümanizm burjuva sınıfının ideolojisiydi.

Hem hümanistim hem de Müslümanım demek, laikim ama Müslümanım demekten daha tutarsız. Dini vicdana hapseden temel ideolojiye iman edip aynı zamanda Müslüman kalamazsınız. Hem hümanist hem Müslüman olunmaz.

Laikliği tartışırken hümanizmin tartışma dışı kalması tuhaf şey. Hümanizm laiklik için laikliğin kendisinden daha önemli bir kavram hâlbuki.

Hümanist olmadan laik, laik olmadan hümanist olmanız mümkün değil. İslamcıların belki de en büyük yanılgısıdır, anti-laik bir hümanizm tahayyül etmeleri. Böylece hem medeni dünyanın, demokrasi ve insan özgürlüklerinin bir parçası olacaklar hem de Müslümanlıklarını muhafaza edebilecekler. Peri masalı.

Hümanizm bilinç ve vicdan üstünde yükseliyordu. Bir kişinin bilinci, bir kişinin vicdanı gerçeği bilmeye ve doğruyu yapmaya yeter deniyordu. Yenilen, geri çekilen budur.

Ama gerçek değil. Gerçek, insan merkezli düşüncenin tıpkı İslam gibi kendine inananı dönüştürme kudretine sahip olması. Hem hümanistim hem de Müslümanım demek, laikim ama Müslümanım demekten daha tutarsız. Dini vicdana hapseden temel ideolojiye iman edip aynı zamanda Müslüman kalamazsınız. Hem hümanist hem Müslüman olunmaz.

Bu, işin günümüz İslamcılarının yüzlerce tutarsızlığıyla ilgili bir tarafı sadece. Hümanizm Türkiye’de İslamcıları kazanıyor görünürken dünya genelinde uzun süredir geriliyor. Kavramları birbirine çarpıştırmayalım bu arada tabii.

Hümanizmin gittikçe ağırlaşan mağlubiyetinin “İnsanlık öldü”yle hiçbir ilgisi yok. Hümanizm, tek insanı merkeze alan düşünce olarak yerini mistik-muğlak şeylere bırakıp tarihten çekiliyor. Hümanizm çekilirken yerini büyü, astroloji, kayıtsızlık, hazcılık, ezoterizm, mistisizm gibi baygın şeyler alıyor. Hümanizm bilinç ve vicdan üstünde yükseliyordu. Bir kişinin bilinci, bir kişinin vicdanı gerçeği bilmeye ve doğruyu yapmaya yeter deniyordu. Yenilen, geri çekilen budur. Hâlâ okullar var, hâlâ kanunlar var ve her ikisi de bireyleri bilinçlendirme amacını taşıyor. Diğer yandan da bitmez tükenmez bir etik ve vicdan söylemi hâkim. Ama adalet olmadan bilincin de vicdanın da kişinin zihni ve söylemi içinde hapis kalacağı aşikâr. Hümanizm burjuva sınıfının ideolojisiydi. İlericilik ve gelişme isteyen burjuvazi kilise ve aristokrasinin toplumu düzenleyen, adaleti tesis eden iktidarını ortadan kaldırmak ihtiyacıyla hümanizmi geniş kitlelere doğru yaydı. Bu anlamda hümanizm saadet zinciri gibi bir şeydir. Ama ne kadar ekmek o kadar köfte. Burjuva ilericiliği sayesinde kurulan hümanist umutlar dünyası kârı artırma ve mülk edinme ihtirası yüzünden yalan oldu. İnsanları eğer kendi bilinç, vicdan ve emekleriyle toplumda saygın bir pozisyona geleceklerine ikna ediyorsunuz, kilise ve aristokrasinin üstünlüklerini ortadan kaldırıp her insan tekinin tanrı önünde eşit olduğunu zihinlere nakşediyorsunuz ama sınıf olarak kendi menfaatlerinizin m’sinden de vazgeçmiyorsunuz.

Hümanizmin gittikçe ağırlaşan mağlubiyetinin “İnsanlık öldü”yle hiçbir ilgisi yok.
Hümanizmin gittikçe ağırlaşan mağlubiyetinin “İnsanlık öldü”yle hiçbir ilgisi yok.

Kendilerine “Yeni Hümanistler” diyen bazı Amerikalılar II. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde “kâr elde etme odaklı toplum anlayışı” nı reddettiklerini açıklamış. Bu ilginç ve etkisiz beyan binlerce benzeri grupla birlikte yeni hümanistlerin yenilginin büyüklüğünü nasıl sezdiğinin bir işareti olarak okunabilir.

  • Yeni hümanistlerin ütopik önerileri, mesela hiçbir zorlama olmaksızın kişilerin karşılıklı anlaşma ile girecekleri işbirliği üzerine kurulu eşitlikçi dünya cemaati fikri, II. Dünya Savaşı sonrasının beatnikleri, hippileri, anarşistleri tarafından yaşama geçirilmek istendi ve dünyanın birçok yerinde kamplar, modern köyler ve komünler kuruldu.

Bir kısmı berduş yatağına dönüşen, bir kısmı ortadan kalkan, bir kısmı ise günümüzde bile devam eden bu medeniyetten kaçma girişimleri arasında İslam ve tasavvufla ilgili olanları da yok değil.

Hümanizmin kendini yenileme çabaları II. Dünya Savaşı ve takip eden krizler arasında cılız kalınca, toplumcu düşünce ve eylem yavaş yavaş liberal-bireyci hümanizmi tahtından indirmeye başladı. II. Dünya Savaşı sonrası dünyanın bir sürekliliği, farklı görüşten ve çeşitli ülkelerden toplumcuların (bu toplumcular faşist, komünist veya İslamcı olabilir), bir başka deyişle tek insanın “fikri hür, vicdanı hür; kendi göğünde kendi kanatlarıyla uçan” dünyasını ideal görmeyi bırakıp toplumun, milletin veya ümmetin hep beraber ayağa kalkması düşüncesine, çok geniş anlamda ihya fikrine sahip grupların varlığıdır.

Özetle söyleyecek olursak; II. Dünya Savaşı’ndan beri dünya fikir âleminde değişmeyen tek şey dünyayı değiştirme fikri, namı diğer devrim.

Hümanizmin insanlığı bir yere götürmediği anlaşıldığından beri halkçılar, toplumcular, ümmetçiler hümanizm dışında bir yol arayışını sürdürüyor. Kimi bunu tam dinsizlik yoluyla elde etmeyi umarken biz İslam’ın Müslümanları ve dolayısıyla da insanlığı ihya edeceği fikrini sahibiz. Ne var ki, umutlu fikirler bozuk tahliller üstünde yükselemez. Yaşadığımız dünyayı doğru tahlil edeceksek, İslamcı camianın yanaştığı ve toplumu da sürüklemeye çalıştığı bireyselleşme, hakikati bilinç ve vicdana teslim etme tavrının sakatlığı ortaya çıkar.

Aslolan adalettir ve vicdan ve bilinç ancak adaletle tetabuk ettiğinde kayda değerdir. Yoksa gideceğimiz yer, lümpen Batı burjuvazisinin yüzlerce yıllık hümanizm pratiğinin vardığı hormonal mutluluk noktasından, dünya cenneti zannından başka bir şey olamaz.