20.356 Takipçi

Birinci sınıf bir kültürün, birinci sınıf bir düşüncenin, birinci sınıf bir duyarlılığın dergisi Cins, hem edebiyat dünyamızın önde gelen isimlerini hem de yeni kalemleri ağırlıyor. Her ay bayilerden ulaşabileceğiniz Cins Dergisi, dijital dünyaya da yeni bir kapı aralıyor. Sayfalara sığdıramadığımız kıymetli yazılar, merak ettiğiniz yazarlar ile ‘Cins’ sohbetler, dergiden ekrana yansıyacak röportajlar ve tabi podcast! Şimdi sizi, Cins’i tüm sosyal medya mecralarından ve GZT.com adresi üzerinden takip etmeye davet ediyoruz.

Mangolar, orkinoslar ve su altında bir orman Tanzanya yol notları 2

Tanzanya yol notları 2
Tanzanya yol notları 2

Tekne kötü durumdaydı. İçi böcek ve yengeç doluydu. Hatta bir denizkestanesi bile vardı. Ve ciddi şekilde su almıştı. Suları sırayla boşaltarak yol almaya başladık. Ama arada sırada yine boşaltmak gerekiyordu çünkü tekrar su alıyordu. Yengeçler ise bazen ortaya çıkıyor sonra kaçıyorlardı.

İçindekiler

(İlk bölümü Nisan sayısında yayımlanan yazının devamıdır.)

17 Şubat Cuma günü sabah erkenden uyandık. Nungwi’deydik. Kahvaltı yapmamıştık, yine de gelen tekneye bindik. Tekneye binerken belime kadar suya girdim. Cebimde hikâye notlarını tuttuğum defter varmış, ıslandı. Ama kuruyunca ciddi problem olmadı. 6 balıkçı, Muhsin abi, Hasan abi, tercüman Hamza ve 4 kişi de biz olunca tekne iyice kalabalıklaştı. Nungwi’den Tumbatu adası yakınlarına doğru yola çıktık. Yarım saat sürmeden ağın atıldığı, tuzağın kurulduğu bölgeye geldik. Balıkçılar gözlükleri takıp teker teker suya atlamaya başladı. Bizden, önce Emre atladı. Sonra hepimiz sırayla suya girdik. Gözlükleri takıp aşağıda olan biteni tekneden uzaklaşmadan izlemeye başladık. Balıkçılar 10 metre derine daldıklarını söylediklerinde buna inanmak çok zordu. Ama şimdi gözlerimizle görüyorduk. Devasa bir ağın içindeydik. Yarım metrelik orkinoslar ağlara takılıp ölmüşlerdi. Balıkçılar nefeslerini tutup dalıyor, orkinosları ağlardan kurtarıp tekneye çıkartıyorlardı. Ağın içinde rengârenk canlı okyanus balıkları da vardı. Aşağıdaki görüntü çok heyecan vericiydi. Derinlik tahminime göre 15 metreyi buluyordu ama en dibi bile çok net gözüküyordu. Ve balıkçılar tüpsüz şekilde en dibe kadar dalıp balık çıkartabiliyordu. Denizin açıklarında akıntı çok güçlüydü. Biz akıntıyla sürüklenmemek için çabalayıp dururken onlar balık gibi marifetle yüzüyordu. Yarım saatlik zamanda ağa takılan tüm balıkları toplayıp tekneye çıkarttılar. İş bitince biz de sudan çıktık. Teknede, ayaklarımızın altında şimdi yaklaşık 30 adet orkinos ve birkaç tane başka balık vardı. Balıkların bir an önce karaya ulaştırılması ve pazara çıkartılması gerekiyordu. Motoru çalıştırıp kıyıya doğru yola çıktık. Tuttuğumuz balıklardan iki tanesini otele götürmek için kendimize ayırdık. Bir buz bulup balıklarla birlikte bez poşetin içine koyduk. Ama bu pek mantıklı değildi. Çünkü balıkların kanları arabaya akmış ve günlerce gitmeyen pis bir koku aracın havasına hâkim olmuştu.

Namaz vaktinden önce Cuma ile evinde oturup biraz konuştuk. Yaşadığı yeri gördük. Ve daha sonra tekrar buluşmak üzere anlaşıp ayrıldık. Yolda, Matemwe civarında bir yerde durduğumuzda fotoğraf çektim. Çocuklar kırmızı bir örtüyle kıyıda yavru balık yakalıyor ve balıklarla oyun oynuyordu. Hostelimize döndük ve akşam yemeği olarak gün içinde tuttuğumuz orkinoslardan birini yedik. Tek balık beş kişiye fazla geldi. Bitiremedik. Erkenden uyku moduna girip köşemize çekildik. Herkes kafasına göre takılıp geç olmadan uyudu.

***

18 Şubat Cumartesi günü daha önce planladığımız gibi direk Uzi adasının bağlantı noktasına gittik. Daha önce bahsettiğim gibi burası sular yükseldiği zaman ayrı bir ada oluyor çekildiğinde Zanzibar’ın bir parçası oluveriyordu. Arabayı bırakıp yürümeye başladık. Çünkü aracımızın lastikleri bu yol için uygun değildi. Hızlı bir tempoda 40 dakikada varılacak bir yoldu. Yoldan geçen bir aracı durdurup drone çantasını taşıması için rica ettik. Kabul edince Taha da binip gitti. 15 dakika yürüdükten sonra aynı araç gelip bizi de aldı. Gidişimiz kolay olmuştu. Ada palmiye ve başka büyük ağaçlarla doluydu. İnsanlar ormanın içinde yaşıyordu. İsteğimiz ana adada okuyan ve okula gitmek için her gün suyun yükseldiği yoldan geçmek zorunda kalan bir öğrenci bulmaktı. Uzi’de yaşayıp adaya okumaya giden 16 genç olduğu söylendi. Bunların arasından hem okuyup hem çalışan birini bulmamız gerekiyordu. Ama çocuklar henüz okuldan dönmemişti. Ve bazen Uzi’ye dönmeyip adada kalıyorlardı. Konu ve atmosfer çok güzel olmasına rağmen işimiz çok zordu. Çocuklardan hiçbirini bulamadık. Daha önce aynı şekilde okuyup mezun olmuş bir kızla konuşup bilgi aldık. Çok akıllı biriydi ve işimize yarayacak bilgiler verdi. Ancak hikâyemizin kahramanı olamazdı. Suların yükseldiği bir zamanda, sular yükselirken, kahramanımızı suyun içinde yürütmek istiyorduk. Bu sahneleri çekerken işimiz rahat olsun diye özellikle erkek karakter arıyorduk. Bölgede bizi gezdiren yerli adama derdimizi elimizden geldiğince anlatıp bize okuyan çocukları bulmasını istedik. Ertesi gün tekrar gelip çocuklarla konuşmak istiyorduk.

Ağaçlardan mango dökülmüştü. Bir tane alıp yedim, çok lezzetliydi. Dönüş yolunu tamamen yürüyerek geçtik. Drone’u sırayla omuzlarımızda taşıdık. Yolda Hasan abi ağaçların dallarını gösterdi. Oklava gibi uzun ince tohumlar olgunlaşınca dallardan yere düşüp, ıslanıp yumuşamış toprağa saplanıyor ve bu oklava gibi filiz kök salıp büyüyor sonunda ağaç oluyordu.

Bugün çok yürüdük ve çok yorulduk. Otele geldiğimizde hiçbir şey yapacak halimiz kalmamıştı. Birkaç saat dinlendikten sonra Emre’yle yürüyüp Cuma’nın hikâyesine çalıştık. Bir otelin restoranında kahve içtik. Bu gece ay çıkmadı. Her yer karanlık. Karanlıkta yürüyüp kaldığımız otele döndük. İki günlük notlarımızı yazdım. Saat gece yarısını geçmiş durumda. Kahveden dolayı uykum yok ama gidip uyumalıyım. Bu gece pek serin değil. Sahilde rüzgâr bile sıcak esiyor.

***

19 Şubat Pazar günü, Uzi’ye tekrar gittik. Aracı bir yere park edip yürümeye niyetlendik. Bizim aracımız bu yolda gidemiyordu. Tam o sırada bir kamyonet geçtiğini gördük. Durdurup kasasına atladık. Üç kadın bir tane de adam vardı. Biz de binince kasa doldu. Sivri taşların olduğu bu yolda arabaların gidiyor olması bile hayret vericiydi. Araç keskin taşların üzerinde sarsıldıkça kasada hoplayıp duruyorduk. Ayakta durmak imkânsızdı. Yol sonunda bitti. Drone’u bir bisikletin arkasına yükleyip yürümeye başladık. Önceki gün bize çocuk bulması için anlaştığımız adam 16 çocuk arasından bize sadece 2 çocuk bulabilmişti. Şansımız iyice düşmüştü. Adem adındaki çocuğu bulduk. Oturup konuştuk. Sular yükseldiğinde okula nasıl gidip geldiğini anlattı. Ancak bir sıkıntı vardı. Babasıyla annesi ayrılmış, annesi yeniden evlenmiş ve durumları fena değildi. Adem eve katkıda bulunmak için çalışmıyordu. Yarım saat konuştuktan sonra diğer çocuğu bulmak ve onunla konuşmak istedik. İhtimaller iyice düşmüştü. Bu çocuk da olmazsa bugün de aradığımız karakteri bulamayacak ve dönüş tarihimiz neredeyse geldiği için iyice sıkışacaktık. Çocuğu bir süre bekledik. Uzi’de yaşlı bir adam ölmüş herkes onun cenazesine gitmişti. Balıkçılar bile bugün balığa çıkmamıştı. Sonunda eleman geldi. Temiz yüzlü, sürekli keyifli, güleç ve şakacı bir çocuktu. Görür görmez içimiz kaynadı. Adı Amani’ydi. Amani Uzi adasının dışında okuduğundan suyun yükselmesinden dolayı sıkıntı çekiyor, okula ve hatta bazen sınavlara geç kalıyordu. Aynı zamanda haftada birkaç gün de balığa çıkıyor evine yemek getiriyordu. Çok balık tuttuğu zamanlarda ise bu balıkları satıp kardeşlerinin okul masraflarına yardımcı oluyordu. Yarım saat konuşup onlarca soru sorduk. Sonra annesiyle de konuşmak için evlerine gittik. Annesi de sürekli gülen bir kadındı ve evi çekim açısından çok iyi bir konumdaydı. Bu arada Anne de denizden bitki toplayıp satarak eve katkıda bulunuyordu. Aradığımızı sonunda bulmuştuk. Derdimizi anlatıp izin istedik. Amani ve annesi belgeselimizin kahramanı olmayı kabul etmişti.

Amani’yi yardımcı olarak yanına alan balıkçı adamla da konuşmak istedik. Çağırdılar geldi. Nasıl balık tuttuğunu ne zaman çalıştığını Amani okulda olduğunda kimlerle çalıştığını falan öğrendik. Kafesle balık tutuyorlardı. Bu görmek istediğimiz çok ilginç bir olaydı. Hikâyemiz giderek lezzetleniyordu. Adamla birlikte ertesi sabah erkenden balığa çıkmak için sözleştik. Bir tekne kiralayıp, onun küçük teknesinin peşine takılıp, nasıl balık tuttuğunu görecektik. Amaniyle ise okulunda onu ziyaret etmek üzere anlaştık. Çıkarken bize mango ikram ettiler, yedik. Dönüş yolunda kamyonete falan rastlamadık. Ve bütün yolu yürüdük. Drone’u ise sırayla taşıdık. Yol o kadar bozuk ki ayaklarımız ağrıdı. Üstelik güneş yakmaya devam ediyordu. Bir de kameranın taşınma işi bizi bezdirdi. Neden Hasan hocanın bu yol için özel bir araç kiralamadığını sorgulayıp biraz homurdandık. Ama yapacak bir şey yoktu. Yol sonunda bitti ve araca bindik. Bugün çok yorulduk. Otele gelince ertesi günün planını Hasan hocayla yaptık. Bir sürü anlaşmazlık ve gerilim yaşadıktan sonra çözüm noktasında buluştuk. Hasan hoca iyi adam. Ama artık yorgunluktan ve zamanın tükeniyor olmasından dolayı ister istemez geriliyoruz. Şu an işleri bitirmiş ve senaryoyu yazıyor olmamız lazımdı.

Akşam balık ya da tavuk dışında bir şey yemek istiyorduk. Jambiani sahilinde Bahari Pizza diye bir yer görmüştük. Gidip deneyelim istedik. Etlerine güvenmediğimiz için Vejetaryen pizza söyledik. Beklentim çok düşüktü ama çok iyi bir pizza geldi. Fiyatı da iyiydi. Stresli ve zor günün sonunda nihayet keyiflendik. Rüzgârlı gecede oturup muhabbet ettik. Uyuduk.

***

20 Şubat Pazartesi günü 5 gibi uyandım. Gece çok sıcak olmuş, bazılarımız şezlongda dışarıda bazılarımız pervaneyi sonuna kadar açıp içeride yatmıştı. İçeride yatmış ve terlemiştim. Duş alıp eşyalarımı toparladım. Hasan abi beş buçukta geleceğini söylemiş ama yine gecikmişti. 6.15 gibi yola çıktık. Başka bir araçla gelmişlerdi bugün. Bu araç Uzi’nin berbat yolunu geçebilecek bir araçtı. Ancak küçüktü. Hamza ve Taha bagaja girmek zorunda kaldı. Geç kalmıştık. Balıkçıya yetişebilmek için hız yaptık. Yol kenarında okula gitmek için yürüyen yüzlerce çocuk vardı. Bir kaza çıkacak korkusuyla yol boyunca gerildim. Uzi adasına ulaştığımızda tekneci bizi girişte bekliyordu. Hızlıca aracı bir gölgeliğe park edip teknenin olduğu sahile doğru yürümeye başladık. Bir patikaydı, yağmur yağdığında suyla doluyordu muhtemelen. Yarım saatten fazla yürüdük. Ayağımızda terlik olduğu için zorlandık çünkü taşlıktı. Sonunda teknenin olduğu yere varıp tekneye bindik. Tekne kötü durumdaydı. İçi böcek ve yengeç doluydu. Hatta bir denizkestanesi bile vardı. Ve ciddi şekilde su almıştı. Suları sırayla boşaltarak yol almaya başladık. Ama arada sırada yine boşaltmak gerekiyordu çünkü tekrar su alıyordu. Yengeçler ise bazen ortaya çıkıyor sonra kaçıyorlardı.

Dün konuştuğumuz Amani’nin yanında çalıştığı balıkçı Uga’yı bulmaya çalışarak motorlu tekneyle 1 saat yol gittik. Okyanusun ortasında birini bulmak hiç de kolay değil. Yol üzerindeki bütün balıkçı teknelerine yanaşıp Uga olup olmadığını anlamaya çalıştık. Suyun içinde veya teknelerinde avlanan insanlara Uga’yı sorup durduk. Bir süre sonra Uga’yı aramayı eğlence haline getirdik. Denizin ortasında, suyun içinde gördüğümüz her kafaya “Ugaaa!” diye bağırıyor, yanına yaklaşıyor, Merhaba, siz Uga mısınız, diyorduk. Suyun içindeki adam deniz gözlüğünü başının üstüne atıyor şaşkın bir suratla teknedeki beyazlara bakıyordu. “Ugaaa” çığlıklarımız ötelere, suyun içinde kafesle avlanan suyun içindeki balıkçılara kadar gidiyordu. Bazen oturuyor bazen de yatmış yelken direğine basıp ayakta yolculuk yapıyordum. Süzüle süzüle yaptığımız yolculuk bir yerden sonra zorlaşmaya başladı. Dalgalarla boğuşuyor ve ıslanıyorduk. Sonunda Uga’yı bulduk ve çok sevindik. Emre suya girip Uga’nın nasıl avlandığını izledi. Yaklaşık 3 metrelik sığ sulara kafesleri koyup içine yem yerleştiriyorlar, yem için gelen balıklar kafesin içine giriyor ve çıkamıyordu. Bu yöntemle çeşitli balıklar yakalamışlardı. Ama bugün pek verimli bir av olmamıştı. Normalde pembe renkli 30-40 cm’i bulan balıklar bu kafeslerde yakalanıyordu. Onları göreceğimi sanmıştım ama henüz yakalayamamışlardı. Ayaklarımı tekneden suya sallandırıp oturdum ve diğer teknede işlerin nasıl yürüdüğünü izledim. Emre ise balıkçılarla beraber yüzmüş onların teknesine çıkmıştı. Dönüş yolunda da onların teknesiyle geldi. Balıkçının motorsuz küçük teknesini kendi teknemize bağlayıp çektik. Yoksa 3-4 saatte anca eve gidebilirlerdi.

Emre balıkçı teknesinde mango bulmuş. Aramızda beş altı metre olmasına ve deniz dalgalı olmasına rağmen o mangolardan birkaç tanesini bize atmaya çalıştı. İlk deneme başarısız oldu, mango denize düştü. Balıkçılardan biri dalıp mangoyu çıkarttı. Sonra tekrar denedik. Emre’nin peş peşe attığı iki mangoyu yakaladım. Birini Hamza’yla ben yedim diğerini Taha yedi. Yolumuza devam ettik. Bir sürü küçük ada gördük. Adaların zemini sivri kayalarla doluydu. Bir insanın veya cüssesi büyük hayvanın yürümesi imkânsızdı. Timsahın bile canını yakacak jilet gibi çıkıntılarla doluydu. Sonunda tekrar Uzi’ye döndük. Teknenin kirasını ödeyip aracımızı bıraktığımız yere yürüdük. Yol boyunca yere dökülmüş mangolar gördük. Bazılarını toplayıp yedik. Mandalina büyüklüğündeki mangolar yere düşüp yumuşamışlardı. Kabuğunu deldiğinizde küçücük meyve ağzınıza akıyor ve hemen bitiyordu. Kaldığımız yerde her gün mango yiyorduk, birçok ülkede mango yemiştim ama böylesini hiç görmemiştim. Lezzeti olağanüstüydü.

Uzi’de işimiz bitince bölgeden ayrıldık. Amani’yi okulunda görmek için sözleşmiştik. Okuluna gidip sınıfına girdik. Öğretmeni ve kendisiyle muhabbet edip kaldığımız yere geçtik.

***

İşimiz neredeyse bitmişti. Sonraki iki gün hikâyemizin eksiklerini tamamlamakla ve evrak işleriyle uğraştık. Ancak yolculuk bittiğinde bile iş bitmeyecek, benden sonra adaya çekim ekibi gelip kayda aldığım hikâyeler için belki bir ay çalışacaklardı. Benim için artık dönme vakti gelmiş, 14 günlük yolculuğum nihayete ermişti. Dünyanın neresinde olursa olsun, insan sonunda İstanbul´u özlüyor. Her yolculuğun sonunda olduğu gibi İstanbul´u, eşimi, Ayşe Kerime´yi, Üsküdar›ı ve dostları çok özlemiştim. Uçak havalandı. Gözlerim kapandı ve uykuya daldım. Nasıl da yorulmuşum...