20.356 Takipçi

Birinci sınıf bir kültürün, birinci sınıf bir düşüncenin, birinci sınıf bir duyarlılığın dergisi Cins, hem edebiyat dünyamızın önde gelen isimlerini hem de yeni kalemleri ağırlıyor. Her ay bayilerden ulaşabileceğiniz Cins Dergisi, dijital dünyaya da yeni bir kapı aralıyor. Sayfalara sığdıramadığımız kıymetli yazılar, merak ettiğiniz yazarlar ile ‘Cins’ sohbetler, dergiden ekrana yansıyacak röportajlar ve tabi podcast! Şimdi sizi, Cins’i tüm sosyal medya mecralarından ve GZT.com adresi üzerinden takip etmeye davet ediyoruz.

Modern masalların ozanı ya da zebraların hikayecisi: Spencer Holst

Beklenmeyeni beklemenin öykücüsü Spencer Holst.
Beklenmeyeni beklemenin öykücüsü Spencer Holst.

Kendini aslan zanneden ve fevkalade zebraca konuşan bir siyam kedisini kaleme alan yazar nasıl bir rahatlıkla daktilonun başına oturmuş olabilir. Beklenmeyeni beklemenin öykücüsü Spencer Holst.

İçindekiler

Kim yazdı?

Spencer Holst. Bu kez tek seferde söyledim işte, uzatmadım. Onu daha önce hiç okumamıştım, sanırım üniversite ikinci sınıftım. Bir kitap geçti elime İngilizce -orijinal dilinde- ilk defa o kitabın kapağında gördüm ismini. Spencer Holst isminin hemen üstünde yanlış hatırlamıyorsam şöyle yazıyordu:

“The Zebra Storyteller”

Evet, ismi buydu kitabın. Hızlıca göz gezdirecek ve iki öykü seçip dergi için çevirecektim. Kitabın kapağını kaldırdım ve ilk sayfa da ithafın bana yapıldığını fark ettim. Bana ve size. Nasıl mı? Şöyle: “Kitap, bunu yüksek sesle okuyan kişiye ve onu dinleyen bir diğer kişiye ithaf edilmiştir.” Cortazar’ın meşhur sözüdür: “Roman puanla kazanır, öykü nakavtla.” Holst, öykülerini okuma fırsatı bile tanımamıştı bana. Henüz ithafı okurken, nakavt olmuştum işte.

Ne yazdı?

Kedilerin Dili’ni yazdı, “Zebraların hikâyecisi.” Oldukça kısa öyküler kaleme aldı. Bazen tek, genelde iki-üç, nadiren dört sayfa uzunluğundaki bu öykülere koskoca dünyalar da sığdırmadı. Çünkü onun koskoca dünyalarla işi yoktu.

Kıyıda köşede kalmış, çoğu zaman başka kimselerin dikkatini çekmemiş, naif yaşantıların kırılgan ama türlü sırlara malik hikâyelerini düşledi. Düşlediğini yazdı. Düş gibiydi zaten yazdıkları, uyanınca bitiyordu.

Kimseyi derinden yaralamıyor yine de her okuyanın hatırında ufak bir iz bırakıyordu. Bazen tebessüm, genelde hayret, nadiren burukluk oluyordu bu iz.

Kedilerin Dili, 1971 yılında basıldı.
Kedilerin Dili, 1971 yılında basıldı.

Nasıl yazdı?

Kendini aslan zanneden ve fevkalade zebraca konuşan bir siyam kedisini kaleme alan yazar nasıl bir rahatlıkla daktilonun başına oturmuş olabilir. Beklenmeyeni beklemenin öykücüsü Spencer Holst. Bir siyam kedisinin kendini aslan zannetmesi muhakkak beklenendir ama fevkalade zebraca konuşması… Evet, işte Holst’un öyküsü tam olarak beklenen ile beklenmeyen arasındaki bu salınımdan yükseliyor. Hangi öyküsünü okursanız okuyun benzer bir salınıma rastlayacaksınız. Üstelik çoğu zaman absürde kaçan bu hikâyeleri öyle rahat bir dille yazıyor ki Holst, onun hikâyelerinde zaman mefhumu bile anlatı karşısında gücünü, önemini yitiriyor. Uzay boşluğunda işliyor öykülerini Holst. Önemli olanın sadece hikâye, hatta basit, okuru yormayan, duru bir hikâye olduğunu işaret ediyor.

Neden yazdı?

Anlatmayı seviyordu, o kadar. Uzun uzadıya değil. Betimleyerek, acıtarak, kanatarak değil. Tiyatro oynamıyor, şiir söylemiyordu. Derin meselelerden konuşmuyor, insanlığı kurtarmıyordu. Ve aynı zamanda bunların hepsini yapabilirdi de öykülerinde. Hatta yaptı da. Yüzüne gerçek Holst’u saklayacak edebi bir maske takmadı sadece. Pek ciddi meseleleri bile muzip bir çocuk gibi neşeyle anlattı, aynı zamanda bin yaşını yeni doldurmuş bir ozan gibi kendinden emindi. Başta söyledim; anlatmayı seviyordu Holst, o kadar. Hepsinden önemlisi anlatmayı biliyordu da.

Bir siyam kedisinin kendini aslan zannetmesi muhakkak beklenendir ama fevkalade zebraca konuşması…
Bir siyam kedisinin kendini aslan zannetmesi muhakkak beklenendir ama fevkalade zebraca konuşması…

Ne zaman yazdı?

Kedilerin Dili, 1971 yılında basıldı. Ve geçen zamanla birçok dile çevrildi. Evet, böyle söyleyip işin içinden kolaylıkla sıyrılabiliriz. Fakat ne Kedilerin Dili ne Zebraların Hikâyecisi ne de yazdığı diğer öyküler birden peyda olmadı. Görüşçe uzun ve anlatılarla dolu bir ömrün meyveleriydi hepsi. Başta Kedilerin Dili olmak üzere, Holst’un öykülerini bir zaman dilimine indirgeyemeyiz. Holst, nefes aldığı süre zarfında, her daim yazdı, yazdı, yazdı.

  • Nerede yazdı?
  • Sahnelerde, kiliselerde, kahve köşelerinde… Nerede yazabiliyorsa orada yazdı Holst. Amerikan edebiyatının, New York’un “underground” edebiyatının kalbinin attığı her yerde yazdı, anlattı durdu. Bir cambazdı Holst, ipin üstünde nasıl gideceğini herkesten iyi biliyordu. Hokkabazdı aynı zamanda, şapkadan tavşan değil belki, ama öyküden kedi çıkarıyordu. Kendine has bir üslubu vardı, “unique”ti. Masaldı aslında anlattıkları yine de alışılmış masallar gibi değildi. Zamanın masalıydı, şu anın masalı, çağının masalı. Hepsinden öte doğuştan anlatıcıydı, ozandı. Ve her ozan gibi yazmak için şüphesiz bir mekâna ihtiyacı yoktu.

Büyücünün Kızı

Düş gibiydi zaten yazdıkları, uyanınca bitiyordu.
Düş gibiydi zaten yazdıkları, uyanınca bitiyordu.

Sarmaşıkların arasından bir kavun yuvarlandı. Havada üç yüz metre kadar süzüldükten sonra bir taşa çarptı ve bir yere zarar vermeden parçalara ayrıldı.

Yukarıda, çimenlerle kaplı kaya parçasının üzerinde, insanlar tarafından ziyaret edilmemiş o tertemiz cennet gibi yerde kavunlar yetişiyor, yabani meyve ağaçları serpiliyor, iki tane akbaba da kendilerine yuva yapıyordu. Aşağıdaysa hiçbir şey yetişmiyordu. Sadece rüzgâr yüzünden kökünden sökülüp yüz altmış metre kadar bir o yana bir bu yana sürüklenen bir horozibiği. Boyu, at üzerindeki bir adamı geçen bu bitki, çorak ve çıplak araziyi çepeçevre sarıyor, üç yüz kilometre derinliğindeki bu ulaşılmaz dikenli çalı ormanının giriş çıkışını, And Dağları’nın doğu yakasında yaşayan insanlara tamamen kapatıyordu, üstelik dağlar da yemyeşil kaya parçasının, o ulaşılması güç çıplak kayalığın, erimeyen buzulun ardında tüm heybetiyle yükseliyordu. Amerika kıtasına ayak basan ilk insandan bile önce tutmuştu akbabalar bu yeri, benim hikâyemdeki iki akbaba da onların torunlarıydı. Bu ağaç ailesi de elli bin yıldır bu yamaçtaydı. Günlerden bir gün akbabalardan biri oraya bir kız bebek getirmişti, ünlü bir İnka büyücüsünün kızı. Kız orada büyümüştü –hiçbir şey öğrenmeden, tek bir kelime bile duymadan. Akbabalar gün be gün yuvalarına uğrayıp ona et getiriyordu ama bu yırtıcı hayvanlar pek de paylaşımcı değildi. Bunun yerine kıza, hayat boyu sürecek olan çiğ et korkusu aşıladılar; kız ne zaman ete yaklaşsa onu devasa gagalarıyla keskin bir şekilde gagalıyorlardı. Bu küçük yabancı da kendini korumak zorunda kalıyordu. Bitki kökleri, meyve, kavun ve tohum yiyerek büyüyen kız, sonunda yaşlandı; o kadar sağlıklı beslenmişti ki dünyanın en yaşlı vejetaryeni oldu –tam yüz otuz yedi yaşına basmıştı… Tek bir insan yüzü görmeden, akbabaların bakımını üstlenerek ve onların uçup gidişini izleyerek tüm yaşamını geçirdi. Öldüğünde de yırtıcı kuşlar onu yemedi. Kuru dağ havasına rağmen cesedi mükemmel bir muhafaza içerisindeydi… Hatta bu kelimeler okunduğu sırada bile, hayat kadar hakiki bir sihri gerçekleştirircesine, dua eder gibi çömelmiş oturuyor bir yarığın içinde. Fakat bu küçük mucizeyi görecek tek bir kişi bile yok, cesedi de hiç bulunmayacak… Bir sonraki tecessüsünde ise bir kavuna dönüşecek. Çünkü gerçek bir büyücü asla nam salmamalıdır!