Tarafsız Avrupa mı dediniz?

Belçikalı bir fizikçi ve Louvain Katolik Üniversitesi’nde profesör olan Jean Bricmont, bilimsel rasyonalitenin savunulması, ifade özgürlüğü, N. Chomsky’nin pek çok eseri ile Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” tezi gibi çok çeşitli konular üzerine sık sık münazara yapmaktadır. Askerî gücün müdahalelerine ve şiddetin insanî bahanelerine karşı bir tavır sergilemektedir.
Belçikalı bir fizikçi ve Louvain Katolik Üniversitesi’nde profesör olan Jean Bricmont, bilimsel rasyonalitenin savunulması, ifade özgürlüğü, N. Chomsky’nin pek çok eseri ile Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” tezi gibi çok çeşitli konular üzerine sık sık münazara yapmaktadır. Askerî gücün müdahalelerine ve şiddetin insanî bahanelerine karşı bir tavır sergilemektedir.

Büyük düşünür Bertrand Russel’ın ölümünden bir gün sonra Kahire’de okunan, 30 Ocak 1970 tarihli mesajı şuydu: “Filistin halkının trajedisi, ülkelerinin yabancı bir güç tarafından orada yeni bir devlet kurmaları için başka bir halka ‘ihsan edilmiş’ olmasıdır. Bu, yüz binlerce masum insanın mülteci olmasına neden oldu. Her yeni çatışma sayılarını daha da arttırdı. Dünya bu gaddarlığa daha ne kadar tahammül edecek? Mültecilerin sürgün edildikleri ülkelerde tüm haklara sahip oldukları ve bu imtiyazın inkâr edilmesinin çatışmanın merkezinde yer aldığı açıktır. Dünya üzerinde, toplu halde ülkelerinden sürülmeyi kabul edecek tek bir insan dahi bulamazsınız.”

Çeviri: Firdevs Yiğit


Söz konusu yabancı güç Büyük Britanya olsa da neden tarafsızlık iddiasındaki Avrupa bu adaletsizliği örtbas ediyor ve Filistinlilerin ülkelerine dönme hakkını reddediyor?

Fransa, Belçika ve hatta Avrupa ülkelerinin geneli, İsrail-Filistin ihtilafına karşı adil ve tarafsız olduklarını iddia ederek, sık sık “eşit mesafe” (equidistant, bir parçanın tam ortası) terimini kullanıyor. Bu ifade gerçeğe tekabül ediyor mu?

Avrupa ülkelerinin tümü bu konuda hemfikir değil; İspanya, İsveç ve Norveç görece doğru pozisyonlara sahip, Sarkozy öncesi (Gaulle döneminde de benzerleri yaşandı) Fransa için de durum aşağı yukarı böyleydi. Almanya’nın geçmişteki cürümlerini (elbette Filistinliler’in sırtından) tazmin etmesi gerekiyordu. Bu nedenle, 2009 yılında Münih Belediyesi tarafından davet edilen İsrail kökenli Yahudi İlan Pappe, davetten sonra İsrail’i eleştirmesi üzerine yine onu davet edenler tarafından engellendi. Uzun uğraşlar sonucu nihayet konuşabildi ama özel bir mekânda konuşmasına izin verildi. Çok haklı olarak, 30’lu yıllarda babasının da Almanya’da konuşma yasağına çarptırıldığını hatırlattı. O zamanlar nedeni faşizmdi. Günümüzde ise iki büyük partisi aşırı derecede İsrail yanlısı olsa dahi Britanya’daki genel kamuoyu antifaşizm adına Filistin davasının lehine hizmet edecek şekilde gelişti.

Ancak durumun en vahim olduğu yerler Avrupalı kurumlar. Yine 2009 yılında, AB Yüksek Temsilcisi Javier Solana, Kudüs’te siyaset ve iş dünyasından kişilerin bulunduğu bir kalabalığın önünde şu şekilde bir açıklama yapmıştı:

İsrail’in, Avrupa kurumlarına üye olmaksızın Avrupa Birliği’nin bir üyesi olduğunu söylememe izin verin. İsrail AB’nin, başta araştırma ve teknoloji alanları olmak üzere tüm programlarının paydaşıdır. Kıta dışında kalan hiçbir ülke, İsrail’in Avrupa Birliği’ndeki imtiyazına sahip değildir.

Dahası, Avrupa Komisyonu’nun internet sitesinde şu ifadeler yer almaktadır:

“AB ve İsrail, ekonomik, sosyal, finansal, sivil, teknolojik ve bilimsel alandaki kültürel iş birliklerinin yanı sıra, karşılıklı çıkarlara dayalı siyasî, ticarî ve yatırım ilişkileri kurmayı amaçlayan bir ortaklığa sahiptirler.” Eylem planı, “İsrail’i kademeli olarak Avrupa politika ve programlarına entegre etmeyi” amaçlıyor. Bu plan, “İsrail’in çıkarlarını ve önceliklerini ve gelişim düzeyini yansıtacak şekilde düzenlenmiştir.” Kuşkusuz anlaşma metninde “taraflar arasındaki ilişkilerde (…) insan haklarına ve demokrasiye saygı esas alınmalıdır.” şeklinde bir madde de yer almıştır. Bu bariz bir şekilde unutulmuş bir maddedir.

BM İnsan Hakları Konseyi'nin Goldstone Raporu oylaması. Yeşil; destek veren ülkeleri, mavi; muhalefet eden ülkeleri, kahverengi; çekimser ülkeleri, açık kahverengi; oylamaya katılmayan ülkeleri temsil etmekte.
BM İnsan Hakları Konseyi'nin Goldstone Raporu oylaması. Yeşil; destek veren ülkeleri, mavi; muhalefet eden ülkeleri, kahverengi; çekimser ülkeleri, açık kahverengi; oylamaya katılmayan ülkeleri temsil etmekte.

Ayrıca Avrupa ülkelerinin, BM İnsan Hakları Konseyi’nin (Gazze’deki savaş suçları ile İsrail’i itham eden) Goldstone Raporu'na ilişkin oylarına da bakınız. Fransa ve İngiltere oylamaya katılmıyor. Macaristan, İtalya, Hollanda, Slovakya ve Ukrayna rapora karşı oy kullanıyor. Bu bağlamda Belçika’nın çekimser kalması adeta bir direniş eylemidir. Ancak yine de Goldstone hiçbir şekilde Batı’nın düşmanı değildir, zira hazırladığı önceki bir raporda Kosova’daki savaşı “yasadışı ama meşru” olarak değerlendirmişti.

Bununla beraber, Avrupa’nın konumunun ABD’ninkine nazaran daha iyi olduğunu da unutmamak gerek. Amerikalılar kendilerini, İsrail’i desteklemeye iten baskı gruplarından kurtarabilselerdi işler hızla değişirdi zaten. Böyle bir durumda Avrupa İsrail’in yeni büyük destekçisi olarak onların yerini dolduracak kadar güçlü değildir.

Avrupa, Hamas’ı müzakere ortağı olarak kabul edemeyeceğini söylüyor ancak Hamas’tan evvel Filistin Kurtuluş Örgütü’ne karşı tutumu nasıldı?

Avrupa’nın bugün FKÖ’yü, Hamas’a karşı her ne pahasına olursa olsun güçlendirmek istediği ‘sorumlu’ ortak haline getirdiğini gördükçe bu örgütün yıllar yılı terörist olmakla suçlandığını, onunla her türlü temasın kriminalize edildiğini ve FKÖ’nün geçmişte sivillere yönelik saldırılarda bulunduğunu hatırlamalıyız.

Batı basınının hemen her çatışmada bize tekrarladığı gibi “Münih’te Hitler’e verilen taviz” ve tüm ‘yeni Hitlerler’ karşısında gösterilen uzlaşmazlığı hatırlamaktan başka çıkarılacak dersler de vardır tarihten.

Geçmişte FKÖ ile yapıldığı gibi Hamas’la da günü geldiğinde müzakere edilecektir; “edilecektir” derken tabi ki İsrail tarafından. Tek soru, bunun kaç kıyım ve ne kadar acıdan sonra gerçekleşeceğidir.

Avrupa’nın, kendisini doğrudan ilgilendirmeyen bir çatışmada İsrail yanlısı tavrını güçlendirmesi ve böylece Hamas ile kaçınılmaz olan müzakerelerin ertelenmesine sebebiyet vermesi oldukça saçma. Bu görüşmelerin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği ve yahut Oslo’da olduğu gibi işgali sürdürmeye hizmet edip etmeyeceği ise henüz bir muamma.

Edward Said, taraflarına Nobel Barış Ödülü kazandıran Oslo Anlaşmaları ile alakalı “Filistin’in Versay’ı” ifadesini kullanmıştır.
Edward Said, taraflarına Nobel Barış Ödülü kazandıran Oslo Anlaşmaları ile alakalı “Filistin’in Versay’ı” ifadesini kullanmıştır.

Avrupalı entelektüellerin İsrail-Filistin Savaşı’na ilişkin genel tavrını nasıl yorumluyorsunuz? Sizin nezdinizde yeterince eleştirel ve yeterince ilgililer mi?

Avrupa’nın önde gelen aydınlarının (özellikle Fransızların) bu çatışmada benimsedikleri tavrı örneğin Darfur, Tibet, Çeçenistan, Bosna ve Kosova, Gürcistan, İran veya Venezuela’daki seçimler, Küba ve Çin’deki insan hakları ihlalleri ile diğer çatışmalarda benimsedikleri tavırla karşılaştırmak gülünçtür.

Tüm bu karşı karşıya gelmelerde medya entelektüelleri çoğunlukla hasmı yoğun bir şekilde şeytanlaştırmak ve ona karşı boykot, yaptırım ve hatta savaş çağrısında bulunmak gibi aşırı tutumlar benimsiyor. Kabul, her durumda bu pozisyonları benimsemek son derece kolaydır ve vicdanınızı ucuz yoldan rahatlatmanızı sağlar. Yanlış ya da abartılı şeyler söyleseler bile, resmî bir düşmanı kınadıklarından, karşı çıkılma tehlikesi yoktur onlar için.

Neyse ki Batılı hükümetler bir noktaya kadar reelpolitik bir tutum sergiliyorlar. Aydınlarımıza kulak assalardı kan dökülmüş olurdu ve hatta dünya çoktan kana bulanmıştı. Dahası kapitalistler de çıkarların peşindeler; onlar genel olarak savaş değil, (her şeye rağmen daha az kötü olan) ticaret yapmak istiyorlar.

Ancak aydınlar hata yapıyor. Medya üzerinden baskıları, saldırgan devletlerle (Rusya, Çin, İran vb) iş birliğinin önünü tıkarken, mağdur ülkeler üzerindeki yaptırım ve saldırıları hafifletecek daha gerçekçi bir siyasetin benimsenmesini engelliyor.


Ama Filistin söz konusu olduğunda işin rengi değişiyor değil mi?

Jean Bricmont.
Jean Bricmont.

Kesinlikle. Ayrılıkçı azınlıkları ya da siyasî muhalifleri baskı altına alan hasım hükümetleri kınadığı sert sözleri burada kullanmazlar, zira söz konusu İsrail ise aşırı “temkinli olunmalı” ve asla “abartılmamalı”. Yani her zaman zalimlerin bakış açısına anlayış gösterip “ne-ne” oyununu oynamak gerekiyor onlara göre; “ne Hamas, ne de İsrail”. Ayrıca elbette, Oslo’dan bu yana gerekli aşırı iyi niyetle bile inanması güç olan sözde “barış sürecini” asla sorgulamamak ve tehlikeye atmamak gerekiyor.

  • Filistinlilerin ‘ayrılıkçı bir azınlık’ olmadıkları vurgulanmalıdır. Parantez içinde ve genel olarak bu azınlıklar, Batı ülkeleri de dâhil tüm ülkelerde adil bir şekilde çözümü zor ve çok hassas bir sorun teşkil etmektedir. Gerçekten de kaçınılmaz olan nüfus karışıklığı nedeniyle devlet nezdinde ve ülke genelinde çoğunlukta olan gruplar bazı bölgelerde azınlığa düşebiliyor. Mesela İrlanda’da Protestanlar; Kosova, Hırvatistan ve Bosna’da Sırplar; Kürdistan’da Araplar; Katalonya ve Bask ülkesinde İspanyollar vb. genellikle belirli bölgelerde azınlıktadır. Bütün bu örneklerin aksine Filistinliler açıkça sömürgeleştirilmiş ve topraklarından sürülmüş bir halktır.

Üstelik Filistin örneğinde, az evvel bahsettiğim vakaların aksine, fikir ve sanat camiası hükümetlerimizin İsrail’i desteklemeyi ve pratikte işgal ile iş birliği yapan Filistinli bir siyasî hareketi finanse etmeyi bırakması gibi çok basit bir talebi dillendirebilir. Bunun Filistinlilerin sorununu çözeceğinden emin olamayız ancak onca şehit için en azından bu kadarını yapabiliriz.

Aydınları bundan alıkoyan nedir? Anti-Semitizmle suçlanmaktan mı korkuyorlar yoksa Yahudilere yapılan soykırımdan dolayı mı suçluluk duyuyorlar?

Duruma göre değişir. Entelektüellerin birçoğu “anti-semitizm” silahını muhaliflerini susturmak için kullanıyor. Diğerleri de aslında korkuyor ve vicdan azabı yüzünden sessiz kalmaları gerektiğini söylüyorlar. Ancak bu “suçluluk”ta merak uyandıran bir şey var;

neden henüz biz doğmadan önce işlenmiş suçlardan ötürü biz vicdan azabı duyalım ki? Bu duygu, gözümüzün önünde işlenen ve her ne pahasına olursa olsun tepki gösterebileceğimiz canilikler karşısında sessiz kalmamızı sağlıyor, onları doğallaştırıyor.

Holokost’a karşı bu suçluluk duygusunda beni rahatsız eden şey, öncelikle bunun mantıksız olması ve sonra son derece seçici bir şekilde muhafaza edilmesi. Örneğin Soğuk Savaş’ın başından itibaren, yani 1940’ların sonunda Batı Almanya, Sovyetler Birliği’ne karşı Birleşmiş Milletler ile ittifak içindeydi. O zaman savaş sırasında Alman ordusunun SSCB’de yaptığı ‘vahim hata’ları (on yahut yirmi milyon veya çok daha fazla insanın ölümü) hatırlama zorunluluğu ve buna karşı şu an en ufak bir pişmanlığı yoktu.

Yeni Japon müttefikimizin İkinci Dünya Savaşı sırasında işgal ettiği Çin ve Vietnam’da işlediği suçlara karşı yine aynı sessizlik. Zira bu arada, Amerika’nın savaşçı faaliyetlerini destekliyordu. Cezayir Savaşı ile ilgili olarak Fransa’da apaçık bir hafıza kaybı vardır. ABD de Vietnam’daki katliamları için aynı tavrı sergilemektedir. Birkaç milyon ölüm ve üç ülke (Vietnam, Laus, Kamboçya) onlarca yıl boyunca harap oldular! Bu savaşın askerî yetkilileri (mesela Colin Powel) en ufak bir muhakeme etmeden yeni emperyal maceralara atılabiliyorlar.

“Suçluluk” bahsine geri dönecek olursak, Bertrand Russell’ın sözleri durumun iyi bir özetidir: “Bize sık sık Yahudilerin, Nazilerin elinden çektikleri acılar yüzünden İsrail’e sempati duymamız gerektiği talimatı verildi. Herhangi bir kederi sürdürmek için hiçbir neden göremiyorum. Bunlar İsrail’in bugün yaptıklarını asla haklı çıkarmaz. Geçmişin sıkıntılarını, bugünün hatalarının üzerini örtmek için kullanmak çok büyük bir ikiyüzlülük.”

Entelektüeller, bu çatışmanın medyaya yansıtıldığı kadarına mı itibar ediyorlar?

Kimden bahsettiğimize göre değişir. Çatışmanın medyatik görüntüsünün kamuoyunun bir kısmını etkilediği doğru, ancak bazı propagandacılar dışında bu versiyonu hazırlayan gazetecilerin buna gerçekten inandığından (diğer çatışmaların aksine) şüpheliyim.

Aslında gazetecilerin tamamı, içten içe İsrail’in riskli bir konu olduğunun gayet bilincindeler. En ufak bir yanlış adım İsrail Büyükelçiliği’nin veya baskı gruplarının öfkesini tetikleyecek ve suçluluk atmosferi etkili bir şekilde mukabele etmelerini engelleyecektir. Gazetecileri bu baskılardan kurtarabilseydik baskın söylem hızla değişirdi.

Bu aydınların esasen tarihin son sömürgeci devleti olan İsrail’i desteklemeleri tuhaf değil mi?

16. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın başına kadar sömürgeciliğin yayılmasına ve Avrupa’nın dünyanın geri kalanını ele geçirişine tanık olduk. 1914-18 Savaşı, Avrupa’nın dünya üzerindeki tahakkümünün sona erdiğine işaret ederek dekolonizasyon çağını başlattı. ABD 1945’ten sonra egemenlik meşalesini devralmaya çalışsa da ekonomik kriz, Çin ve Hindistan ile rekabette güç kaybı, Irak yahut Afganistan gibi bölgelerde kontrolü kaybetmek ve benzeri nedenlerle kadim saltanatlarının sona erdiği aşikâr.

Hatta ABD bile yeni-sömürgeciliği klasik sömürgeciliğe tercih etti. “Yatırımlar için elverişli bir iklim” ve kapitalistleri memnun edecek diğer vecibeleri sağlamak için yönlendirmeyi, mevcut hükümetlerin manipülasyonunu ayakta tutmayı yeğledi. Klasik sömürgecilikteki gibi bir yerleşim olmaksızın ve kaynakları açıkça yağmalamadan. Bu bağlamda özellikle Güney Afrika’daki Apartheid rejiminin sona ermesinden sonra İsrail bir anakronik mesele olarak görünmektedir. İsrail son derece ilkel bir söylemle desteklenen klasik bir yerleşim sömürgecisidir.

Bu “medeniyet misyonu”, “beyaz adamın yükü” üzerine kurulu modern bir söylem bile değildir. Ne de “demokrasi ve insan haklarının ihracı” üzerine söylenmiş yeni bir sözdür. Bütün bir ikiyüzlülükle, sömürge topraklardaki tarihsel varlığını ve sömürgecilik faaliyetleri için araç haline getiriyor bu şekilde.

İsrail’deki söylem, Amerika’yı zapt edenlerinkiyle aynıdır: “Bu toprak bize Tanrı tarafından verildiyse buranın sakinleri ya terk etmeli ya da marjinalleştirilmelidir.

İsrail’in Batı için “fazla maliyetli” olduğunu düşünüyor musunuz?

Sahiden İsrail batıya bir damla petrol getirmedi. Tam tersine Filistin meselesi petrol üreten ülkeler için tam bir baş ağrısıdır. Öyle ya da böyle, bir şekilde çözülmesi için can atıyorlar zira Arap kitlelerini radikalleşmeye itiyor. Şimdiye dek, son derece yaptırım gücüne sahip olan kolluk kuvvetleriyle bu kitleler kontrol altında tutuldu, ancak nereye kadar? Neticede “dostumuz” İran Şahı bile devrildi.

Emperyalistinden rasyonel kapitalistine (ki sayıları epeyce fazla) kadar hemen herkes, bu çatışmanın mümkün olan en kısa süre zarfında nihayete ermesini istiyor ve bu insanların birçoğu, hiç değilse asgari düzeyde Filistinlilerin haklarının tanınması ve İsrail’e bu hakları devretme yönünde baskı yapılması gerektiğini gayet iyi biliyorlar. Fakat yine de “suçluluk” hissiyatı ile rasyonel bir politika formüle dahi edilemiyor.

Bu eleştirel zayıflık, Filistin ile dayanışma hareketinde de etkisini hissettiriyor mu?

Kamerun asıllı Fransız komedyen Dieudonné M'bala M'bala, gösterilerinde anti-semitik söylemlere yer verdiği gerekçesiyle Danıştay tarafından gösterileri yasaklanmıştır.
Kamerun asıllı Fransız komedyen Dieudonné M'bala M'bala, gösterilerinde anti-semitik söylemlere yer verdiği gerekçesiyle Danıştay tarafından gösterileri yasaklanmıştır.

Örgütü ve özellikle uzun süredir zorluklara göğüs geren aktivistlerini çok fazla eleştirmek istemiyorum, fakat bazı konularda yanlış yönlendirildiklerini düşünüyorum; öncelikle de ifade özgürlüğü konusunda. Dieudonné gösterileri yasaklandığında, bunu protesto eden bir Filistin dayanışma örgütüne neredeyse rastlamadık. Hatta bazıları “antisemitizm ile mücadele” korosuyla ağız birliği bile etmişti.

Ancak Dieudonné’yi bir birey olarak, politik eylemi, açıklamaları yahut performansları hakkında ne düşünürseniz düşününün, sansürlemek özgürlüklerimizin önünde bir duvar olarak dikilmeye devam ediyor. Bir gösteriye gitmemeye şahsen karar vermem ile devletin (ya da belediyelerin) benim adıma karar vermesi arasında dağlar kadar fark var. Ki dahası, devlete keyfimin kâhyası olarak yetki vermek -onunla hemfikir olacağımız durumlarda bile- devlet iktidarının kaçınılmaz türevleri hakkında az çok kanaat sahibi olan herhangi bir bireyin nezdinde büyük tehlike arz etmelidir.

Dieudonne’nin gösterilerinin kamu düzenini bozmadığı aşikâr. Paris tiyatrosunda sahne alabildiğine göre yasa dışı da değiller. Ancak o Paris’ten ayrılır ayrılmaz kamu düzenini bozma bahanesiyle gösterileri yasaklandı. Bu esasen siyasî eylemleri nedeniyle onu “cezalandırmanın” bir yoluydu. Bu keyfi yasaklar, Dieudonne’ye karşı çıkan grupların sindirme etkisinin net bir kanıtıdır.

Filistin dayanışma hareketi, bu güç gösterisinin siyasetçi ve gazetecilere, “İsrail ya da Yahudiler hakkında ne söylediğinize yahut ne yaptığınıza dikkat edin” gibi mükemmelen anlaşılmış bir mesaj gönderdiğinin bilincinde değil. Ancak örneğin Dieudonné gibi çok da sevilmeyen kimseler için bile ifade özgürlüğünü savunmak, dayanışma hareketinin önceliklerinden biri olmalıdır. Ne yazık ki bu nadiren gerçekleşiyor.

Dominique de Villepin, Chirac veya Chevenement gibi sağ ve sol cenahtan tüm siyasîler, İran, ABD, NATO ve benzerlerinde, hâkim çizgiden biraz bile saptıklarında da desteklenmelidirler. Bunun nedeni genel olarak, Ortadoğu’daki konumlarının “mükemmel” olmaması ya da motivasyonlarının “pür” görünmemesi değildir. Ancak her kelimeyi vurgulayarak, doğru yöne giden her küçük adımı destekleyen bir politika ile başmalıyız.

Dayanışma hareketinin temel sorunu, çatışmayı esasen orada, kısmen de burada yaşanıyormuş gibi görme eğiliminde olmasıdır.


Bu durumu değiştirmek için ne yapılabilir?

Filistin meselesinde 'Yahudisiz' konuşmayı özgürleştirin.

Bu şaşırtıcı bir cümle olduğu için açıklayacağım. Günümüzde baskın bir “Yahudi” söylemi var. Yahudi cemaatinin sözde temsilci örgütlerinin söylemi budur. Bu söylem yalnızca çok güçlü bir şekilde İsrail yanlısı olmakla kalmayıp aynı zamanda muhalif sesleri susturmak için sistematik olarak “anti-semitizm” silahını da kullanıyor.

İsrail’i eleştiren ilerici Yahudilerinki gibi baskın bir “Yahudi” söylemi de var. Ancak bunun haricinde neredeyse sessizlik. Yahudi olmayanlar kendilerini ifade etmek istediklerinde genellikle ilerici bir Yahudi örgütünün veya şahsiyetlerinin arkasına saklanırlar ki böylece tüm suçlamaları henüz en başından bertaraf etsinler, bu da suçlamanın bir şekilde içselleştirileceği anlamına gelir. 1968’de nasıl “başımızdaki polisten” kurtulma çağrısı yapıldıysa, bugün de “başımızdaki siyonistten” kurtulma çağrısı yapmak gerekebilir.

Holokost’tan yana suçluluk duymadığımızı yüksek sesle, çok açık bir şekilde ifade etmeliyiz. Çünkü bu bizden çok önce gelişen bir olaydı ve hükümetlerimiz gibi bizden de İsrail’i desteklememiz istenirse söyleyecek bir sözümüz olmalı.

  • Yahudisiz konuşmayı özgürleştirmek, Yahudi olmayanların burada İsrail ve baskı gurupları hakkında düşüncelerini açıkça ifade etmelerine izin vermek ve zorbalık edildiğinde çekinmeden yakınabilmek anlamına gelir.

Bazıları bunun anti-semitizmi körüklediğini söyleyecektir. Aslında tam tersi. Bana göre Yahudi karşıtlığını tetikleyen şey, bütün “Yahudi sorununun” boynunda asılı duran tasmadır. Geçmişte Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliğine seyahat ettiğinizde, orada sansürle korunan resmî bir “komünist” söylem olduğunu görmek kolaydı ve bu söyleme aykırı olan her şey -ırkçılık, cinsiyetçilik, aşırı ekonomik liberalizm, Atlantikçilik ve tabi ki anti-semitizm dâhil- paltonun içinde saklanıyordu.

Burasının ne farkı var? Şüphesiz sansür kesinlikle daha sınırlı ancak hukukî düzeyde Holokost ve psikolojik açıdan anti-semitizm ile alakalı her şeyde yine de ciddi kısıtlamalar var. ABD’de dedikleri gibi, nefret söyleminin yanıtı daha az değil, daha fazla kelimedir.