Şam'dan esen rüzgârlar

Emevi Camii'nin aydınlığında bir Şam gecesi.
Emevi Camii'nin aydınlığında bir Şam gecesi.

Tarihin cilveleri, yükseliş ve düşüşleri çoktur. Hiçbir yükseliş devamlı ve kalıcı olmadığı gibi hiçbir düşüş de devamlı ve kalıcı değildir. Bakışlarımızı şahit olduğumuz yıkım ve acıların ötesindeki derin manaya odaklayabildiğimiz oranda, İslam şehirlerini ve beldelerini de daha iyi tanıma imkânına kavuşacağız. Suriye ve Bilâdu’ş-Şâm, tam böyle bir örnek. Bu yönüyle aslında hepimiz için de bir bilinç sınavı.

Osmanlı İmparatorluğu’nun Arap coğrafyasındaki 400 yılı aşan hâkimiyeti, dilimize bazı ifadeleri kalıcı biçimde yerleştirmiştir. Bazı bölge isimleri ve şehir adları, ta Osmanlı’dan bize miras kalan bu ifadelerin ilk akla gelen örnekleridir. Mesela, Suriye’nin başkenti olarak bildiğimiz “Şam”, yalnızca Türkçede bu isimle anılır. Araplar, bizim Şam dediğimiz şehri “Dimaşk” olarak adlandırır. Batılı dillere de Dimaşk kökünden gelen çeşitli kelimeler aktarılmıştır: Damascus, Damas, Damaskus gibi.

Şam'ın genel görünümü.
Şam'ın genel görünümü.
  • Tarihsel olarak Şam, aslında bir şehrin değil, oldukça geniş bir bölgenin adıdır. Arapça tarih kaynaklarımızda “Bilâdu’ş-Şâm” biçiminde isimlendirilen bu bölge, içinde bugünkü Suriye, Lübnan, Ürdün ve hatta bazen Filistin’in bile yer aldığı kocaman bir coğrafyadır aslında. Osmanlı döneminde, Bilâdu’ş-Şâm’ın en büyük ve gözde şehri, âdeta bölgenin özeti mahiyetinde “Şam” olarak isimlendirildiği için biz bugün bile bunu kullanmaya devam ediyoruz. Araplar ise Dimaşk derken şehir merkezini, Şam derken, Dimaşk’ın etrafındaki genişçe bir alanın tamamını kastediyor günümüzde.

Şam'ın 1968 yılında çekilmiş bir fotoğrafı.
Şam'ın 1968 yılında çekilmiş bir fotoğrafı.

Binlerce yıllık bir tarihî geçmişi bulunan Şam’ın Arapça ismi olan “Dimaşk”ın kökeni konusunda ilginç bir inanış mevcut: Birçok kaynakta atıf yapılan rivayetlere göre, Hz. Âdem’in oğulları Habil ve Kabil, Şam’ın hemen kuzeyinde bulunan Kasiyun Dağı’nın eteklerinde yaşamışlar. Nihayet, iki oğul kendi imtihanlarını vereceklerinde, Habil sürüsünün en güzel hayvanını, Kabil de Şam ovasında yetiştirdiği ürünlerin en çürüklerini “kurban” olarak Allah’a sunmuş. Kasiyun Dağı’nda, sunulan hediyelerden sadece Habil’in kurbanı kabul edildiğinde -Kur’an’da da anlatılan- malum olay gerçekleşmiş. Kabil, kıskançlık ve kininden dolayı, kardeşi Habil’i öldürmüş. Aynı zamanda yeryüzünde işlenen ilk cinayet olarak da kayda geçen bu olay, işte burada, Kasiyun Dağı’nda gerçekleşmiş. Bazı Arap tarihçiler, şehrin “Dimaşk” olan adının, Kabil’in kardeşi Habil’i öldürmesine atıfla, “dem-u şakîk” yani “kardeş kanı” terkibinden geldiğini iddia ederler. Onlara göre, şehrin adı da bu ilk cinayetten ve dökülen kardeş kanından gelmektedir.

Şam'ın kuzeyinde bulunan ve Kabil'in Habil'i öldürdüğü yer olduğuna inanılan Kasiyun Dağı.
Şam'ın kuzeyinde bulunan ve Kabil'in Habil'i öldürdüğü yer olduğuna inanılan Kasiyun Dağı.

İlginçtir, söz konusu iddiayı ve rivayeti doğrularcasına, Kasiyun Dağı’nın üst kısımlarında, Hz. Âdem’in oğlu Habil’e atfedilen bir mezar da vardır. Yaklaşık 15 metre uzunluğuna sahip olan mezarın üzerinde bulunduğu mağarada, ilk cinayetin işlendiğine inanılır. Suriye halkı (ve aynı zamanda dışarıdan gelen insanlar da) burayı sıklıkla ziyaret eder.

Hz. Habil'in medfun olduğuna inanılan türbe.
Hz. Habil'in medfun olduğuna inanılan türbe.

Tüm bu rivayetlerin aslı var mıdır ve Dimaşk kelimesi gerçekten de “kardeş kanı” terkibinden mi türetilmiştir, bilinmez. Ancak kesin olan şey şudur: Şam, tarih boyunca hep savaşların, kardeş kavgalarının, cinayetlerin ve kan davalarının yaşandığı topraklar olagelmiştir. Bu nedenledir ki Habil’in kardeşi Kabil tarafından buralarda öldürülmüş olabileceğine dair bir rivayet ortaya atıldığında, insanlar bu rivayetin sıhhati konusunda çok uzun süre düşünmez. Kolaylıkla, bunun mümkün olabileceği akıllara gelir.

  • Halid bin Velid komutasındaki Müslüman ordusu tarafından İslam toprağı kılındığı 635’ten beri sürekli olarak imar ve inşa edilen Şam, İslam tarih ve kültürünün sayısız eserini bağrında muhafaza eder. Hz. Peygamber’in sevgili müezzini Bilal-i Habeşi’nin kabri buradadır mesela. Onunla beraber, aralarında Ebu’d-Derdâ’nın da bulunduğu binlerce sahabe de burada metfundur. Hz. Hüseyin’in kızları Zeynep ve Rukiye’nin kabirleri, eski Şam’ın merkezindedir. 680’deki Kerbela faciasında şehit edilen Hz. Hüseyin’in kesik başının, bugün Emevi Camii’nde bulunan bir mahfazada olduğu kabul edilir.

Şam'ın kalbi, İslam'ın en ihtişamlı mabetlerinden Emevi Camii.

705 dolaylarında, Emevi halifelerinden Velid bin Abdulmelik’in emriyle inşa edilen Emevi Camii, yeryüzündeki en ihtişamlı Müslüman mabetlerinden biridir. Caminin tam ortasında minik bir şapeli andıran ayrı yapıda, Hz. Yahya’nın kesik başının gömülü olduğu düşünülür. Hristiyan inancına göre Hz. İsa’yı vaftiz eden isim Hz. Yahya olduğu için burası Hristiyanların da yoğun biçimde ziyaret edip saygı gösterdiği bir mekândır.

Şam şehir surlarının batı yakasındaki kapısından içeri girmeden, sizi Selahaddin Eyyubi’nin dev boyutlarda bir heykeli karşılar.

Şam'da bulunan Selahaddin Eyyubi heykeli.
Şam'da bulunan Selahaddin Eyyubi heykeli.

Daha sonra, adımınızı attığınızda yerde başlayan kapalı çarşının adı Hamidiye Çarşısı’dır. Evet, ismini Sultan İkinci Abdülhamid Han’dan alan bir Osmanlı çarşısıdır burası. Uzunluğu bir kilometreye yaklaşan çarşının kurşun kaplamalarında, Fransız mandası döneminden kalma saldırıların izlerini hâlâ görmek mümkündür. Çarşının bittiği nokta, Emevi Camii’ne açılır.

Hamidiye Çarşısı.
Hamidiye Çarşısı.

Caminin hemen yanında 1193’te Şam’da vefat eden Selahaddin Eyyubi’nin kabri vardır. Onun hemen yanında, Birinci Dünya Savaşı yıllarında şehit düşen Türk havacılarının gömülü bulunduğu minik şehitliği, az ötede de Ayn CalutSavaşı’nda (1260) Moğolları durduran Memlûk komutanı ve hükümdarı Baybars’ın kabrini görmek de sürpriz değildir. Şam, bir kahramanlar meşhedidir zira.


Sağda Selahaddin Eyyubi'nin gerçek kabri, solda ise Alman İmparatoru II. Wilhelm'in Selahaddin Eyyubi için yaptırdığı mozole bulunuyor.
Sağda Selahaddin Eyyubi'nin gerçek kabri, solda ise Alman İmparatoru II. Wilhelm'in Selahaddin Eyyubi için yaptırdığı mozole bulunuyor.
  • Osmanlı tarihi boyunca hep çok önemli bir şehir olan Şam, Yavuz Sultan Selim’in Ortadoğu seferi sırasında fethedilmişti. Yavuz’un otağını kurduğu yere, daha sonra oğlu Kanuni Sultan Süleyman döneminde Mimar Sinan tarafından dev bir külliye inşa edildi. “Tekke-i Süleymaniyye” adıyla anılan külliye, yüzyıllar boyunca fakir fukaranın barınağı oldu. Kaderin garip bir tecellisi ile son Osmanlı Padişahı Sultan Mehmed Vahdeddin de sürgünde bulunduğu İtalya’nın San Remo kentinde 1926’da vefat ettikten sonra buraya defnedildi. Emevi Camii’nden Sultan Vahdeddin’in merkadine doğru yürürken Sultan Abdülhamid’in imzasını taşıyan Hicaz Demiryolu’nun Şam İstasyonu’nu görmek de âdeta Osmanlı tarihini okumak kadar öğretici.

Süleymaniye Külliyesi, Şam. Memlûk dönemine ait bir saray kalıntısının yerine, 1554-59 arasında Kanuni Sultan Süleyman'ın emriyle Mimar Sinan tarafından inşa edilen külliyede, Osmanlı Padişahı Sultan Mehmed Vahdeddin'in de kabri bulunuyor.
Süleymaniye Külliyesi, Şam. Memlûk dönemine ait bir saray kalıntısının yerine, 1554-59 arasında Kanuni Sultan Süleyman'ın emriyle Mimar Sinan tarafından inşa edilen külliyede, Osmanlı Padişahı Sultan Mehmed Vahdeddin'in de kabri bulunuyor.

Şam’ı İslam kültür tarihi açısından önemli kılan bir başka isim de şehrin kuzeyinde kendi adını taşıyan bir mahalledeki camide metfun bulunan Muhyiddin İbn Arabi. Tasavvuf tarihinde oldukça sıra dışı ve tartışmalı bir yeri bulunan İbn Arabi, 1165’teEndülüs’te başlayan hayatını, uzun ve fırtınalı bir serüvenin sonunda 1240’da Şam’da tamamladığında buraya gömülmüş. Kabrinin, Yavuz Sultan Selim’in Şam’ı fethi sırasında keşfedildiğine inanılır.


Tasavvuf ve İslâm düşünce tarihinde büyük etkileri bulunan sûfî müellif Muhyiddin İbn Arabi'nin kabrinin bulunduğu cami.
Tasavvuf ve İslâm düşünce tarihinde büyük etkileri bulunan sûfî müellif Muhyiddin İbn Arabi'nin kabrinin bulunduğu cami.
  • Madem Şam’ın sadece bir şehri ifade etmediğini, aslında büyük bir coğrafyayı tanımladığını söyledik, o zaman Şam şehir merkezi dışında kalan birkaç noktadan da söz edelim. Güneye doğru indiğimizde karşımıza çıkan iki önemli mekândan biri, Busra kasabası. Hz. Peygamber’in, henüz 12 yaşında bir çocukken, amcası Ebu Talib ile birlikte geldiği ve Rahib Bahira ile karşılaştığı yer burası. Hatta burada, o ünlü görüşmenin gerçekleştiğine inanılan bir kilise bile mevcut bugün. Busra yakınlarındaki Nevâ kasabası ise hadis ilminin büyük üstadı İmam Nevevi’nin doğduğu, yaşadığı ve kabrinin bulunduğu yer. Riyâzüssâlihîn isimli eseriyle, onu tanımayan var mıdır?

Busra.
Busra.
Bunların dışında, Hama’nın -suyu ağır ağır çekerken çıkardığı gıcırtılardan dolayı “dertli dolap” olarak anılan- su değirmenlerini, Humus’ta Halid bin Velid’in metfun bulunduğu camiyi, Halep’in çarşılarını ve ulu camisini de elbette unutmamak gerekir. Ve mutlaka, İdlib yakınlarında sade bir kabirde kıyamet sabahını bekleyen o büyük insanı… “Beşinci Raşid Halife” olarak anılan Ömer bin Abdülaziz’i…

Belki tüm bu satırlar, Suriye’nin şu anda içinde bulunduğu zor durumu ve savaşı düşünen okurlara garip ve anlamsız gelebilir. Oysa gelmemeli. Tarihin cilveleri, yükseliş ve düşüşleri çoktur. Hiçbir yükseliş devamlı ve kalıcı olmadığı gibi hiçbir düşüş dedevamlı ve kalıcı değildir. Bakışlarımızı şahit olduğumuz yıkım ve acıların ötesindeki derin manaya odaklayabildiğimiz oranda, İslam şehirlerini ve beldelerini de daha iyi tanıma imkânına kavuşacağız. Suriye ve Bilâdu’ş-Şâm, tam böyle bir örnek. Bu yönüyle aslında hepimiz için de bir bilinç sınavı.