Toplum, siyaset ve medeniyette idrak açan eser: Mukaddime

Toplumsal bağı anlatmada “asabiye” kavramını kullanan İbn Haldun, iki tip insan topluluğu belirler.
Toplumsal bağı anlatmada “asabiye” kavramını kullanan İbn Haldun, iki tip insan topluluğu belirler.

İbn Haldun’un Mukaddime’de modern sosyolojik bakıştan-sözgelimi Durkheim’dan- yüzyıllar önce toplumsal olgu (social fait) denebilecek birçok fikri nesneyi ayırt ettiği, birbiriyle ilişkilendirdiği, toplumsal alanı ontolojik olarak belirlediği ve insanın böylesi bir toplumsal bütün içerisinde oluşunun ve bu oluş hâlinin dış şartlarla ilişkilerini çözümlediğini gözlemleriz.

14. yüzyılda yaşamış İbn Haldun’un Kitabu’l İber adını verdiği eserine kapsamlı bir giriş olarak tasarladığı Mukaddime hakkında epey söz edilmesine, sürekli yeniden yorumlanmasına rağmen içinde barındırdığı hazineler hâlen tüketilememiş ve tüketilmesi handiyse mümkün olmayan bir eser olarak görünür hep. İbn Haldun’un eserinde geliştirmeye çalıştığı metodoloji ve analitik bakışın, kullandığı kavramların, olguların, açıklama modellerinin nitelikli bir dökümünü yapmadan Mukaddime’yi tam anlamıyla kavramış sayılamayacağımız da ortadadır. Mukaddime belki de yazılamamış bir esere giriş olması dolayısıyla ve ele aldığı konular itibariyle, kendisinden sonra yazılan ve yazılabilecek olan hemen bütün eserlere de bir “mukaddime”dir.

Mukaddime hakkında epey söz edilmesine, sürekli yeniden yorumlanmasına rağmen içinde barındırdığı hazineler hâlen tüketilememiş ve tüketilmesi handiyse mümkün olmayan bir eser olarak görünür hep.
Mukaddime hakkında epey söz edilmesine, sürekli yeniden yorumlanmasına rağmen içinde barındırdığı hazineler hâlen tüketilememiş ve tüketilmesi handiyse mümkün olmayan bir eser olarak görünür hep.

Kuvvetli bir hafızaya, işlek bir zihne, parlak bir zekâya, sağlam bir muhakemeye, iyi bir istidlal ve kıyas yapma gücüne, isabetli teşhis ve tesbitler yapma kabiliyetine sahip İbn Haldun’un hayatının hem siyasi hem de ilmi boyutları vardır elbette. Daima galiplerden yana tavırlar sergilemiş olsa da siyasi bakımdan pek başarılı bir kariyer sürmemiş olduğunu söyleyebiliriz, İbn Haldun’un. Birçok kez Mağrip ve Endülüs arasında gidip geldiğini bildiğimiz İbn Haldun’un bir ara Kastilya Kralı Zalim Pedro’yla siyasi ilişkileri düzeltmek üzere elçi olarak gönderildiği bilgisi de mevcut. Zalim Pedro’yla görüşmesi kadar Timur’la Şam’daki çadırında yaptığı görüşme de meşhurdur İbn Haldun’un. Ama Tunuslu bu zatın isminin bugüne dek kalmasını sağlayan, siyasi faaliyetleri ve kariyeri değildir; ilim hayatı ve geride bıraktığı eserlerdir.

Her şeyden önce İbn Haldun’un Mukaddime’de modern sosyolojik bakıştan -söz gelimi Durkheim’dan yüzyıllar önce toplumsal olgu (social fait) denebilecek birçok fikri nesneyi ayırt ettiği, birbiriyle ilişkilendirdiği, toplumsal alanı ontolojik olarak belirlediği ve insanın böylesi bir toplumsal bütün içerisinde oluşunun ve bu oluş hâlinin dış şartlarla ilişkilerini çözümlediğini gözlemleriz. Toplumsal bağı anlatmada “asabiye” kavramını kullanan İbn Haldun, iki tip insan topluluğu belirler. Genelde Türkçeye “göçerlik”olarak tercüme ettiğimiz, ama salt bu şekilde kavranamayacak “bedevilik” ve yine Türkçeye “yerleşiklik” diye tercüme ettiğimiz, ama İbn Haldun’un terminolojisinde sırf yerleşikliğe indirgenemeyecek “hadarilik” arasındaki diyalektikle oluşan güç kavgasıdır İbn Haldun’un çözümlemesinin özü. Ümit Hassan’ın doktora tezinde belirttiği üzere bedeviliği barbarlık, hadariliği ise medeniyet olarak kavradığımızda bu iki hâlin devletin olmasıyla birbirinden ayrıştığını da görürüz.

İlginizi çekebilirDünyanın hikaye edilişi ve İbn Battuta'nın uykusu

“Asabiye”yi sadece duygudaşlık ve dayanışma olarak kavramamak gerekli. Elbette asabiye kavramında muhtemel bir siyasal duygu sosyolojisine gidecek iz ve emarelerin birçoğunu bulgularız, ama bunun ötesinde asabiye, sayesinde devletlerin kurulduğu ya da yıkıldığı bir bağdır. İbn Haldun, Mukaddime’de defalarca asabiyeyi farklı şekillerde niteler. Ona göre asabiye zaman zaman sayı çokluğu iken zaman zaman da dini davetin kendisiyle tamamlandığı bir unsura dönüşür. İbn Haldun asabiyeyi nesep ve aile şerefiyle de eşler zaman zaman. Ancak İbn Haldun, asabiyenin mücadele ve karşı koymanın sadece kendisinin mevcudiyeti ile gerçekleştiği ve mensuplarının birbirleri için gönüllü olarak canlarını feda etmelerini sağlayan bir unsur olduğunun da altını çizmeyi ihmal etmez.

Mukaddime yazılamamış bir esere giriş olması dolayısıyla ve ele aldığı konular itibariyle, kendisinden sonra yazılan ve yazılabilecek olan hemen bütün eserlere de bir “mukaddime”dir.

Bir devletin kurulmasını da yıkılmasını da açıklarken bu kavrama başvuran İbn Haldun, asabiye bağı ile kuvvetli bir yapıya sahip olan bedevi toplulukların zamanla yerleşik hayata geçeceklerini ve bu bağın sayesinde devlet kuracaklarını ileri sürer. Toplumların ve devletlerin iç dinamiği olan asabiyetin zayıflaması devletin de zayıflaması sonucunu doğurur. Bu etkinin devlet tarafından doğrudan önlenmesi ise mümkün değildir; çünkü bu, insanın doğup, büyüyüp ölmesi gibi doğal bir sonuçtur, İbn Haldun’un gözünde. Toplumsal ilişkilerin temellerinde asabiye kadar ekonomik gelişimi de hesaba katan bakış açısına karşın, Marksist anlamıyla ekonomiyi altyapı olarak görmediğini de söylemeliyiz.

İlginizi çekebilirİbn Haldun'un Mukaddimesi'ne Dair

İbn Haldun’un, devlet, otorite, mülk, medeniyet, tarihyazıcılığı ve tarih, toplumsal ve siyasal değişimler ve tarih felsefeleri hakkında, yaşadığı 14. yüzyılın gerek siyasi gerekse toplumsal karışıklıklarına karşın son derece tutarlı ve özgün görüşler oluşturmayı başardığını söyleyebiliriz. Kendisinden önceki Müslüman tarihçilerin rivayete dayalı aktarım modellerini ve şifahi yanlarını eleştiren, tarihsel olaylardaki neden-sonuç ilişkilerini belirgin bir metodolojik çerçevede araştıran ve toplumsal birlikteliği mümkün kılan süreçleri araştıran bakış açısıyla, Platon, Aristoteles ve Galen’den başlayıp Farabi, İbn Sina ve İbn Rüşd ile devam eden bir entelektüel geleneği, modern çağda ünlenen Montesquieu, Machiavelli, Hume, Adam Smith ve Durkheim gibi isimlere bağlayan zincirin önemli bir halkası olarak görünen İbn Haldun’u ve eseri Mukaddime’yi modern beşeri bilimlerin muştucusu kılan sadece bu bakış açısı değildir elbette.

Kebikeç

  • Tarih Biliminin Kurucusu İbn Haldun

  • Yves Lacoste, İbn Haldun incelemesini kaleme alırken, bir yandan, Batı’ya XIX. yüzyıldan beri unuttuğu bir eski borcu hatırlatmayı, bir yandan da 1945-1970 döneminin iyimser ortamında seslerini yükseltmek şansını bulan Üçüncü Dünya ülkelerinin geçmişi ile, Mağribli düşünürün eserleri arasında paralellikler kurmayı amaçlıyor. Lacoste’un incelemesi İbn Haldun hakkında belki derinlik ve kapsayıcılık olarak yetersiz bulunabilse de; benimsediği önyargısız bakış sebebiyle Mağripli düşünür hakkında yeterli bilgilere sahip olunduğunu düşündüğümüz ortamlarda bile çarpıcı olarak değerlendirilebilecek bir eserdir.
  • (İbni Haldun: Tarih Biliminin Doğuşu, Yves Lacoste, çev. Mehmet Sert, Ayrıntı, 2012)

Beşeri Bilimlerin Öncüsü: İbn Haldun

İbn Haldun’un Kitabu’l İber’e önsöz olarak kaleme aldığı Mukaddime’de kurduğu “ilm-i umran”ın bir tür toplum metafiziği olduğunu öne süren Stephen Frederic Dale, İbn Haldun’un kendisine kadarki dönemde metafizikçilerin fark edemediği bir varlık alanını, yani tarihsel-toplumsal varlık alanını araştırma konusu seçen bir ontolojiye yaslanarak, bu ilmi ortaya atmayı denediğini belirtiyor. İbn Haldun’u ait olduğu entelektüel gelenek içerisindeki konumla değerlendirmeyi seçen Dale, onun böylelikle sadece eleştirel bir tarih anlayışının gelişimine katkı sunmakla kalmadığını, beşeri bilimlerin gelişimine de katkı sağladığını gösteriyor.

(İbn Haldun ve İnsan Bilimi, Stephen Frederic Dale, çev. Canan Coşkan, Ayşecan Ay, Say, 2018)

  • İbn Haldun'un Hayatı ve Fikirleri
  • İbn Haldun ile ilgili çalışmalarda en sorunlu yanın, on dördüncü yüzyılda yaşamış bu filozofu, fakihi ve tarihçiyi günümüzün kıstas ve kavramlarıyla değerlendirmek olduğunu ileri süren Fromherz, kitabında onun hayatını, içinde yetiştiği şartları, dönemin hadiselerini ve düşünürün hâletiruhiyesini ele alarak aceleci ve peşin hükümlerden kaçınan ve düşünürü herhangi bir kalıba sokmadan tanımaya çalışan bir güzergâh izliyor. İbn Haldun’un yetiştiği çevreden, aldığı eğitimden, bulunduğu görevlerden seyahat ettiği coğrafyalara kadar kapsamlı bir biyografisini yazan Fromherz, bütün bunların onun fikirlerinin oluşumuna etkisini de anlamaya çalışıyor.
  • (İbn Haldun Hayatı ve Dönemi, Allen James Fromherz, çev. Yusuf Selman İnanç, Ketebe, 2018)

Evrensel Bir Düşünür: İbn Haldun

Ümit Hassan Hoca, doktora tezi olan kitabında İbn Haldun’un Mukaddime’deki metodolojik-epistemolojik temellerini açıklığa kavuşturmaya çalışıyor. İbn Haldun’un gerçekliğe dayalı bir rasyonalizm geliştirerek, sosyal bütünlüğü olan yapılar arasındaki karşılıklı ilişkilerin mahiyetini açığa çıkarmaya uğraştığını, bu çerçeve içerisinde de siyasetin önemini vurguladığını belirtiyor. İbn Haldun’u İslam dünyasının bütün özelliklerini kavramış ve daha evrensel planda sosyal-siyasal gerçekliğin izini yakalamış evrensel bir düşünür olarak niteleyen Hassan, kitabında, onun siyaset sosyolojisi alanına getirdiği öncü boyutları serimliyor.

(İbn Haldun Metodu ve Siyaset Teorisi, Ümit Hassan, Doğu Batı, 2010)