Sıra sende oğlum!

 “Dikkat! Dikkat! Türk Silahlı Kuvvetleri memleketin idaresine el koymuştur…”
“Dikkat! Dikkat! Türk Silahlı Kuvvetleri memleketin idaresine el koymuştur…”

1960 yılında, Ömer Tuğrul’un ömrünün 6. yılında radyoda duyduğu anons, ömrünün 44. yılında da devam ediyor ve bir türlü bitmiyordu. “Dikkat!” demişti tok sesli komutan. Ömer Tuğrul dikkat da ediyordu oysa ama… Bitmiyordu bir türlü anons. 40 yıldır sürüyordu. Şimdi Ömer Tuğrul 50’li yaşlarına girerken, bir akşam aniden gelen kısmî felç ve yılların telaşı, gerginliği, yorgunluğu ile incinen kalbinde zahiri hasarlar da alarak daha yarım devam ediyordu hayata…

“Yusuf! Uyan oğlum!”

“Ne oldu anne?”

“Uyan bi! Baban uyuyakalmış.”

“eee?”

“…”

“Öldü deme sakın anne!”

“… ölmüş…”

**

1954 yılının soğuk bir Aralık günüydü. Henüz kar yağışı tam manasıyla etkisini göstermese de, ayın 12’si gelmiş ve artık zemheri başlamıştı. O gün Vişneli Köyü’nde sarışın, zayıf bir erkek çocuğu doğdu. Mavi gözleri, açık teniyle “acaba ne canlar yakacak büyüyünce” ye çalan sözler, günler geçtikçe az daha “bu çocuk ölür”e irtica ediverecekti. Zira zayıftı bebek. Hareketleri yavaştı. Lakin korkulan olmadı ve bebek yaşadı. Öyle canlar yakmadı lakin canı derin mevzularda az yanmadı. Bilseydi bebek ne yaşayacağını, kim bilir belki korktuğu başına gelmişti: Yaşamıştı. Hem adı Ömer Tuğrul oldu. 1960 yılında, yani Ömer Tuğrul’un 6. yaşı Mayıs ayının 27. günü Türkiye’de bir şeyler oluyordu. Radyoda tok sesli bir komutan “Dikkat! Dikkat! …. Türk Silahlı Kuvvetleri, memleketin idaresini ele almıştır!..” diye bir metin okuyordu.

Mayıs ayının 27. günü Türkiye’de bir şeyler oluyordu. Radyoda tok sesli bir komutan “Dikkat! Dikkat! …. Türk Silahlı Kuvvetleri, memleketin idaresini ele almıştır!..” diye bir metin okuyordu.

Ömer Tuğrul’un babası, Yusuf Bey, Demokrat Parti’nin bucak başkanıydı. İfadeleri alınmak üzere jandarma karakoluna götürülmüşlerdi. Oysa daha iki gün önce Adnan Menderes vilayetlerine gelmiş ve Yusuf Bey de coşkuyla Menderes’i karşılayanlar arasında yer almıştı. O anons, “Dikkat! Dikkat!” Ömer Tuğrul’un kulağından ömrü boyunca çıkmayacaktı… Köyde kâh tarlada, kâh Ağa Dede’nin bakkalında çalışarak; kâh harman yerinde, kâh çayırda koşturarak ortaokul çağına geldi. Ağa Dede, hanımı, iki oğlu -Yusuf ve İbrahim Beyler-, gelinler ve torunlar (Ömer Tuğrul, Zeliha, Hatice, Ayşe, Münire) olmak üzere geniş avlulu, çok odalı kalabalık bir hanede birlikte yaşıyorlardı. Ortaokul çağına gelen Ömer Tuğrul, şehre gönderilecekti. Bugünler ev halkı için sıkıntılı günlerdi. Belki bir sabah namazı kılınmamış, belki bir kurban eksik kesilmiş ya da belki bir lira sahibine infak edilmeden yenilmişti.

Ancak onca arazi, neredeyse bedesten olacak dükkanlar, şehir merkezinde bir ev, Ağa Dede’nin tamamen iyi niyetli ve aldanarak attığı bir imza karşılığında yok olup gitmişti. Mülkün Sahibi Allah’tı amenna, lakin canın da yongası maldı. İmtihan burasından tutmuş, sonucu mahşerde görülecek, hane halkından her birinin hayatlarında nice imtihanlara mukaddime olmuştu bu imza. Davarlar dağılmış, tarlalar ufalmış, sofralar daralmıştı. Daha geçen hafta köyün meydanında top oynarken takımı kuran Ömer Tuğrul, şimdi “Acaba kimin takımına alırlar beni, alırlar mı?” diye içleniyordu. Mustafa Efendi’nin oğlu Cemal’den yüreğine mıh gibi kazınacak o sözü işitiverdi bir öğlen sonu takımlar ayrılırken: “Neyiniz kaldı ulan?”

Devrim Ortaokulu’na gitme vaktiydi şimdi. Köyden gitmeli, daha doğrusu gönderilmeliydi.
Devrim Ortaokulu’na gitme vaktiydi şimdi. Köyden gitmeli, daha doğrusu gönderilmeliydi.

Kasabadan baba dostu bir öğretmen efendiye teslim edildi Ömer Tuğrul. Velisi, öğretmeni, ev reisi o Öğretmen İsmet Bey’di artık. Eti de İsmet Öğretmen’indi kemiği de. Devrim Ortaokulu’na gitme vaktiydi şimdi. Köyden gitmeli, daha doğrusu gönderilmeliydi. Zira artık okuyup adam olmalıydı. Ortaokul, hısım akrabanın emanet evlerinde misafir geçen yıllarla bitti. Hep bir çekince, tedirgin uykular, çok canı çekmesine rağmen yenemeyen reçeller ve o reçellerin hıncını çıkarırcasına çaya katılan üçüncü kaşık toz şekerler… Bitti ortaokul bu yıllarla ve şimdi sıra lisedeydi. Liseye yol göründü.

  • İspanyol paça pantolonlar modaydı. Gençler dergiler okumaya, hatta kimileri yazılar yazmaya başlamışlardı. Bazıları da üst devrelerin yazdığı dergilerin dağıtımını yapıyor, dergileri verilen adreslere teslim edip harçlık kazanmaya çalışıyorlardı. Gruplara ayrılmaya başladılar.

Öyle ayrışmaya başladılar ki kendi köyünden kasabasından komşusu ile yolda karşılaşmamak için parkın öte yanından dolanarak gidiyorlar, Salhane tarafında geceleri karşı tarafın afişlerini indirip kayboluyorlar ve ertesi sabah Şifayolu’na geldiklerinde kendi afişlerinin üzerine sürülen boyaları görerek deli oluyorlardı. Bugünlerde bir teravih sonrası tanıştıkları Kudret Öğretmen, gençlere dergi çıkarmaları konusunda fikir verdi. İttirdi. Hani iyi bir gaz verdi.

Derginin ilk sayısını ellerindeki kitapları satarak, bisiklet kiralayarak az biraz da analarından dilenerek çıkardılar. Gel gör ki Kudret Öğretmen ve arkadaşları, gençlerin çıkardıkları dergilerden satın almadılar. Böyleydi herhâlde cefa. Geceler, gündüzler, mevsimler geçti.

Bir sabah yurt bekçisi Ömer Tuğrul’a ziyaretçisi olduğunu ve pansiyon girişine gelmesi gerektiğini söyledi. Köyden hala oğlu ve dayısı gelmişti. Annesi hastaydı. Öyle dediler. Anladı durumu ya, yine de o lahzanın yalanını dosdoğruca ve doyasıya yaşamak istedi. Gittiler köye. Defin gerçekleşti. Bir vakit sonra babası Yusuf Bey, evlenmek istedi. Olmazdı böyle. Erkek başına, yaşı da müsaitti. Yalnız nasıl dururdu? Evlendi. Analık geldi şimdi eve. Hoş, bir arada değillerdi ya… Olsun. Analıktı işte. Çok geçmedi zaten. İki yıl kadar sonra bir Ekim günü… Hafta sonu, Ömer Tuğrul’un meydanı analığa bırakmamak için gittiği tatil günlerinden birisinde… Avluda oyalanıyordu… Analık mutfakta yemek hazırlıyor, babası da iç odada “vücudum kırık, az yatayım” deyip uzanıyordu. Feryat figan dışarı çıktı analık. “Koş Ömer! Koş! Baban! Koş!” Koştu, gitti.

Ömer Tuğrul’un köyünde başlayıp Ankara’da dallanıp budaklanan, partilerin de üzerinde bir Anadolu düşü vardı.

Bir musibet başa gelince hatırlanacak sözün, yine ve yeniden evin sinesine yazılıp nereden gelip nereye dönüleceğini öğütleyen yerindeydi şimdi vakit: İnna Lillahi ve inna ileyhi raciun! Babasını da defnettiler. Lise bitmişti sene sonuna. Şimdi yüksek okumak gerekirdi. Fransızca güzeldi, modaydı, jantiydi. Lisede bu yüzden seçmişti bölümü. Üniversitede de Fransızca öğretmenliği ne güzel olurdu. İş bulması da kolay olurdu. Yabancı dil sonuçta, iş görürdü. Gitti, Ankara Gazi Eğitim Ensitüsü Fransızca öğretmenliği’ne yazıldı. Babadan analığına kalan maaştan bir parça ile okumaya başladı. Bir yandan da bulduğu işlerde çalışıyor, kirasını çıkarıyordu. Ankara, ısınıyordu. Sokaklar, zemheride ateş parçasıydı. Parkalar, bıyıklar, yurtlar, sloganlar… Herkes kendi mahallesine çekilmişti. Çizgiler sertleşiyor, bugün Güvenpark’ta onlar yağmur altında jop yerken karşı mahalle devrim şarkıları, “Aldırma Gönül” falan söylüyordu.

Radyoda tok sesli bir komutan “Dikkat! Dikkat! …. Türk Silahlı Kuvvetleri, memleketin idaresini ele almıştır!..” diye bir metin okuyordu.
Radyoda tok sesli bir komutan “Dikkat! Dikkat! …. Türk Silahlı Kuvvetleri, memleketin idaresini ele almıştır!..” diye bir metin okuyordu.

Ertesi gün öte yanda bunlar nöbetler tutuyor, karşı mahallenin çocuklarından yakaladıklarını iyice bir dövüp “sus lan gominist” diyerek asfalta çalıyorlardı. Derken silah sesleri de gelmeye başladı. Kimsenin aklı fikri ermiyordu. Çok karışmıştı sokaklar. Bugünlerde Zehra’ya âşık oldu Ömer Tuğrul. Hemşire okulundaki Zehra. Aileler eski dost olduğundan bu işe olur verdiler. Eh! İki baba, az mı kiremit çekmişlerdi kamyonla şehirden kasabaya ve civar köylere, iki dost? O zamanlar şoförlüğün de bir zarafeti vardı. Ömer Tuğrul’un dünürcü başı çocukluk arkadaşı Orhan’dı. Ama zaten isteme işini kendisi bitirdi. Söz yapıldı. Düğün günü alındı. Ömer Tuğrul ve Zehra, sokakların adeta can pazarı olduğu kışın kar yağan bir gecesinde el ele yürüyüp “işte öyle bir şey” şarkısını söyleyerek kurşunlar altında çelik gibi hayallerini terk etmemeye yemin etmişlerdi. Mutlu olacaklardı.

Çocukları, yarının huzurlu ülkesinde erdem timsali kişiler olarak yetişecek, dinine devletine bağlı, milletine hizmet eden sadık vatandaşlar olacaklardı. Ne güzeldi o karlı gece, sokakta yürümek… Evlendiler. Zehra mezun oldu, göreve başladı. Ömer Tuğrul da okulu bitirdi. Ancak tam o günlerde… Tam da o günlerde… Eylül ayı, 1980 yılını selametle bitirebilmenin telaşını yaşarken… 12’sinde… Sokaklarda askerler, askeri araçlar… Radyoda Hasan Mutlucan’dan kahramanlık türküleri… yine bir anons geldi: “Dikkat! Dikkat! Türk Silahlı Kuvvetleri memleketin idaresine el koymuştur…” Kimsenin mahallesine bakmadı. Körpecik ana kuzuları sağlı sollu eriyordu. Şaşkındı, kırgındı, soluktu benizleri. Oysa hepsinin de bir ufuk, bir umuttu gözledikleri. Kimi sağ gözüyle kimi sol gözüyle baktı. Fakat gençlik gözleri hepsinin aynıydı.

***

  • Diploma yoktu. Meşrudan meçhule gitti diploma. İhtilal kargaşasında kayboldu. Ardını arayacak kimse de yoktu. Ömer Tuğrul’un köye, hiç olmazsa ilçeye dönmesi ve bir an önce yeni bir hayatı, her nasıl olacaksa, kurması gerekiyordu.

Tam da bu günlerde kapıya gelen iki inzibat, yeni hayatın bir süre erteleneceğini haber veriyordu. Şimdi askerlik vardı. Zehra geride kaldı. Ömer Tuğrul asker oldu. Bu arada karar verildi. Babadan kalan ve şoför tutup çalıştırdıkları kamyon satılacaktı. Zaten kamyon ya kazanmıyor ya da kazandığını Ömer Tuğrul görmüyordu. “El elin eşeğini türkü çağırarak arar” diye içlendi Ömer Tuğrul… Sattılar kamyonu. Asker dönüşü iş kurulacaktı. Askerlik bitti. Köye değil, ilçeye döndü. İş kuruldu. Bir dükkân açıldı. Zehra da ilçenin sağlık ocağına tayin oldu. Bir yıl sonra, 1985 yılının Ramazan ayı, son haftasında, düz hesapla Kadir Gecesi sabahı -aslını Allah bilir- bir erkek evlatları oldu. İsmini, dedesinin ismi olsun diye Yusuf koydular. Yusuf büyüdü. Ömer Tuğrul olgun bir adam oldu. Siyasete ihtilal sonrası kurulan düzende devam etmeye çalıştı.

28 Şubat günü yine bir şeyler oldu. Yusuf’un babası Ömer Tuğrul o zamanki Doğru Yol Partisi’nde ilçe başkanıydı.
28 Şubat günü yine bir şeyler oldu. Yusuf’un babası Ömer Tuğrul o zamanki Doğru Yol Partisi’nde ilçe başkanıydı.

Yasaklı yıllarda futbol kulübü, esnaf derneği, cami derneği dedi devam etti. Yusuf, ilkokulu bitirip orta okula geçeceği yıllarda, 28 Şubat günü yine bir şeyler oldu. Yusuf’un babası Ömer Tuğrul o zamanki Doğru Yol Partisi’nde ilçe başkanıydı. Refah-Yol Hükümeti döneminde, “Refah Partili muhafazakârlarla daha iyi geçiniyor, onlarla fikrî istişareler yapıyor, icraatları bu yönde uyguluyor. Bize de zaman zaman asi davranıyor” diye bir laf çıktı partisindeki bazı “böyükler”den. Haksız da değildiler. Ancak Ömer Tuğrul’un köyünde başlayıp Ankara’da dallanıp budaklanan, partilerin de üzerinde bir Anadolu düşü vardı. Ve o böyükler karar verdi, baskı yaparak tüm yönetim kurulunu bir gecede istifa ettirip Ömer Tuğrul’un ilçe başkanlığını düşürdüler. 1960 yılında, Ömer Tuğrul’un ömrünün 6. yılında radyoda duyduğu anons, ömrünün 44. yılında da devam ediyor ve bir türlü bitmiyordu. “Dikkat!” demişti tok sesli komutan. Ömer Tuğrul dikkat da ediyordu oysa ama… Bitmiyordu bir türlü anons. 40 yıldır sürüyordu. Şimdi Ömer Tuğrul 50’li yaşlarına girerken, bir akşam aniden gelen kısmî felç ve yılların telaşı, gerginliği, yorgunluğu ile incinen kalbinde zahiri hasarlar da alarak daha yarım devam ediyordu hayata…

***

  • Yıllar geçti. Ömer Tuğrul artık oğlu Yusuf’un gençliğini izliyor, üniversiteye giriş vakitlerinde fikirler vermeye çalışıyor ama bir yandan da mahcup bir eda ile çekinerek söylüyordu diyeceklerini. Sanki hata etmiş, yanlış bir hayat yaşamış ve ailesine de çektirmiş gibi… Oysa Yusuf razıydı babasından. Çok razıydı. Mutluydu, kahramanıydı babası, ilk öğretmeni, ilk patronu, ilk başkanıydı…

Hem artık Edip Akbayram dinlemesine de kızmıyordu babası. Yine de Barış Manço’nun yeri ayrıydı. Ve yine bir Ekim sabahına geldi takvimler. Hicrî Kurban Bayramı’na bir hafta kalmış olan miladî 2013 yılının Ekim ayında, sekizinci gününü dokuzuncu güne bağlayan gecenin bilinmeyen bir vaktin sabaha yakınında…

Sağ tarafına yattı Ömer Tuğrul Başkan, bir daha uyanmadı. Ta ki kasabasında, şehrinde, köylerde asfalt ettirdiği yollar, yapılan su depoları, sahip çıktığı fakir fukara, temizlettiği okullar… Selam etti, rahmet istedi, Fatiha okudu Ömer Tuğrul başkana. 59 yılda bir Ömer Tuğrul Başkan geçmişti dünyadan… Ta ki oğlu Yusuf,2016 yılı Temmuz ayının 15’inin akşamında tereddüt etmeden elinde bayrakla semaya şiir yazsın diye mi, kim bilir? Tam birlikte denize çıkacaklarken döndü sağına uyudu kaptan. Gemi şimdi kaptansız kaldı. Bir daha uyanmadı. Oğlu Yusuf’a: “Yoruldum, sen devam et” der gibi… Ve şimdi Yusuf’taydı sıra, cebinde tramvay bileti alacak kadar dahi parası olmadan…