Poe mi penye mi?

Cins
Cins

İsmail: Furkan en son kravatı ne zaman taktın?

Furkan: En son kravatı düğünümde taktım.

İsmail: Kaç yıl oldu evleneli?

Furkan: 5 yıl oldu, o kravatı nereye kaldırdım onu da bilmiyorum.

İsmail: Aykut Bey siz en son ne zaman kravat taktınız?

Aykut: 3-4 yıl olmuştur ama kravat beni sivil yapan bir şeydi, benim de üniformam vardı.

İsmail: Tabii askerlik…

Aykut: Kravatı severek taktığım zamanlar oldu.

İsmail: Asıl soru Yusuf’a hayatın boyunca hiç kravat taktın mı?

Yusuf: Lisedeyken biraz taktım.

İsmail: Rıdvan?

Rıdvan: Abi 1,5 yıl önce bir iş görüşmesine giderken taktım ve mülakatta “İnsan kendinden bahsederken yalan söyler” dediğim için işe almadılar.

İsmail: Ya çok güzelmiş. Benim de çok olmuştur herhalde… En son haber sunarken takıyordum. 10 yıl olmuştur. Şimdi; neden kravat bahsiyle başladık Cins Oturum’a? Bizim son zamanlarda kavramsallaştırdığımız bir şey var. Onu biraz konuşalım. ‘Kravatlı dergicilik’ diye bir şey var bizim mahallede. Madem bizim mahallenin eleştirisini yapacağız. Kravatlı dergicilik diye bir şey var.

Aykut: Nedir abi o?

İsmail: Abi kravatlı birtakım adamlar, birtakım dergiler çıkarıyorlar. Sanki dergiyle, edebiyatla ya da bir derginin ilgilenmesi gereken şeylerle ilgilenmek yerine bir çeşit muhafazakâr siyasetle ilgileniyorlar. Hatta hayatta kalıyorlarmış gibi geliyor bana. Bu birinci sorun.

Aykut: Bu birinci sorunun yanına küçük bir parantez açabilir miyim?

İsmail: Aç.

Aykut: Mesele kravat takmak değil abi. Kravatın önünde eğilip dergi çıkarmak sıkıntı. Bir şekilde hayatının bir döneminde, hatta hâli hazırda kravat takabilir insan. Orada sorun dergicinin kravatın önünde eğilip eğilmediği. Aslında kravatlı dergici dediğimiz tam olarak bu abi.

Furkan: Bu şunu da doğruyor, kravatlı dergi dediğimiz dergileri çıkartan arkadaşlar sosyal medyada şöyle bir görüntü çiziyor, bilmem farkında mısınız? Çıkardıkları dergilerin kapağından ziyade kendi fotoğraflarını paylaşıyorlar. Bazı hesapları ben takip ediyorum. Günde 20 defa falan kendi fotoğrafını paylaşıyor. Şuraya giderken, şununla görüşürken…

İsmail: Bilmem kim beyi makamında ziyaret ettik.

Furkan: Görüş alışverişinde bulunduk.

İsmail: Görüş alışverişinde bulunduk abi…

Furkan: İsmail yıllardır dergilerin içindesin ilk şiirini ne zaman yayımladın? İlk dergi tecrüben ne zaman oldu?

İsmail: 1996.

Furkan: 22 sene geçmiş abi. Benim de bir 17-18 yılım var. İyisinden kötüsüne, taşrasından merkezine bu yeni bir şey.

İsmail: Bu yepyeni bir şey.

Aykut: Geçen gün aradım Furkan’ı şunu sormak için. 10 yıl önceye baktım… 8 yıl önceye bizim ğ’nin yeni çıktığı zamanlara. İşte İzdiham yeni çıkıyordu, sitesi… Fayrap’ın ilk yıllarıydı, birkaç yıl sonra İtibar çıkacaktı. Herhalde o sıra Derkenar ya çıkıyordu ya kapanacaktı. İşte, yeni yazmaya başlayan, şiir yazan, ateşli yazılar yayınlayan dergiler vardı. Sivas’ta Aşkar çıkıyordu. Falan filan. Yani ben bugünden 8 yıl geriye baktığım zaman şunu görüyorum. Tam o günlerde bugünkü manzaranın resmi ortaya çıkmaya başlamış. Kim 8-10 yıl sonra nerede olacak.

İsmail: Evet.

Aykut: Yani 8-10 yıl sonra konuşacak kişilerin sesleri çıkmaya başlamış. Güzel, bu olması gereken bir şey zaten.

İsmail: Çok güzel.

Aykut: Bugünden 10 yıl sonrasına baktığımız zaman, o gün geldiğinde hangi sesler çıkacak. Yani şu anki gençler kim, hangi dergiler var, dediğimizde. Hafif bir dehşete kapıldım. Ferdi olarak şiir ve öykü yayımlayanlardan ziyade dergi olarak kurumları, kastediyorum. Gençler benden nefret edecek ama genç dergiler biraz ihtiyar. Biraz da kravatlı…

Yusuf: Kenarından mı dolaşıyoruz sanki konunun?

Aykut: Hadi, ortasından gir.

Yusuf: Şimdi Türkiye’de genç dergiler çıkıyor ve bunlar 10 küsur yıl devam eden AK Parti iktidarının da imkânlarından yararlanıyorlar. Yirmi yaşında olan adamlar 20 yaşında değilmiş gibi davranıyorlar. Yirmi yaşında biri için bir belediye başkanının ofisinde bulunup oradan aldığı imkânla dergi çıkartmak. Bunu mu konuşuyoruz? Doğru mu anladım?

İsmail: Evet.

Aykut: Evet.

Yusuf: Burada çirkin olan bir şey mi var? Varsa nedir o? İşin kendisinden ziyade 20 yaşında adamın yapmaması gereken bir şey midir o?

İsmail: Abi dergi dediğin şey sermayesinden bile bağımsız bir şeydir. Tamam mı? Biz Cins’i çıkartıyoruz. Bizim Cins’imizin bir sermayedarı var. Yani bir patronu var. Ama siz söyleyin kaç sayıdır çıkartıyoruz ve kendi bağımsızlığımızla ilgili en ufak bir şüphe yaşadık mı?

Furkan: Hayır.

İsmail: Yaşamadık. Neden, çünkü bağımsızlığımızın çok önemli olduğunu bir şekilde hissettirdik. Sermayedarımızın yüzde yüz katıldığı bir iş mi yapıyoruz Cins’te? Hayır, yapmıyoruz.

Yusuf: Zaten biz doğrudan matbaaya gönderiyoruz dergiyi.

Furkan: Cins’in de sloganı budur. Kendi, iç, mutfak sloganı… Doğrudan matbaaya gider. Böyle olsun diye biz dünyanın uğraşını verdik.

İsmail: Cins, doğrudan matbaaya gider abi. Mesele şu bizim kendimize geliştirdiğimiz sistem, bağımsızlık sistemi… Bu yeni arkadaşların pek umurunda değil gibi. Dergi dediğin bağımsız çıkar abi.

Yusuf: ‘Benden yana ama’ diyor…

İsmail: Benden yana diye bir şey yok abi. Belediye başkanı senden yana olmaz abi. Belediye başkanı bir sonraki seçimden yanadır. Seni anlamaz ama seninle verdiği fotoğraftan, bilmem hangi belediye başkanını makamında ziyaret ettik fotoğrafından iki tane daha oy devşirmeye bakar. Tamam mı? Bu adamın parasını alsın bizim çocuklar, parasını alsın ama orada başka bir sorun var? Parasını almaktan başka bir sorun var. Daha derin bir sorun var. Onu konuşmak lazım. O sorun da şu, sadece parasını, imkânını almakla yetinmiyorlar, aynı zamanda muhafazakâr sağcı birer siyasetçiye dönüşüyorlar dergi çıkarırken. Bir derginin en şiddetli düşmanı sağcılıktır. O arkadaşlar, yaşlı diyorsunuz, ihtiyar diyorsunuz anlıyorum iyi niyetinizi ama bu arkadaşlar doğrudan 1960 model sağcı kafayla dergi çıkarıyorlar ve dergilerinde bugünü ilgilendiren, bugünün derdiyle dertlenen, bugünü sarsan, avangard tek satır yazı, şiir, öykü yok abi. Avangardı kendi içinde mesela Fayrap yapmaya çalışıyor. Avangardı kendi içinde Cins yapmaya çalışıyor. Avangardı kendi içinde İtibar yapmaya çalışıyor. Yani öncülük yolu bakımından söylüyorum. Abi fanzinsin sen ya, kapağın kuşe olmasın ya. Şunu kendinden kapaklı bas, siyah beyaz bas. İki bin kişiye dağıtma, şunu elli kişi okusun.

Aykut: Bu yaşlar senin önüne gelene atıp tutabileceğin yaşlar. Seni durduran yok, sana ağır ol diyen yok. Gençsin, gençliğin şanındandır. Burada ciddi bir sorun var. Erken uyanmak sorunu diyorum ben buna… Furkan bir şey anlatmıştı. Bir İmam Hatip Lisesine, proje okullardan birine gittiğinde gençlere ne olacaksın dediğinde, birisi demişti Furkan’a. Neydi?

Furkan: ‘Bürokrasi inşallah.’

Aykut: Bürokrasi inşallah, yazı konusu. Yazı başlığı…

Furkan: Yazdım zaten.

Aykut: O yaşta bunu düşünmek çok erken. O yaşta bir dergicinin de sponsorluk düşünmesi çok erken. O yaşta para toplayarak dergi çıkarman lazım.

Furkan: Batman lazım abi. Cemal Süreya’nın en övündüğü şeylerden biri, batırdığı dergiler.

Aykut: Batman lazım, he sonra. İmkânın olur tanışıklıkların olur, bağımsızlığını koruyarak yine dergi çıkarırsın. Sermayeyi reddediyoruz falan demiyorum. Toz pembe de düşünmüyorum. Demek istediğim, o yaşta yapma. O yaşta belediye kapısı, sermaye kapısı aşındırma.

ÇÜNKÜ KEMAL TAHİR, KEMALİST DEĞİLDİ!

İsmail: Rıdvan CHP İstanbul İl Başkanı kim oldu biliyor musun?

Rıdvan: Bir PKK’lı oldu.

İsmail: Bu da kültürel iktidara dahil olduğu için bu meseleyi açıyorum. Yoksa bu meselenin açılacak zamanı değil. Son zamanlarda kafama taktığım bir şey var abi. Türk solunun içine düştüğü büyük bir çukur var. Türk solu geçmişte de birçok çukura düştü ama bu galiba en büyüğü. O da abi Türk solunun zihnini artık sadece tek bir yer belirliyor. Merkez Avrupa solculuğu… İngiltere, Almanya, Fransa gibi merkez Avrupa ülkelerindeki cari solculuk, bugünün Türk solcusunun zihnini de bütünüyle belirliyor. Canan Kaftancıoğlu da bundan ayrı bir figür değil. Yani Ermeni soykırımı diyor ya da Fransız solcuları Ermeni soykırımı denmesini istiyor. Recep Tayyip Erdoğan’a ölümüne düşman, çünkü Almanya Recep Tayyip Erdoğan’a ölümüne düşman. Yani herhangi bir gündemi yok ki merkez Avrupa solundan farklı olsun. Türk solunun galiba içinden çıkamayacağı sorun, giderek Türk solcusu denilen adamı Türkiye düşmanı hâline getiren çukur bu çukur. Bunu samimiyetle oturup adam gibi, solcularla konuşmamız gerekiyor. Çünkü bu hep böyle değildi.

Furkan: Bir solculuk vardı eskiden.

Yusuf: Ne zaman vardı?

İsmail: 1990’ların Ümit Kıvanç’ıyla, 2010’ların Ümit Kıvanç’ı aynı adam mı? 1990’ların Murat Belge’siyle 2010’ların Murat Belge’si aynı adam mı?

Yusuf: Bence aynı adamlar. İçerde işliyordu… Hatip Dicle nasıl meclise taşındı, o Murat Karayılanların ittifakı gene aynı ittifaktı. Leyla Zana dediğin kişi, Erdal İnönü’nün genel başkanı olduğu partiden milletvekili seçildi. Gene bu sol dediğimiz şeyle -ki bence Türk solu diye bir şey yok- Türkiye düşmanlığının o zamanki ittifakıydı.

Furkan: Vardı abi. Türk solu vardı.

Yusuf: 1940’larda vardı.

Furkan: Tabii.

Yusuf: O kadar işte.

Furkan: 1960’lara, 1960 anayasasına, ‘60 darbesine kadar olan bir şey var. Şimdi yerli ve milli tabirini kullanmayayım ama 1960’a kadar olan solcular ya da kendisini solda tanımlayan kişiler aslında devletçi. Yani devletin bir tür yeni bir sınıf yaratma çabasının ürünüydüler.

Yusuf: Bir parantez açayım mı? Kemal Tahir niye yalnızlığa terkedildi?

Furkan: İşte bu yüzden yalnızlığa terk edildi.

Yusuf: Madem solcular devletçiydi.

İsmail: Abi basit; Kemal Tahir, Kemalist değildi.

Furkan: Evet. Teorik olarak solcular ‘60lara kadar bir şey inşa ettiler. Bu inşa ettikleri şey onlara ait olmasa dahi bir çabaları vardı. Atatürk’ü tartışıyorlardı. Sol retoriği, ideolojiyi bu topraklarda nasıl uygularız, ya da bu topraklar nasıl kalkınır diye bir dert vardı. Nurettin Topçu niye sosyalizm diyor… Çabanın değerinden ya da işe yararlığından bahsetmiyorum ama bir çaba vardı.

Yusuf: Hikmet Kıvılcımcılar neredeler?

Furkan: Bak, geliyorum oraya…

Yusuf: Yani afiş asmaktan başka neredeler.

Furkan: Doktorcular başka bir şeye döndü zaten sonra. Benim dediğim şey şu. Bunu İdris Küçükömer fark etti. Bu teorinin bu topraklarda bir pratiğe dönmesi, eyleme geçmesi na-mümkün. Na-mümkün olunca ne oluyor, teori zehirlenmeye başlıyor. Teori zehirlendikçe iş neye dönüyor abi. Pratik olabilen her şeyin kabulüne dönüyor. Pratik ne? PKK pratik. Çünkü eylem yapıyor. DHKPC pratik.

İsmail: Mezhepçi terör örgütü ve etnik terör örgütü pratik…

Furkan: Pratik abi, bunlar eylem yapıyor ve bunlarla o an bizim solcumuzun platonik ve dayanılmaz aşkı başlıyor. Bu çok güzel bir alan kullanmak isteyenler için. Bu alanı kullanırsan karşına Canan Kaftancıoğlu çıkar. CHP sadece bir muhalefet değil aynı zamanda bir devlet organıydı.

İsmail: Ama artık değil.

Furkan: Bundan dolayı değil.

POE’YE Mİ İNANMAK LAZIM, PENYEYE Mİ?

Aykut: Bugün Poe’nin doğum günüymüş, İletişim Yayınları da Poe’nin yayıncılarından biri olarak onun bir sözünü paylaşmış: “İnananlar mutludur; Şüphe edenlerse bilgili.”

İsmail: Ya yuh artık ya. Yuh artık ama ya…

Aykut: “Koca” İletişim Yayınları, tırnak içinde söylüyorum. Hâlâ aynı şeye çarpıyor.

Furkan: Peki, bunun ironik bir tarafı da yok mu? Poe, şu anda dünyada inananları olan bir yazar değil mi?

İsmail: Tabii.

Furkan: Kült ve inananları olan bir yazar. Poe’ye inanan insanlar var Amerika’da. Poe kilisesi var ya…

İsmail: İyidik penyelere inanıyorduk. Poe’ye mi inanmak lazım penyeye mi? Bu oturumun sorusu da bu olsun. O zaman bugünün sorusunu soruyorum: Yusuf, Cahit Zarifoğlu mu, Sezai Karakoç mu; neden?

Yusuf: Benden mi başlıyoruz?

Aykut: HAHAHAHA! Kahkahalarım da girsin kayda lütfen.

Yusuf: Nedenini de mi söyleyeceğiz?

İsmail: Evet.

Yusuf: Cahit Zarifoğlu; çünkü Karakoç’un bıraktığı yerden Allahû Ekber!

Aykut: Çakal.

İsmail: Ya gerçekten bu çakallıktır. Bu da kayda girsin. Rıdvan?

Rıdvan: Kesinlikle Zarifoğlu. Hiç akla gelmedi/beraber kırlara hüzne atmaya yarayan/bir annenin dallara takılıp ağrıyan yaralarıyla yattığı dizesi için.

İsmail: Peki… Furkan, Cahit Zarifoğlu mu, Sezai Karakoç mu?

Yusuf: Hadi bakalım.

Furkan: Büyük Türk şiiri…

Yusuf: Kabul etmeyelim bence.

İsmail: Bunu kabul etmiyoruz.

Furkan: Cahit Zarifoğlu, çünkü ilk okuduğum modern şiir Meç!

İsmail: Aykut Bey? Cahit Zarifoğlu mu, Sezai Karakoç mu; neden?

Yusuf: Sen de şey desene, Marquez.

Furkan: Borges diyecek.

Aykut: Borges, ha pardon o geçen sayının cevabıydı. Cahit Zarifoğlu diyesim geliyor ve sebebini bilmiyorum. Bu şiirlerinin kıyası değil elbette. Sebepsiz yere daha çok seviyorum Zarifoğlu’nu.

İsmail: Peki, çok teşekkür ederiz arkadaşlar.

Yusuf: E, sen?

Furkan: Ohooo…

İsmail: Sezai Karakoç, çünkü bir dağı yüklenir gibi yüklendi davasını.

Aykut: Eyvallah.

İsmail: O zaman eyvallah.