20.356 Takipçi

İslâm dünyasının dört bir yanından güncel siyasî ve kültürel haberler, derinlikli dosyalar, biyografiler, okunacak kitaplar ve daha fazlası... Özellikle tarihte gerçekleşen hadiselerin yıl dönümlerini hatırlamak ve her yerde rastlayamayacağınız sıra dışı fotoğraf ve görsellerle tanışmak isteyenlere... Müslüman dünyanın nabzı, burada atıyor.

Tekkeden Devlete Bir Yapılanma: Safevîler

Safevî tarikatının kurucusu Şeyh Safiyyüddîn-i Erdebîlî ile torunlarından Safevî Devleti’nin kurucusu Şah İsmail’in Erdebil Tekkesi’ndeki yanyana olan türbeleri (Fotoğraf: Yusuf Sami Kamadan)
Safevî tarikatının kurucusu Şeyh Safiyyüddîn-i Erdebîlî ile torunlarından Safevî Devleti’nin kurucusu Şah İsmail’in Erdebil Tekkesi’ndeki yanyana olan türbeleri (Fotoğraf: Yusuf Sami Kamadan)

Sünnî bir tarikat iken evrilerek şîî bir devlet yapılanmasına dönüşen Safevîler, isimlerini içinden çıktıkları tarikatın kurucusu olan Şeyh Safiyyüddîn-i Erdebîlî’ye nisbetle alırlar. Şeyh Safiyyüddîn’in sünnî olduğuna dönemin kaynakları da işaret eder, bunların başında Hamdullah el-Müstevfî’nin coğrafya ve kozmografyaya dair eseri olan Nüzhetü’l-kulûb gelir. Eserinde Erdebil’den de bahseden Hamdullah el-Müstevfî, Erdebil halkının Şâfiî olduğunu söylerken, halkın çoğunun da Şeyh Safiyyüddîn’in müridi olduğunu ifade eder

Süleymaniye Kütüphanesi Ayasofya Koleksiyonu’nda da yer alan Hamdullah el-Müstevfî’nin Nüzhetü’l-kulûb adlı eserinden örnek safyalar
Süleymaniye Kütüphanesi Ayasofya Koleksiyonu’nda da yer alan Hamdullah el-Müstevfî’nin Nüzhetü’l-kulûb adlı eserinden örnek safyalar

Bağlı olduğu şeyhin vefat etmesinin ardından onun yerine posta oturan Şeyh Safiyyüddîn, sünnî bir şeyh olarak, özellikle Türkler tarafından kendisine gösterilen ilgiyle oldukça ünlenir. Şeyh Safiyyüddîn 1252 yılında Erdebil’de doğduğunda, o coğrafyadaki hâkim devlet 1256 yılında kurulan İlhanlılar’dır. Özellikle İlhanlı hükümdarlarından da oldukça değer gören Şeyh Safiyyüddîn, tarikatının genişlemesini sağlamak için oldukça rahat bir ortam bulur. Tarikat, geniş bir coğrafyada tanınır bir hale gelirken, her yandan mürid olmak için gelen kişilerle büyümeye devam eder. Bu dönemde tarikatın yayılmasını sağlamak amacıyla Anadolu’da görevli halîfe bile vardır. Bu durum sonraki dönemde Şeyh Cüneyd’in Anadolu’ya geçtiği zamanda kendisine taban bulması noktasında çok yardımcı olacaktır. Şeyh Safiyyüddîn 1334 yılında vefat edip de yerine oğlu Şeyh Sadreddin Musa geçtiğinde tarikat da çoktan geniş bir coğrafyada tanınır hale gelmiştir. Maryam Akbarinoshad, “Şah İsmail ve Osmanlı ile İlişkileri” adını taşıyan ve ilk dönem Safevî kaynaklarını kullanması dolayısıyla oldukça değerli olan çalışmasında, Şeyh Safiyyüddîn’in oğlu Şeyh Sadreddin Musa’yı yerine tayin etmesini, dînî izahlardan daha ziyade mevcut gücün büyümesine dair arzuyla açıklar.

Şeyh Safiyyüddîn’in Erdebil’deki türbesi (Fotoğraf: Yusuf Sami Kamadan)
Şeyh Safiyyüddîn’in Erdebil’deki türbesi (Fotoğraf: Yusuf Sami Kamadan)

Yaklaşık 60 yıl postta oturan Şeyh Sadreddin Musa döneminde de tarikat büyümeye devam ederken, daha da sistematik bir hal alır. Bu dönemde Şeyh Safiyyüddîn’in türbesi inşa edilir. Ayrıca kendisinin de müridi olan İbn Bezzâz bizzat şeyhinin isteği üzerine Safevîlerle alakalı en eski ve en önemli kaynaklardan biri olan Safvetü’s-safâ adlı eserini kaleme alır.

İbn Bezzâz’ın Safvetü’s-safâ adlı eserinin Süleymaniye Kütüphanesi Hekimoğlu Koleksiyonu’nda yer alan nüshasından örnek sayfalar
İbn Bezzâz’ın Safvetü’s-safâ adlı eserinin Süleymaniye Kütüphanesi Hekimoğlu Koleksiyonu’nda yer alan nüshasından örnek sayfalar

Daha da önemlisi, bu dönemde belirginleşen bir “seyyidlik” durumu ortaya çıkar. Hacca gitme imkanı bulan Şeyh Sadreddin Musa, soruşturarak soy zincirinin 12 imamdan Mûsâ Kâzım’a kadar gittiğini onaylatır. Yine daha sonraki dönemde Safevîler’in seyyidlik iddiasını bir propaganda aracı olarak kullandıklarından olacaktır ki Osmanlı – Safevî ilişkleri daha da kızıştığında bu, özellikle gündeme gelecektir. Mesela Şeyhülislâm Kemalpaşazâde “Fetâvây-ı Kemalpaşazâde der Hakk-ı Kızılbaş” adlı risâlesinde “Kızılbaşın reisleri Âl-i Resûl’den midir?” sorusuna verdiği cevapta muhtemelen bu durumu kastediyor olmalıdır: “Hâşâ! Ef’âl-i şenîası, ol nesebi tahirden olmamağa şehadet ettiğinden gayrı, sîkattan menkûldür ki Şah İsmail’in babası ibtida-i hurûcunda İmam Ali b. Musa meşhedinde ve sâir emâkinde olan sâdât-ı izâma kendünün nesebini Bahr-ı Ensâb’a zorla kaydettirmiştir.” Ahmet İnanır tarafından yapılan “İbn Kemal'in fetvaları ışığında Osmanlı'da İslam Hukuku” adlı doktora çalışması bu konuda oldukça faydalı bilgiler sunar.

Süleymaniye Kütüphanesi Esad Efendi Koleksiyonu’nda yer alan “Fetâvây-ı Kemalpaşazâde der Hakk-ı Kızılbaş” adlı Şeyhülislâm Kemalpaşazâde tarafından kaleme alınan risâle Safevîler’e ilişkin oldukça ağır ifadeler içerir.
Süleymaniye Kütüphanesi Esad Efendi Koleksiyonu’nda yer alan “Fetâvây-ı Kemalpaşazâde der Hakk-ı Kızılbaş” adlı Şeyhülislâm Kemalpaşazâde tarafından kaleme alınan risâle Safevîler’e ilişkin oldukça ağır ifadeler içerir.

Artık bir saltanat hüviyetinde olan tarikat silsilesi, Şeyh Sadreddin Musa’nın ölümünün ardından oğlu Hoca Ali ile devam eder. 14. yüzyılın son yıllarında posta oturan Hoca Ali döneminin en önemli olaylarından biri de hiç şüphesiz Ankara Savaşı sonrası buradan geçen Timur’un tekkeye de uğramasıdır. Kendisi için herhangi bir tehlike olup olmadığını yerinde tetkîk etmek için tekkeyi ziyaret ettiği söylenen Timur, buradan kendisine herhangi bir tehlike gelmeyeceğinden emin olduktan sonra Hoca Ali’ye de hürmette bulunur. Üstelik, Ankara Savaşı sonrası ordusunda esir olarak götürdüğü Türkmenlerin büyük bir kısmını da Hoca Ali’nin ricası üzerine bırakır. Bu sayının yaklaşık 30 bin kişi olduğu ifade edilir ki kimileri Erdebil’de kalan kimileri de Anadolu’ya dönen bu kişiler tarikatın yayılmasında etkin bir rol oynarlar. Bu kişilerin, tarikatın bir devlet yapılanması haline geldikten sonra Safevî lehine hareket ettiklerini düşünmek yersiz olmayacaktır. Bu arada unutmamak lazım gelir ki tarikat bu dönemde hâlâ sünnî bir tarikattır ve tekke tarafından yönlendirilen halîfelerle hızlı bir biçimde büyümeye devam etmektedir. Mesela Türk toplumunda gayet iyi bilinen Somuncu Baba da Anadolu’ya Safevî halîfesi olarak gönderilen bir isimdir. Bilindiği gibi Bayramiyye tarikatını kuran Hacı Bayrâm-ı Velî Somuncu Baba’nın mürididir. Tamamının sünnî olduğu bu tarikat ve isimler, Safevî tarikatının başta sünnî bir hüviyete sahip olduğunun açık birer kanıtıdır.

Erdebil Tekkesi (Fotoğraf: Yusuf Sami Kamadan)
Erdebil Tekkesi (Fotoğraf: Yusuf Sami Kamadan)

İlhanlı hükümdarları ve Timur’un ölümünün ardından tahta oturan Şahruh tarafından da hürmet gören Safevî dergâhı, Osmanlı hükümdarları tarafından da ihmal edilmez. Erdebil’deki tekkeye her yıl çerağ akçesi olarak hediyeler gönderen Osmanlı sultanları bunu uzunca bir zaman düzenli bir şekilde devam ettirirler. Fakat sonraki dönemlerde tarikatın iyice siyâsî bir yapı haline geldiğinin anlaşılması ile bu gelenek Fatih tarafından durdurulur. Hoca Ali’nin ölümünün ardından onun yerine geçen oğlu Şeyh İbrahim, babasına nazaran çok etkili bir isim olamamış olsa da yine de tarikatın büyümesi devam eder. Şeyh İbrahim’in ölümünün ardından zaten siyasallaşmaya başlayan yapı kendisini daha da belli eder. Kardeşinin vefatı sonrası Şeyh Cafer şeyhlik postuna oturduğunda Şiî olması ve mezhebi tarikat içerisinde yayması sebebiyle amcasıyla arası açılır ve kendisine bağlanan kişilerle birlikte Erdebil’den ayrılır.

Erdebil Tekkesi’nden bir detay (Fotoğraf: Yusuf Sami Kamadan)
Erdebil Tekkesi’nden bir detay (Fotoğraf: Yusuf Sami Kamadan)

Şeyh Sadreddin Musa’nın soyunu 12 imamdan Mûsâ Kâzım’a bağlama çalışmaları, İsnâaşeriyye imamlarının yasını tutmak amacıyla Hoca Ali’nin siyah giyinmesi, Şiîliği benimseyen İlhanlı hükümdarı Olcaytu Han’ın idaresinde rahat hareket kabiliyeti dolayısıyla kimi yakınlaşmalar veya Şeyh İbrahim döneminde bazı Şiî Karakoyunlular ile kurulan ünsiyet sünnî bir tarikat içerisinde anlaşılabilir makul davranışlar iken Şiî olan Şeyh Cüneyd ile birlikte ciddi bir kırılma yaşanır ve tarikat bu dönemden itibaren evrilerek bir devlet yapılanmasına dönüşmeye başlar. Kendisine yapılan baskılar neticesinde kurtuluşu Anadolu’ya geçmekte bulan Şeyh Cüneyd, burada kendisine gayet verimli bir çalışma sahası bulur. Kimi bölgelerde daha önce hem tarikat hem de Şiîlikle tanışan kimi Anadolu insanını kendi tarafına çekmeyi başarır. Şüphesiz, Safevîlerle alakalı üzerinde dikkatli bir biçimde düşünülmesi gereken konulardan biri de Şeyh Cüneyd'in nasıl olup da Şiîliği tercih ettiği meselesidir. Acaba Sünnî olduğunu bildiğimiz tarikatın ilk isimlerinden itibaren gelen ve yukarıda saydığımız kimi örnekler mi bu yapı içerisinde bir Şiîlik meyli oluşturmuştur? Şeyh Cüneyd hangi tesirin altında kalarak Şiîliği benimsemiştir, yoksa bu tesiri tarikatın Şiîlik ile sünnîlik telfîkinden gelen bir anlayıştan mı almıştır? Kendisi bu tarikat içerisindeki ilk Şiî midir? Yoksa tarikatın Şiîliğe meyyal olan yapısı daha önce başkalarının da mı Şiîliğe geçmesini sağlamıştır? Şeyh Cüneyd'in Erdebil'den ayrılırken kendisine çok sayıda tekke mensubunun katılması bu tezi destekler mahiyettedir.

Şeyh Cüneyd'in Anadolu’daki bu faaliyetlerini takip eden Osmanlı ise, kendisine yurt verilmesi için başvuran Şeyh Cüneyd’e olumsuz yanıt verir. Ayrıca Osmanlı topraklarından gitmesi istenir. Osmanlı’dan istediğini elde edemeyen Şeyh Cüneyd bu sefer şansını Karamanlı topraklarında denemek ister ki bunda da başarılı olamaz. Rivayete göre, Sühreverdiyye tarikatının bir kolu olan Zeyniyye’nin kurucusu Zeynüddin el-Hâfî’nin halîfesi ve bu tarikatı Anadolu’da yayan Abdüllatîf-i Kudsî ile giriştiği tartışmada düşüncelerini savunamayan ve Kurân-ı Kerîm’den ehl-i beytin övüldüğü ayetlerin çıkarıldığını söyleyecek kadar ileriye giden Şeyh Cüneyd burada da tutunamayacağına kânî olur. Ayrıca söylemlerinden dolayı Şeyh Cüneyd’i tekfir eden ve onun amaçlarıyla alakalı o dönem Karamanoğulları Beyliği’nin tahtında oturan Karamanoğlu İbrahim Bey’i de bilgilendiren Abdüllatîf-i Kudsî, Şeyh Cüneyd’in askerî takibe alınmasını sağlar. Şeyh Cüneyd, Memlük topraklarında da bir yurt edinme girişiminde bulunur ama burada da başarılı olamaz. Nihayet kaçarak kurtulduğu Anadolu’nun güneyindeki bir bölgede, o bölgenin hakiminden kiralayarak kendisine merkez yaptığı haçlılardan kalma bir kaleden propaganda faaliyetlerine başlar. Memlüklerin dikkatini çeken bu durum, Şeyh Cüneyd’i ortadan kaldırmak için bir askerî hareket ile neticelenir. Burada ölümden kurtulmayı başaran Şeyh Cüneyd bu sefer de şansını Anadolu’nun kuzeyinde, Karadeniz’de denemek ister.

Kendisine karşı verilen, askerî harekâta varacak kadar bu tepkiler, çok da uzak olmayan bir geçmişte Hasan Sabbah’ın Batînîlik hareketi ile getirdiği yıkımın devlet aklındaki canlılığıyla açıklanabilir diye düşünüyorum. Zira muhtemelen Hasan Sabbah’ın tarihî kişiliğinden haberdar olan Şeyh Cüneyd’in, kendilerine benzer problemler çıkartabileceğini düşünen devletler onu ve heterodoks bir yapıya sahip olduğunu düşündükleri hareketini daha büyümeden ezmek istemişlerdi.

Şeyh Cüneyd’in Azerbaycan’ın kuzeyinde bulunan türbesi. Mevcut türbe Şeyh Cüneyd’in ölümünden yıllar sonra torunu Şah İsmail tarafından inşa ettirilir.
Şeyh Cüneyd’in Azerbaycan’ın kuzeyinde bulunan türbesi. Mevcut türbe Şeyh Cüneyd’in ölümünden yıllar sonra torunu Şah İsmail tarafından inşa ettirilir.

Anadolu’nun kuzeyinde kendisine ciddi bir destek bulan Şeyh Cüneyd, Trabzon Rum İmparatorluğu’nu yıkmak amacıyla Trabzon’u kuşatacak bir güce kavuşur. Şüphesiz, Şeyh Cüneyd’in Anadolu’da böylesine büyüme imkanı bulması, halihazırda Osmanlı’ya muhalif unsurların da kendisine katılması ile mümkün olur. Mesela Şeyh Cüneyd’e katılanlar arasında Osmanlı’ya karşı ciddi bir isyan hareketinde bulunan Bedreddin Simâvî’nin müridleri de vardır. Bilindiği gibi İstanbul’un fethi sonrasındaki dönemde Trabzon Rum İmparatorluğu, Osmanlı’ya haraç veren bir devlet konumundadır. Trabzon’un Şeyh Cüneyd tarafından kuşatıldığını öğrenen Fatih buraya asker sevkeder. Şeyh Cüneyd bir kez daha kaçarak, bu sefer Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’a sığınır. Askerî kuvvetin büyük bir önem arzettiği bir dönemde Uzun Hasan, kalabalık cemaatiyle kendisine iltica eden Şeyh Cüneyd’i içtenlikle karşılar. Kendisini kız kardeşi olan Hatice Begüm ile evlendirir. Bu evlilikten doğacak olan Şeyh Haydar’ın oğlu da bilindiği gibi Şah İsmail’dir. Bu dönemde silahlı kalabalık derviş ordusuyla Uzun Hasan’ın savaşlarında yardımcı kuvvet olarak yer alan Şeyh Cüneyd, gücünü büyütmeye devam eder. Bu arada Erdebil’deki tekke Sünnî bir tarikat olarak devam eder. Uzun Hasan’ın akrabalığından aldığı güç ile Erdebil’e girmek isteyen, burayı kendisi için merkez yapmak isteyen Şeyh Cüneyd, Şeyh Cafer ile arasında akrabalık bağı olan Karakoyunlu Hükümdarı Cihan Şah’ın araya girmesi ile dileğine kavuşamaz. Uzun Hasan’dan aldığı güvenle de hakimiyet sahasını genişletmek isteyen Şeyh Cüneyd, Şirvan’da karşılaştığı Şirvanşah Sultanı Halîlullah ile yaptığı savaşta aldığı ok darbesi ile ölür.

Erdebil Tekkesi’nden bir detay (Fotoğraf: Yusuf Sami Kamadan)
Erdebil Tekkesi’nden bir detay (Fotoğraf: Yusuf Sami Kamadan)

Babasının ölümünün ardından onun yerine Şeyh Haydar geçer. Şeyh Haydar’ın katı bir Şiî olduğunu söyleyen Menuçehr Parsadust, çeşitli kaynaklar eşliğinde yazdığı Şah İsmail-i Evvel adlı eserinde, onun sünnîlerin katlini isteyecek kadar ileri gittiğini ileri sürer. Tarikat artık, aldığı darbelerden doğan nefretle, şîîleşme/politik ayrışmanın ardından ideolojik olarak da ayrışma sürecine daha da hızla ilerliyordur. Erdebil’e girme konusunda Karakoyunlu baskısı dolayısıyla başarısız bir teşebbüste bulunan Şeyh Cüneyd’e karşılık oğlu Şeyh Haydar herhangi bir problemle karşılaşmaz. Zira Şeyh Haydar’ın dayısı olan Uzun Hasan tarafından Karakoyunlular ortadan kaldırılmıştır. Bizzat Uzun Hasan tarafından şeyhlik makamına getirilen Şeyh Haydar artık tarikatın tek yetkin ismi haline gelir.

İskender Bey Münşî (ö. 1633) tarafından kaleme alınan ve Safevî tarihinin önemli kaynaklarından biri olan Târîh-i Âlemârâ-yı Abbâsî’nin Süleymaniye Kütüphanesi Hekimoğlu Koleksiyonu’nda yer alan nüshasından örnek sayfalar.
İskender Bey Münşî (ö. 1633) tarafından kaleme alınan ve Safevî tarihinin önemli kaynaklarından biri olan Târîh-i Âlemârâ-yı Abbâsî’nin Süleymaniye Kütüphanesi Hekimoğlu Koleksiyonu’nda yer alan nüshasından örnek sayfalar.

Şeyh Haydar’ın nüfûz sahası Osmanlı topraklarının kalbine kadar gider. Özellikle onu Anadolu’daki halîfesi olan Hasan adlı kişi Antalya yakınlarında kurduğu tekke ile Erdebil’e ciddi bir mürid toplar. Daha sonra bu kişinin oğlu olan meşhur Şahkulu Baba Tekeli, bilindiği gibi, tekke etrafında toplanmış olan büyük bir kalabalıkla Osmanlı’ya karşı ciddi bir isyan hareketinde bulunmuştur. Bu durum hiç şüphesiz Safevîlerin burada kendilerine bağlı olan mensuplarını yönlendirmesiyle mümkün olabilmiştir. Etrafında topladığı kuvvet ile harplere girişen Şeyh Haydar kendisine harp sahası olarak Kafkas topraklarını belirler ki bunun yolu da günümüzde Azerbaycan topraklarında yer alan Şirvanşahlar ülkesinden geçer. Aynen babası gibi o da Şirvanşahlar ile mücadele eder. Aralarında akrabalık olmasına rağmen Şeyh Haydar’ın ilerleyişi Akkoyunlular’da rahatsızlık oluşturur ve Akkoyunlular’ın en parlak dönemlerinden birini yaşadığı Yakup Bey döneminde, Şeyh Haydar kendisiyle yapılan savaşta öldürülür, mürid ordusu da ağır bir şekilde ezilir. Artık Safevî tehdidi bölgede nasıl bir rahatsızlık unsuru olmuşsa, Şeyh Haydar’ın ortadan kaldırılması Osmanlı tarafından da sevinçle karşılanır. Osmanlı’nın Safevîler’den rahatsızlığı açıktır. Ayrıca bundan dolayıdır ki Safevî Devleti’nin kurulmasından önce başlayan doğudaki Türklerin İran’a göçleri, bu devletin kurulmasının ardından daha da artmış. Osmanlı, bir tampon görevi görmesi için bu bölgeyi özellikle Kürtlerle iskân etmiştir.

Şeyh Haydar’ın Erdebil yakınlarında yer alan türbesi.
Şeyh Haydar’ın Erdebil yakınlarında yer alan türbesi.

Şeyh Haydar’ın ortadan kaldırılmasının ardından yeni şeyh etrafında oluşabilecek herhangi bir tehlikeyi önlemek amacıyla potansiyel tehlike olarak gördüğü, aralarında Şah İsmail’in de olduğu Şeyh Haydar’ın 3 oğlunu hapsettiren Yakup Bey’in bu kararı alması, muhtemelen babalarının öldürülmesinin ardından müritlerin Şeyh Ali etrafında tekrar toparlanma teşebüssünü görmesi dolayısıyladır. Fakat Yakup Bey’in ölümünün ardından Akkoyunlular’da başlayan taht mücadeleleri, sahip olduğu güç ile hâlâ etkili olan Safevîler’e yolu açar. Rüstem Bey’in Baysungur’u bertaraf etmesi Safevîler’den aldığı destek sayesinde olur. Kendisine yaptığı bu yardım karşılığında şeyh olarak Erdebil’de bulunmasına izin verilen Şeyh Ali her ne kadar bir müddet itaat etse de muhtemelen savaşlarda taraf belirleyen bir güce sahip olmanın verdiği özgüvenle olacak ki isyan eder ve nihayet yapılan bir çarpışmada öldürülür. Onun ölümü sonrası artık Şah İsmail’in tarih sahnesine çıkma sırası gelir. Artık bundan sonraki süreçte Safevî Devleti teessüs etmiş bir devlet şeklinde boy gösterecektir.

Erdebil Tekkesi’nden bir detay. (Fotoğraf: Yusuf Sami Kamadan)
Erdebil Tekkesi’nden bir detay. (Fotoğraf: Yusuf Sami Kamadan)

II

Şeyh Haydar, tehdit etmekte olduğu Şirvanşahlar’ın Akkoyunlu hükümdarı Yakup Bey’den yardım istemesi üzerine yapılan savaşta öldürüldüğünde oğlu Şah İsmail daha çok ufaktır. Her ne kadar Şeyh Haydar ortadan kaldırılmış olsa da 15. yüzyılın sonlarında, gücüyle Akkoyunlu hükümdarı Yakup Bey başta olmak üzere bölgedeki diğer güçler tarafından ciddi bir tehdit olarak algılanan Safevîler, içlerinde Şah İsmail’in de olduğu aile mensuplarının hapsettirilmesiyle kontrol altına alınmaya çalışılır. Yakup Bey’in ardından Akkoyunlular’da yaşanan Baysungur ve Rüstem Bey taht mücadelelerinde, rakibini alt etmek amacıyla Safevîler’in gücünden de yararlanmak isteyen Rüstem Bey, aynı şekilde Şah İsmail ile birlikte tutuklu olan ve babası Şeyh Haydar’ın ölümünün ardından tarikatın lideri konumuna gelen Ali’yi yanındakilerle birlikte serbest bırakır ve bu şekilde elde ettiği destek ile Baysungur’u ortadan kaldırır. Fakat bir vakit sonra Ali’nin de kendisi için bir tehdit unsuru haline geldiğini gören Rüstem Bey, onu da ortadan kaldırma konusunda tereddüt göstermez. Ali’nin de öldürülmesinin ardından artık şeyhlik 7 yaşındaki Şah İsmail’e geçer.

Şah İsmail’in annesi ve kardeşleriyle birlikte kalesinde hapis kaldığı Istahr, Sâsânî İmparatorluğu döneminin önemli şehirlerindendir. Günümüzde yalnız kalıntıları bulunan şehir, İran’ın Fars Eyaleti’nde yer alır.
Şah İsmail’in annesi ve kardeşleriyle birlikte kalesinde hapis kaldığı Istahr, Sâsânî İmparatorluğu döneminin önemli şehirlerindendir. Günümüzde yalnız kalıntıları bulunan şehir, İran’ın Fars Eyaleti’nde yer alır.

Küçük yaşta 4 yıldan fazla hapishanede kalan Şah İsmail, ağabeyi Ali’nin öldürülmesinden sonra da Akkoyunlular tarafından ciddi bir takibata uğrar. Safevî mensuplarınca bu takibattan kaçırılan Şah İsmail, ufak yaşında pek çok defa yer değiştirmek durumunda kalır. Akkoyunlular’ın Şah İsmail’i ortadan kaldırmak için gösterdikleri gayret boşuna değildir. Zira Şah İsmail’in annesi olan Âlem Şah Begüm Uzun Hasan’ın öz kızıdır. Dolayısıyla arkasında böylesi bir kuvvetin olduğu Şah İsmail’in Akkoyunlu tahtı için hak iddiasında bulunması doğal olarak kimilerinin tedirgin olmasına yol açar. Son durağı, bugün yine İran sınırlarında bulunan Lâhîcân olan Şah İsmail, burada bir yandan Şiî olarak yetişirken, bir yandan da Safevîler’in son umudu olarak toparlanmaya devam eder. Tabi bir yandan da taht mücadeleleriyle meşgul olan Akkoyunlular takip edilir. Lâhîcân’da kaldığı 5 yıldan fazla zamandan sonra nihayet buradan ayrılmaya karar veren Şah İsmail, Akkoyunlular’ın da meşgul olduğu iç kargaşadan istifade ile gittiği yerlerde kendisine müridler toplar. Kendisine katılan müridleriyle yeterli sayıya ulaştığını düşünen Şah İsmail ilk iş olarak dedesi Şeyh Cüneyd ile babası Şeyh Haydar’ı öldürmeleri dolayısıyla Şirvan’a yürür ve 7 bin kişilik ordusuyla Şirvanşah Sultanı Ferruh Yesâr’ın kalabalık ordusunu yenerek, onun cesedini yaktırır. Sonrasında Bakü’ye de giren Şah, dedesini öldüren Şirvanşah Sultanı Halîlullah’ın mezarını açtırarak onun da cesedini yaktırır. Başarılı başka askerî hareketlerle hızlı bir şekilde ilerleyen Şah İsmail, 1501 yılında Akkoyunlu hükümdarı Elvend Mirza’yı da yenerek Tebriz’e girer. İşte yaklaşık 200 yıldır bir tarikat hüviyetinde olan bu yapı, Şah İsmail’in Tebriz’de taç giymesi ve Şiî mezhebini resmî mezhep olarak kabul etmesiyle Safevî Devleti olarak kurulmuş olur. Burada şunu da eklemek gerekir. Şah İsmail'in samimi bir Şiî olduğunda şüphe yoktur. Şehit olarak gördüğü dedesi Şeyh Cüneyd'den gelen Şiîlik artık, kendisine kadar geçen süre boyunca kemikleşmiştir. Dolayısıyla Şah İsmail'in sadece Osmanlı'ya ve çevredeki sünnî yapılara olan muhalefeti dolayısıyla Şiî bir devlet kurduğu düşüncesi çok da doğru bir fikir olmayacaktır. Bir kişinin görüşüne paralel hareket etmesinde şaşılacak bir şey yoktur. Şah İsmail de Şiîdir ve devletini de tabii olarak Şiî bir devlet olarak kurmuştur.

Safevîler’in ilk başkenti olan Tebriz, Safevî dönemine ait çok sayıda eseri barındırır (Fotoğraf: Yusuf Sami Kamadan)
Safevîler’in ilk başkenti olan Tebriz, Safevî dönemine ait çok sayıda eseri barındırır (Fotoğraf: Yusuf Sami Kamadan)

Hakim olduğu topraklarda Şiîleştirme faaliyeti konusunda ısrarcı olan Şah İsmail Sünnî kanı akıtmaktan çekinmez. Her ne kadar daha sonra kimi başka Şiîleştirme politikaları uygulansa da o dönemde büyük bir kısmı Sünnî olan bu bölgenin günümüzde kâmilen Şiî olması da bu durumu açıklar mahiyettedir. Şah’ın Şiîleştirme faaliyetlerinden kaçarak Osmanlı hakimiyetine sığınanlar da olur. Şah İsmail’in taassuba varan bu faaliyetlerinin altında 15 yaşında biri olarak gençliğinin verdiği heyecan ile özellikle zor çocukluk şartlarının ruhunda bıraktığı tesir şüphesiz etkili olmuştur. Şah İsmail'in bu Şiîleştirme faaliyetleri eserlerde geçen kayıtlarca onaylanmasının yanı sıra günümüzde Şiî İran Türkleri tarafından bile kabul edilir. Hatta konuyla alakalı mizah bile yapılır. Tebrizli birinden dinlediğim bir hikaye, mizah yollu bile olsa aslında olayın gerçekliğini ortaya koyar. Buna göre Azerîler’e Şiî olmasını emreden Şah İsmail, bunun karşılığında olumsuz yanıt alınca kınındaki kılıcı yarısına kadar çeker ve Azerîler’in yarısı Şiî olur, Şiîliği kabul etmeyen diğer yarıya da aynı şeyi emreden Şah İsmail yine aynı olumsuz karşılığı alınca, bu sefer kınından kılıcının tamamını çıkartır. Böylece bütün Azerîler Şiî olmuş olur. Şiîliğin köklü bir şekilde yerleşmesini isteyen Şah İsmail, yetişmiş yeterince Şiî alimi olmaması dolayısıyla Ahsenü’t-tevârîh’de de geçtiği gibi Şiîliği öğretmesi için Suriye’den alimler getirtir.

Hasan-ı Rûmlû (ö. 1577) tarafından kaleme alınan ve Safevî tarihinin önemli kaynaklarından biri olan Ahsenü’t-tevârîh’in Süleymaniye Kütüphanesi Esad Efendi Koleksiyonu’nda yer alan nüshasından örnek sayfalar.
Hasan-ı Rûmlû (ö. 1577) tarafından kaleme alınan ve Safevî tarihinin önemli kaynaklarından biri olan Ahsenü’t-tevârîh’in Süleymaniye Kütüphanesi Esad Efendi Koleksiyonu’nda yer alan nüshasından örnek sayfalar.
Safevî mimarisinin önemli örneklerinden İsfehan Çihelsütûn Sarayı’nda yer alan ve Şah İsmail’in Özbek Hanı Şeybânî ile olan savaşını gösteren bir tasvir. (Fotoğraf: Yusuf Sami Kamadan)
Safevî mimarisinin önemli örneklerinden İsfehan Çihelsütûn Sarayı’nda yer alan ve Şah İsmail’in Özbek Hanı Şeybânî ile olan savaşını gösteren bir tasvir. (Fotoğraf: Yusuf Sami Kamadan)
(Fotoğraf 14) Mîr Yahyâ Kazvînî (ö. 1555) tarafından kaleme alınan ve Safevî tarihinin önemli kaynaklarından biri olan Lübbü’t-tevârîh’in Süleymaniye Kütüphanesi Esad Efendi Koleksiyonu’nda yer alan nüshasından örnek sayfalar
(Fotoğraf 14) Mîr Yahyâ Kazvînî (ö. 1555) tarafından kaleme alınan ve Safevî tarihinin önemli kaynaklarından biri olan Lübbü’t-tevârîh’in Süleymaniye Kütüphanesi Esad Efendi Koleksiyonu’nda yer alan nüshasından örnek sayfalar
Şah İsmail’in Hatâyî mahlasıyla kaleme aldığı Türkçe dîvânı, kendisine Âzerî edebiyatının en önemli şairlerinden biri olma pâyesini kazandırmıştır. Prof. Dr. Muhsin Macit tarafından yayına hazırlanan ve Türkiye Yazma Eserler Kurumu tarafından basılan çalışma mevcut örneklerinin en ilmî olanıdır.
Şah İsmail’in Hatâyî mahlasıyla kaleme aldığı Türkçe dîvânı, kendisine Âzerî edebiyatının en önemli şairlerinden biri olma pâyesini kazandırmıştır. Prof. Dr. Muhsin Macit tarafından yayına hazırlanan ve Türkiye Yazma Eserler Kurumu tarafından basılan çalışma mevcut örneklerinin en ilmî olanıdır.
İsfehan Çihelsütûn Sarayı’ndaki Çaldıran Savaşı’nı gösteren bir tasvir. Dikkat edilirse zihinlerimizdeki Yavuz silüetinin burada Şah İsmail’e ait olduğu gözükür. Yavuz burada sakallıdır. (Fotoğraf: Yusuf Sami Kamadan)
İsfehan Çihelsütûn Sarayı’ndaki Çaldıran Savaşı’nı gösteren bir tasvir. Dikkat edilirse zihinlerimizdeki Yavuz silüetinin burada Şah İsmail’e ait olduğu gözükür. Yavuz burada sakallıdır. (Fotoğraf: Yusuf Sami Kamadan)
Hândmîr (ö. 1535) tarafından kaleme alınan ve Safevî tarihinin önemli kaynaklarından biri olan Habîbü’s-siyer’in Süleymaniye Kütüphanesi Reisilküttâb Koleksiyonu’nda yer alan nüshasından örnek sayfalar.
Hândmîr (ö. 1535) tarafından kaleme alınan ve Safevî tarihinin önemli kaynaklarından biri olan Habîbü’s-siyer’in Süleymaniye Kütüphanesi Reisilküttâb Koleksiyonu’nda yer alan nüshasından örnek sayfalar.
(Fotoğraf 19) Matrakçı Nasuh’un Tebriz tasviri. Kânûnî’nin ordusunda Irakeyn Seferi’ne katılan Matrakçı Nasuh’un Beyân-ı Menâzil-i Sefer-i Irâkeyn’i, sefer esnasında geçilen güzergâhların minyatürlerini içermesi bakımından oldukça değerli bir eserdir.
(Fotoğraf 19) Matrakçı Nasuh’un Tebriz tasviri. Kânûnî’nin ordusunda Irakeyn Seferi’ne katılan Matrakçı Nasuh’un Beyân-ı Menâzil-i Sefer-i Irâkeyn’i, sefer esnasında geçilen güzergâhların minyatürlerini içermesi bakımından oldukça değerli bir eserdir.
Şah İsmail’in Erdebil Tekkesi’nde bulunan sandukası. (Fotoğraf: Yusuf Sami Kamadan)
Şah İsmail’in Erdebil Tekkesi’nde bulunan sandukası. (Fotoğraf: Yusuf Sami Kamadan)
Safevî mimarisinin önemli örneklerinden İsfehan’da bulunan Mescid-i Şâh (Fotoğraf: Yusuf Sami Kamadan)
Safevî mimarisinin önemli örneklerinden İsfehan’da bulunan Mescid-i Şâh (Fotoğraf: Yusuf Sami Kamadan)
Safevî sanatının ulaştığı estetiği gösteren minik bir detay. (Fotoğraf: Yusuf Sami Kamadan)
Safevî sanatının ulaştığı estetiği gösteren minik bir detay. (Fotoğraf: Yusuf Sami Kamadan)
İsfehan’da Meydân-ı Şâh etrafındaki eserlerden biri olan Âlî Kapu Sarayı. (Fotoğraf: Yusuf Sami Kamadan)
İsfehan’da Meydân-ı Şâh etrafındaki eserlerden biri olan Âlî Kapu Sarayı. (Fotoğraf: Yusuf Sami Kamadan)
Çihelsütûn (Kırk sütûn) Sarayı’ndan bir detay (Fotoğraf: Yusuf Sami Kamadan)
Çihelsütûn (Kırk sütûn) Sarayı’ndan bir detay (Fotoğraf: Yusuf Sami Kamadan)
Safevî mimarisinin İsfehan'daki en muhteşem örneklerinden biri olan ve yaklaşık 300 metre uzunluğundaki 33 Kemerli Köprü anlamına gelen Pol-i Sî u Se. (Fotoğraf: Yusuf Sami Kamadan)
Safevî mimarisinin İsfehan'daki en muhteşem örneklerinden biri olan ve yaklaşık 300 metre uzunluğundaki 33 Kemerli Köprü anlamına gelen Pol-i Sî u Se. (Fotoğraf: Yusuf Sami Kamadan)

I. Abbas’ın 1629 yılında vefat etmesinin ardından tahta geçen Şah Safî, Osmanlı sultanı IV. Murad’ı ile aynı dönemde tahtadır. Bilindiği gibi bu dönemde Osmanlılar’ın Safevîler’e açtıkları savaş iki tarafı tekrar karşı karşıya getirir. Bağdat, IV. Murad tarafından tekrar Osmanlı hakimiyetine girer. Bundan bir yıl sonra 1639 yılında da Kasrışîrin Anlaşması imzalanarak tekrar uzunca bir barış dönemine girilir. Tabi bu dönemde artık çöküş dönemi de başlamış olur. Şah Safî’nin ölümünden sonra II Abbas gelir, sonrasında tahta gelen II. Safî döneminde ise bu çöküş daha da hızlanır. İyice güçten düşen devlet Hüseyin Mirza ve II. Tahmasb’ın da idaresini de görmesinin ardından nihayet III. Abbas döneminde Nâdir Şah’ın tahta geçmesiyle Safevîler dönemi de sona ermiş olur. Şüphesiz Safevîler’i yıkıma götüren sebepler birden fazladır ve bunların tamamı da uzun uzun izaha muhtaç meselelerdir. Ellerinde güç bulunduran beyler arasındaki devlet otoritesine zarar veren çatışmalar ile tahta geçen isimlerin istikrarlı bir yapı kurma konusundaki yetersizliklerinden başka, sahip olduğu konum dolayısıyla gözünü buraya diken Batılı kuvvetlerin de Safevîler’i yıkıma götürme konusunda etkileri olduğu açıktır.

İLGİLİ HABERLER