Şehre tepeden bakmak

Kendimizi dünya gerçekliği dediğimiz her günkü hayhuydan bir gayret ile tecrit etmeyi başardığımızda, söz konusu gerçekliğin üzerimize saldığı uyuşukluğu atıp kendi hakikatimize daha bir yaklaşabiliriz.
Kendimizi dünya gerçekliği dediğimiz her günkü hayhuydan bir gayret ile tecrit etmeyi başardığımızda, söz konusu gerçekliğin üzerimize saldığı uyuşukluğu atıp kendi hakikatimize daha bir yaklaşabiliriz.

Şehirden biraz uzaklaşıp da hâkim bir tepeden ona bakma, ara sokaklarda kendini kaybeden modern-şehirli insanın haylidir unuttuğu bir pratik. Hayatımızın sıhhati açısından zaman zaman da olsa bu pratiğe başvurmak çokça ihtiyacımız olan bir teneffüs imkânı…

Bilinçli bir tercihle kalabalıklardan, gündelik hayhuydan, her günkü ıvır zıvır işlerden uzaklaşarak kendiyle baş başa kalmak, kalabilmek bir meziyettir, hele de bu Malayani Çağı’nda.

Ama hiç de tercih eseri olmayan yalnız-kalma anları da vardır. Uzağa gitmeye gerek yok. Mesela yastığa başımızı koyduğumuzda çoğu kez bir tecrit ânını yaşarız. O ân gün boyu yaptıklarımız, keza yarın yapacaklarımız gözlerimizin önünde canlanır, öyle ki bunlar uykuya dalana dek uğraştırır durur zihnimizi. Bazen öyle olur ki uyku tutmaz bizi. Gözden geçirme ameliyesi gece yarılarına, hatta sabaha kadar uzar.

Kişi bilinçli bir biçimde kendi ile baş baş kaldığında yani kendini gönüllü olarak yalnızlığın kucağına bıraktığında ne oluyor? Ekseriya bir muhasebedir başlıyor.


Uykuya dalmadan önceki bu evre kendi ile baş başa kalmanın ne idüğüne dair bir parça fikir veriyor bize. Ama buradaki yalnızlaşma kısa süreliğine ve istemeden olan bir durumdur. Asıl meziyet ise, bile isteye kendiyle baş başa kalmada yani belirli zamanlarda halveti/inzivayı/ uzleti tercih edebilmede yatıyor. Peki ama kişi bilinçli bir biçimde kendi ile baş baş kaldığında yani kendini gönüllü olarak yalnızlığın kucağına bıraktığında ne oluyor? Ekseriya bir muhasebedir başlıyor. Bir benzetmeye başvuracak olursak, şehrin sokaklarında avare avare dolaşmayı bırakmış da ona hâkim bir tepeye tırmanmışsınızdır. Şimdi oradan bir başına şehri tarassut ediyor, seyrediyorsunuzdur.

Şehre bu “tepeden bakış” hayli kazançlı bir şeydir gerçekte: Ayrıntıda boğuluyordunuz, şimdiyse bütünü görebiliyorsunuz! Hangi sokaklar hangi ana yola bağlanıyor, şehrin merkezine giden yollar hangileri, şehrin stratejik noktaları nereler vs. bunları hâkim ve bütüncül bir bakış altında ve kolaylıkla fark edebiliyorsunuz. Ez-cümle, kendimize dair sıkı bir muhasebe (“tepeden bakış”) bizi hergünkü işlerde boğulmaktan çekip çıkarabilir, topyekûn hayatımıza dair bizde bir bilinçlilik hali uyandırabilir ve sonuç olarak da dağılmışlıktan toparlanmaya geçişimizi temin edebilir.

Şehirden biraz uzaklaşıp da hâkim bir tepeden ona bakma, ara sokaklarda kendini kaybeden modern-şehirli insanın haylidir unuttuğu bir pratik. Hayatımızın sıhhati açısından zaman zaman da olsa bu pratiğe ya da bu pratiğin modern biçimlerine başvurmak, ara sıra da olsa gönüllü bir yalnızlığı kucaklamak biz şehir hayatından bunalanlar için çokça ihtiyacımız olan bir tenezzüh, bir teneffüs imkânı olacaktır. Ülkü Tamer’in mısralarıyla:

Her ikindi dolaşmaya çıkardı

Kendi içinde gezinirdi.

Şehirden biraz uzaklaşıp da hâkim bir tepeden ona bakma, ara sokaklarda kendini kaybeden modern-şehirli insanın haylidir unuttuğu bir pratik.
Şehirden biraz uzaklaşıp da hâkim bir tepeden ona bakma, ara sokaklarda kendini kaybeden modern-şehirli insanın haylidir unuttuğu bir pratik.

Kendimizi dünya gerçekliği dediğimiz hergünkü hayhuydan bir gayret ile tecrit etmeyi başardığımızda, söz konusu gerçekliğin üzerimize saldığı uyuşukluğu atıp kendi hakikatimize daha bir yaklaşabiliriz. Yalnız kalmayı tercihimiz, içine gark olduğumuz kendi-siz-likten silkinmemize ve uyanmamıza vesile olabilir. Hz. Peygamber’in hayatında Mekke ve Medine dönemlerini önceleyen bir Hira dönemi vardı. Hira dağında o, insanlardan ve şehrin tantanasından uzaklaşarak inzivaya çekilir, tefekküre dalar ve hakikati arardı. Hz. Peygamber bu yalnız-kalma, bu inziva pratiğini Medine’de de sürdürdü bir bakıma.

  • Mesela o Ramazan’ın son on günü mescidin bir köşesinde itikâfa çekilir, kendi başına kalırdı. Vel-hâsıl, Hira döneminin karakteristiği olan inziva ( sohbetin toplum hayatını mayalandırdığı) Medine döneminde büsbütün ve kesinkes bir yana bırakılmış değildi.

Başka bir ifadeyle, kendisine zaman zaman başvurulan bu yalnız-kalma pratiği toplum hayatının tam orta yerinde itikâf veya başka biçimler altında varolmayı sürdürüyordu. Toplum hayatı bazen bir kirlenme yaratır fert üzerinde. Kendini arıtma ve tecrit çabası şart olur bazen. Bu durumlarda her şeyden uzaklaşmak ve kendi başına kalmak elzem olur. Bir tür tecridi ifade eden bu durum, zihinsel olarak ve/veya fiziksel olarak gerçekleştirilebilir. Modern- şehirli insanın bir zamanlar mutasavvıfların yaptığı gibi dağ başlarında yaşama ya da harabelerde inzivaya çekilme gibi radikal tedbirlere ne hevesi var bugün ne de takati.

O halde içine gark olduğumuz gündelik karmaşadan, şehir hayatının yol açtığı türlü meşguliyetlerden ve bizi çepeçevre kuşatan hergünkü gailelerden nasıl çekip çıkaracağız kendimizi? Ivır zırvır işleri başımızdan atıp nasıl kendimizle ilgileneceğiz? Kendimizle baş başa nasıl kalabileceğiz? İşe “bizi ilgilendirmeyen” şeyleri terk etmeyi deneyerek başlayabiliriz pekâlâ.

Malayaniyi terk bize “kendimize ait bir zaman” sağlayacak, bizim kendimizle baş başa kalmamıza dolayısıyla kendi hakikatimizle ilgilenmemize hizmet edecektir. Bizi fuzuli yere uğraştıran ve onca zamanımızı beyhude yere alan şeylere “tepeden bakma”ya var mısınız o halde? Mesela “sosyal medya”ya rezerv koymaya, giderek de elveda demeye ne dersiniz?