Mağaraya sığınmak

İllüstrasyon: Cemile Ağaç
İllüstrasyon: Cemile Ağaç

“Tekinsiz Türk” karakteriyle bize sunulan alternatifleri elimizin tersiyle itebilir, kendi gerçekliğimizi doğurabiliriz. Mağara içinde kalarak korunacağımızı zannederken, sert ve keskin bir dejenerasyonla değişiriz. Kendimiz olabilmek, bize sunulanların, ehven-i şerlerin, denenmiş eskitilmişlerin, sistem içinde kalma teklifi getirenlerin dışında yeni bir alternatif geliştirmek, mağaraya sığınmakla değil, mağaradan dışarı çıkma cesaretini göstermekle mümkün olabilir.

Devlet ve siyaset piyasaya benzer “herkese kazandırması” gerekir. Bizde “kerim devlet” zaman zaman ana-baba vasfı nedeniyle şedit tavırlar içinde olsa da iyi veya kötü vatandaşını korur. Kapitalizmin yahut neoliberalizmin kerim devletten ayrılan hususiyeti de toplumu sınıflara bölmesinden milletin çok az bir kesiminin fazla, geri kalan kâhir ekseriyetin az kazanmasını sağlamasından ileri gelir. Devlet modern dönemde, “herkese kazandırma”, “herkesi memnun” etme karakterini yitirdi, erken kapitalizmin rüzgârıyla burjuva oluşturmaya, devlet merkezli seçilmişler teşekkül ettirmeye başladı. Memnuniyetsiz geniş bir kesim ile Kemalist devlet organını sahiplenen mutlu azınlıklar arasında gerilimler arttı, özlenen “kerim devlet” yerini kapitalist ulus devlete bıraktı. Devlet bu açıdan “herkese kazandırma” düşüncesinin uzağına düştü fakat bu misyonu rahatlıkla siyaset üstlenebilirdi, öyle de oldu! Siyaset doğası gereği ülkedeki tüm insanlara, etnik, din, mezhep unsurlarına hitap eder, hele kapsayıcı bir siyasi organ “her kesimden” oy alabilir, söylemini herkesleştirebilir. Sadece oy alma manasında siyasi eylemlerden bahsetmenin dışında siyasetin tüm etnik, mezhep, kültür, sınıf farklılıklarını birleştirebilme özelliğine daha çok eğilmemiz gerekir.

2000 sonrasındaki siyasal alan, Türk siyasetinin beklentisini de açıkça gösterir: ekonomik refah, huzur-güvenlik, hayat tarzlarına ilişmeme… Türk milletinin beklentisi bu kadar basit aslında. 7 Haziran seçimlerinin 1 Kasım’da bir anda tersine dönmesi ekonominin bozulma riskiydi. “Ekonomi Pollyanna gibidir Türkiye’de”, iyiyken hataları, eksikleri, kasıtları örter; fakat kötüleştiğinde iyi olan bile göze batar! Transatlantik-Avrasya blokları arasında tercih, milli geliri artırma, geliri adaletli dağıtma, ayrıcalıklı olan kesimlerin pervasızlığını kısma, rantı engelleme, dış baskıları göğüsleme, toplumsal barışı sağlama, etnik-dini- mezhep-hayat tarzına dayalı fay hatlarını koruma… Hayattan beklentisi bunun üzerine çıkamayan milletiz; düşünce hayatımızın da bundan farkı yok, siyasal alanın da… Nizam-ı âlem ve İla’yı Kelimetullah bir duygu kabarmasından ibaret, ceremesini çekebilecek insan profilimiz maalesef yok. İş sıkıya geldiğinde ABD’nin, Avrupa’nın hatta Rusya ve Çin’in tepkisini çektiği için siyasal alanı sigaya çekeriz…

Belki bir istisnası Rahip Branson meselesinde ABD’ye hakikaten haddini bildirmek için konsensüs oluşmuştu, olmadı… Mağara dışına çıkıp, hakikati ışıtmayı hiç mi hiç önemsemeyiz! Türkiye öyle bir ülke ki, “Tek Parti sendromu”nu üzerinden atamadı. Fikir hareketlerinden tutun insanların oy verme saiklerine kadar hep bir “ortalama özlemi” etkisini gösteriyor. Millet marjinal, rijit hareketlerden hazzetmiyor, kaçıyor, Kemalist statükonun farkında bir toplum bilincimiz var. Menderes-Demirel-Özal tipi liderliği, DP-ANAP geleneği bu ülkenin ortalaması! RP’nin 1995’teki iktidarı milletin devlete karşı kullandığı bir koz idi, sistem kendine gelmezse “gerekirse marjinallere bile yönelebileceği” ikazını yaptı! Bu manada Erdoğan hareketi statükonun ucunda politikalar gerçekleştirse de ister istemez Menderes-Özal damarına, Türkiye gerçeklerine yerleşmek durumunda kaldı.

SIYASI HURAFELER

Siyaset kutuplaştırmadır... Parti, kendi cepheni kurmayı ve aynı zamanda başarabildiğin oranda karşı tarafı içselleştirmeyi gerektirir! Siyasi hurafeler dini hurafeler kadar tesirli. Monolitik bir toplum fantezisi bunlardan... Kutuplaşmayı bitirme de herkesi kendi ideolojisi etrafında toparlama da... Popülerlik eleştirisi yapanlar siyasetin herkese seslendiğinden, siyasal alan söz konusu olduğunda eğitimlisiyle cahilinin aynı ihtiyaçları dillendirdiğinden habersiz... Ya da haberdar olmamayı tercih eder. Siyaset gerektiğinde pragmatizm, gerektiğinde popülizm demek. Popülizm eleştirilerinde dikkat edilmeyen husus sadece özerk alanları korumaya yönelik popülizmin umumi iyiyi yok edeceği bilgisidir. Bir başka siyasi hurafe devletin “hiçbir şeye karışmaması”, gassal elinde meyyit gibi davranması teklifinden zuhur eder. Liberal teoride bile yeri olmayan bu görüş Türkiye’de neoliberal siyasal dönemde bilhassa etnik talepleri olanlarca dillendirildi. Devlet mekanizması FETÖ gibi, Kobani olayları gibi varlığına mugayir eylemleri bastırmakta tereddüt etmez. Diz çöktürme devlet kavramına dahil fakat zor ve hegemonya uygularken keyfiliği, temel hakları göz önüne almak, mahremiyeti korumak, lümpen davranışlardan kaçınmak, mümkün iyilerin ve erdemliliğin en yücesini gerçekleştirmek de yine devletin mecburiyetleri arasında.

Hukuk etiğe tabidir, etik hukukun üstünde yer alır, almalıdır. Kimse emirle, nizamnameyle, anayasayla, yasalarla, gözetim, takip ve denetim ile iyi olmaz, iyi davranmaz. İyiyi kuran, yaşatan, güçlü bir irade, müstakil- müşterek hedefler, sağlam bir kamu mekanizması en önemlisi idealardır. Devlet mekanizması ideaların ötesinde “tehdit” kavramını geniş tuttuğu için öteki ile ilişkisinde başa çıkamadığı sorunları araçsallaştırıp, içselleştirebilir. Erke karşı muhalefet, anarşi geliştirmeyen toplum yok, olamaz. Ötekiyi ortadan kaldırma, anarşinin kökünü kurutma gibi bir ütopya da mümkün değil zaten. Türkiye’de fikir hareketlerinin istediği milletin de beklediği en önemli siyaset, karizmatik liderle devlet mekanizmasının ve halkın senkronize çalışması, anlaşması. Devlet ile millet arasındaki bağı kuvvetlendiren Cumhurbaşkanı Erdoğan tarzı ve söylemi yeni sistem ile daha kuvvetlenecek diye beklenirken bu yerleşik mekanizma nedeniyle önce ekonomik istikrarsızlığı sonrasında kazanımları koruma hissiyatını doğurdu. İster istemez ekonomik istikrarsızlık herkesin kendi “küçük beka”sını, halkın alıştığı rahatı koruyup koruyamayacağını, beraberinde Türkiye’nin sahiden dünya sisteminin çatışmaların sürekliliğine, yeni oligopollere, yeni istikrarsızlık bölgelerine, yeni ulus devletlere, Kürt devleti gibi oluşumlara giden “büyük beka”sını getirdi. Cumhur ve Millet ittifakları arasındaki beka savaşı tikel bekanın tümel bekayla bütünleşmesinden de ileri geliyor!

SIYASAL ALAN YENIDEN KURULURKEN

Siyasetin fikir hayatımızdaki yeri çok da makbul değil, politika, ahlakıyla birlikte anıldığı için siyaset kötülenir. Bir boyutuyla da devlet ile siyaset ayrıştırılır, derin devlet kavramı buraya vurgu yapar. Devletin politikasıyla siyasetin gündemi arasında farkların olduğu fikriyle bugünlere kadar geldik; hâlbuki devlet aklının bir otokton zümre tarafından belirlendiği zehabı birilerinin varlığını meşrulaştırdı hep, değerli olmadıkları hâlde. Siyaset öyle veya böyle milletlerin hatta devletlerin kendilerini yeniden inşa edip, tanımlayıp yenilemesi, dünya şartlarına göre dizayn etmesi için tek araç. Devlet ailelerin en büyüğü olduğu için öncelikle kendinden başlayan bir dinamik değişim sürecini her dönemde gözetir. Siyaset pratiktir, siyasal alan teoriyi çok fazla rehber edinmez, politik olan sonuçları itibarıyla hesap verme mevkiinde bulunur. Siyasalın kamusal davranış gerektirmesi devlet ailesinin bir yöne meylini kuvvetlendirir. Yeni sistem siyasal alanı genişletemedi, kur kriziyle mecburiyet etiği devreye girdi. Muhalefetin angajmanlarının HDP yönünde gelişmesi Cumhur İttifakı’nın güvenlik öncelikli tutum takınması milleti ekonomi başlığında mecburiyet etiğine sıkıştırdı.

Gelişme, büyüme biraz da risktir, “daha kötü olur mu” düşüncesi var olanı sarıp sarmalamaya yönelteceği için korumacılığı getirir. Türk milleti, ikaz etmeyi, yola getirmeyi, ıslahı sever, devrim ve köklü değişikliklerden kaçar. Muhafazakârlık bu bakımdan çoğu zaman aşırı korumacılığa, donmaya, bağnazlığa bile evrilir. Buna yeni sistemin ittifaklara yöneltmesini de eklediğinizde, Türk siyasetinin ve fikir hayatının omurgasını, gerçeklerini koyduğunuzda aslolanın “hayatı anlamlandırmaktan” çok, özerk alanları ihata etmenin kâfi geldiği görülür. “Kerim devlet” ile Kemalist yerleşik mekanizma arasındaki gerilim artacağı yerde varolanı koruma eğilimi “daha kötüsü olabilir” endişesi statükoyu devam ettiriyor, siyasal alanı kaplıyor. Siyasette mağduriyetler, mağlubiyetler, projeler, söyleyecek sözü olanlar, dönüşüm- değişim-ihya teklifinde bulunanlar, daha iyi-adil-müreffeh yaşam vaatleri, uluslararası yapıyla dengeli politika geliştirenler, güç merkezlerini-toplumsal dinamikleri- sınıfsal yönelimleri göz önüne alabilenler tercih edilir. Ekonomik refah, özellikle tekelleşme kabiliyeti yüksek kapitalist dünya sistemindeki Pazar anlayışında serbest düşünme, akıbetinden emin olma öncelikli arayışlardandır.

Ulus devlet refleksleriyle, güvenliğe bağlı siyasal tekliflerle ekonomik göstergeler paralel gelişmez. İttifak yapan tarafların hepsi paradigmalarını, doktrinlerini, ilkelerini neye göre biçimlendireceklerini, hangi şemsiye değerlerde bütünleşeceklerini belirlemek zorunda. Mesela Türkiye’de pek de kalmayan ideolojilerin, fikir hareketlerinin, siyasal alanın, partilerin Türkiye’yi anlamlandırmak, toplumu kalkındırmak, bireyi geliştirmek, toplumsal ilişkileri düzenlemek adına hangi modelleri, programları uygulayacağını bilemiyoruz! Peki siyasal alanda, düşünce hayatında kim, neyi savunuyor… Dünya sisteminin belirlediği düzene en iyi entegrasyonu kendilerinin yapacağını söylese bile bunlar için bile basit modeller, yöntemler geliştiremiyorlar. İlkeler üzerinden geliştirilen ittifaklar, siyasi faaliyetler kalıcı “nomos”a ulaşabilecek potansiyele sahip; ama flu bir milli-yerli tanımıyla bir süre gidilse bile toplumu birleşik, müreffeh, dünya sisteminin atraksiyonlarına karşı hazırlamak çok da mümkün olmaz. İktisadi program mutlaka ortaya konulmalı... Türkiye’nin erdemleri, etik bütünlüğü, siyasal alandaki temsil kabiliyeti, en önemlisi de “mutabakat ölçüleri” millet bağının bu topraklarda daha ne kadar hüküm süreceğinin ipuçlarını verecek; buna dair siyasal alanın kısırlaştığı çok bariz. Vartayı atlatmaya dayalı ittifak girişimleri kısa vadeli çözüm getirse bile “kerim devlet”i kurabilecek performansı gösteremeyebilir.

HAKIKAT MI GERÇEKLER MI?

Millet olarak tekinsiz Türk kimliğimizi, varoluşumuzu yitirdik. Hesaplanabilir tutumlar sergiliyor, ön görülebilir davranışlar geliştiriyoruz. Masum yanlışları hoş gördükçe masumiyeti kirletmeyi sürdürürken masum ihanetleri de normalleştirebiliyoruz. En altından en üstüne kadar bir güzide sınıfına sahip olma ihtimalini her geçen gün yitiriyoruz; televizyon ve sosyal medya karşısında çekirdeğini çitleyip keyfine bakan kitleyi millet bağının üstüne yerleştirmeye çalışıyoruz. Millet olarak sürece doğrudan müdahale eden karakterimiz kayboluyor... Hayatını kendi kendine düzenleyen millet vasfımızı da yavaş yavaş tüketiyoruz. Platon “her zaman olan ancak oluşa gelmeyen, her zaman oluşa gelen ancak olmayan” dan bahseder. Kapitalizm ve neoliberal kültür her zaman ortalıkta gezinen ama hiçbir zaman oluşa gelmeyen, her zaman oluşa gelen ancak hiçbir zaman olmayan bir Türk kimliği belirledi. Bugün mecburiyet etiğinin kendini belirginleştirdiği millet bağı var. Mağara istiaresinde olduğu gibi sırtını güneşe dönen, hakikatle arasına mesafe koyan millet bağı bulunuyor; Platon insanların orada doğup büyüdüklerini, derya içre balık gibi mağara dışından habersiz olduklarını anlatır.

Hâlbuki tecrübe ederek kasten mağarayı tercih eden bir kültür hâkim. İnsanlar ellerindekini koruma adına var olanları hakikat görmeyi seçer. Seçtikleri hakikattir mecburiyet etiğine göre; idealar ise sadece unutulması gereken hakikatler. Kısa, çabuk ama çok uzun süreli kazanımlar idealarla, mağara içindeki gölgeleri ayırır, hakikat emek ister, göz ve kalp aydınlığı. Hâlbuki yürürlükteki sistem eldeki gerçeklerin mağara dışındakinden, hakikatten evlâ olduğunu telkin eder. Hayatı iktisadi kaygılar yönlendiriyor, eldekiler ideal olmasa da ufuktaki belirsizlik korumacılığı doğuruyor. İdeaların ayartıcılığı iktisadi refah ölçüsünden ibaret görüldüğünde hakikat anlamsızlaşıyor zaten. “Tekinsiz Türk” karakteriyle bize sunulan alternatifleri elimizin tersiyle itebilir, kendi gerçekliğimizi doğurabiliriz. Mağara içinde kalarak korunacağımızı zannederken, sert ve keskin bir dejenerasyonla değişiriz. Kendimiz olabilmek, bize sunulanların, ehven-i şerlerin, denenmiş eskitilmişlerin, sistem içinde kalma teklifi getirenlerin dışında yeni bir alternatif geliştirmek, mağaraya sığınmakla değil, mağaradan dışarı çıkma cesaretini göstermekle mümkün olabilir.