Doğu da Allah’ındır batı da

Resulullah’ın (sav) üç kerimesi de doğup büyüdükleri, kısacık ömürlerinin en bahtiyar ve en çileli hatıralarını bıraktıkları Mekke’den uzakta, nice hicran yarasıyla muhacir olarak fâni âleme gözlerini yumdular.
Resulullah’ın (sav) üç kerimesi de doğup büyüdükleri, kısacık ömürlerinin en bahtiyar ve en çileli hatıralarını bıraktıkları Mekke’den uzakta, nice hicran yarasıyla muhacir olarak fâni âleme gözlerini yumdular.

Zulmü, esareti durdurmaya muktedir olunamadığı takdirde izlenecek kurtuluş yolu olarak işaret edilen ‘hicret’, Müslümanların bilincinde derin izler bırakmış bir kavramdır. Yola çıkan da mübarektir, gelene kucak açan da. Bu kederli yolculuğun başı da azizdir, sonu da. Ne var ki, ‘hecr, hicran’ kökünden gelen ayrılık, ayrılma kaderini ifade eden bu olgunun bakiyesi çile ve hüzündür.

Hayat ve özgürlük hakkı Allah’tandır. Eşref-i mahlûkat olan insanın özgürlükle yaşama emniyetini temin eden vahiy, bu kıymeti tehdit eden bir şiddet vaki olduğunda “Allah’ın geniş arzına” dağılmayı, eman aramayı tavsiye eder: “Doğu da Allah’ındır Batı da.”

  • Zulmetle kararan yurttan Allah’ın geniş ve güvenli arzına sığınanlar, bütün zorluğuna, çilesine rağmen muhacirlik yoluna düşenler, dünya ve ahiret selametiyle nişanlanırlar. (Nahl/41)

Zulmü, esareti durdurmaya muktedir olunamadığı takdirde izlenecek kurtuluş yolu olarak işaret edilen ‘hicret’, Müslümanların bilincinde derin izler bırakmış bir kavramdır. Yola çıkan da mübarektir, gelene kucak açan da. Bu kederli yolculuğun başı da azizdir, sonu da. Ne var ki, ‘hecr, hicran’ kökünden gelen ayrılık, ayrılma kaderini ifade eden bu olgunun bakiyesi çile ve hüzündür. Gözden yaş akıtmayan, yüreği burkmayan bir ‘hicran’ hatırası görülmüş, duyulmuş mudur?

Zulmü, esareti durdurmaya muktedir olunamadığı takdirde izlenecek kurtuluş yolu olarak işaret edilen ‘hicret’, Müslümanların bilincinde derin izler bırakmış bir kavramdır.
Zulmü, esareti durdurmaya muktedir olunamadığı takdirde izlenecek kurtuluş yolu olarak işaret edilen ‘hicret’, Müslümanların bilincinde derin izler bırakmış bir kavramdır.

Allah Resulü’nün mübarek kerimelerinin serüveni de bu hatıralar arasındadır, hem de o çile ve hicranın en kıyıcı haliyle. Allah Resulü’nün dört kerimesinin de yaşamında çile ve hicran hiç eksik olmamıştır.

İlk hicret yolcusu mübarek Hz. Rukiyya’dır. O, zatü’l-hicreteyn’dir yani ‘iki hicret (ayrılık) sahibi’.

Her an baskına uğrama tehlikesiyle yüz yüze kimi binitle kimi yaya, Mekke’den Habeşistan’a giden muhacir kafilesinde yer alır. Hz. Rukiyya eşi Hz. Osman ile çıktığı bu meşakkatli yolculukta üstelik hamiledir. Nazik bedeni bu çileli seferde hayli hırpalanır. Habeşistan’a vardıktan kısa süre sonra yavrucuğu, bu seferin yorgunluğunun ilk kurbanı olarak elinden kayıp gider.

  • Mekke oligarşisinin yaydığı yalancı barış haberleri Habeşistan’a ulaştığında, hicret kafilesi umutla Mekke’ye döner. Heyhat! Hz. Rukiyya, gurbet elde yitirdiği evladının acısını unutturacak kavuşmalar ile teselli bulamadan, anneciği Hz. Hatice’nin vefatını öğrenir. Babacığını, ablası Zeyneb, kardeşleri Ümmü Gülsüm ve Fatıma’yı sevinçle değil yetimlik hicranıyla kucaklar. Bütün kardeşler, annelerini kaybetmenin verdiği derin keder içinde ve gözü yaşlıdır.

Zaman, iman edenleri yeni bir gurbet dalgasına sürükler. Zira düne kadar toprağı yurt, meskeni yuva, insanı komşu olan Mekke, artık vatan olamayacak kadar kıyıcıdır ve ayrıcalıkla sevilen bu yurdu terk etmekten başka yol yoktur. Muhacir kafileleri Medine’ye sığınmak üzere bölük bölük gizlice sefere çıkmaya başlar.

Hz. Rukiyya ikinci hicretinde kardeşleri ile birliktedir. Kocası Uteybe b. Ebu Leheb’in nübüvvet düşmanlığıyla boşadığı Hz. Ümmü Gülsüm, henüz çocuk yaştaki Fatıma ve Zeyd Bin Harise vardır hicret kafilesinde. Ablaları Zeyneb ise geride kalmıştır. Zira o, teyzesi Hale’nin oğlu Ebu’l As ile evlidir. Kocası onun imanına karışmaz ancak ne imana gelir ne de gitmesine izin verir. Karısını sevmektedir ve ayrılığa rızası yoktur.

Fakat Bedir Savaşı’nda müşriklerin safında yer alan Ebu’l As, Müslümanlara esir düştüğünde durum değişir. Resulullah (asv), Ebu’l As’ı, Mekke’ye döndüğünde Hz. Zeyneb’in Medine’ye gelmesine izin vermesi şartıyla serbest bırakır. Ebu’l As verdiği sözü tutar. O sırada hamile olan Hz. Zeyneb’i, Resulullah’ın gönderdiği refakatçi Zeyd b. Harise’ye teslim etmek üzere kardeşi Kinâne ile yola çıkarır. Hz. Zeyneb hüzün içindedir.

Anneciğinin kabrini, büyüdüğü hatıralar yurdunu, saadetini unutmadığı Resulullah hanesini ardında bırakıp gitmek… İmana davet ettiği eşini, körü körüne bağlı olduğu kavmine terk edip gitmek… Bir hayatı, sevilmiş olanı, anayurdu bırakıp gitmeye mecbur bırakılmanın hüznüyle yakıcı çölde ilerlemektedir.

Resulullah’ın kızını, müşrikler tarafında tutmak Mekke için bir kozdur. Hind binti Utbe, gitmemesi için onu iknaya uğraşmış; “Galiplerin yurdundan mağlupların çadırına mı sığınacaksın? Oysa sen burada hem Mekke’ye hem kocana güç katıyorsun. Burada el üstünde tutulursun. Böyleyken yuvanı yıkacak, canını tehlikeye mi atacaksın?” diye küçümseyerek sormuştur.

“Allah ve Resulüne sığınan mağlup değildir.” der Hz. Zeyneb. Ne pahasına olursa olsun Allah Resulü’nün yanında olacaktır.

“Allah ve Resulüne sığınan mağlup değildir.” der Hz. Zeyneb. Ne pahasına olursa olsun Allah Resulü’nün yanında olacaktır.
“Allah ve Resulüne sığınan mağlup değildir.” der Hz. Zeyneb. Ne pahasına olursa olsun Allah Resulü’nün yanında olacaktır.

Bedir yenilgisinden sonra Müslümanlara iyice diş bileyenler, bu yolculuğu işitince engel olmak üzere bir gurubu yola çıkarırlar. Nihayet yol kesici gurup Zi Tâva denilen yerde Hz. Zeyneb’e yetişir. Fakat Hz. Zeyneb’e refakat eden Kinâne, yolcunun geri çevrilmesine izin vermez. Yol kesiciler içinde bulunan Hebbar b. Esed, öfkeyle elindeki mızrağı Hz. Zeyneb’in devesine saplar. Hz. Zeyneb, hörgücüyle yere yuvarlanır ve bu ağır darbenin sonucunda çocuğunu düşürür. Kendi de yaralanır.

Bitkin ve keder içinde Mekke’ye dönmek zorunda kalır. Mekke’nin ileri gelenleri için bu alıkoyma bir itibar meselesidir ve başarılı olunmuştur. Hz. Zeyneb üç beş günde kendini toparlar ve yeniden gizlice bir gece yarısı kocası tarafından yola çıkarılır. Kararlaştırılan mevkide bekleyen Zeyd, Resulullah’ın kerimesini teslim alır ve hicret yolu böylece tamamlanır.

Hz. Zeyneb Medine’ye vardığında ise matemle karşılaşacaktır; kardeşi Rukiyya’nın birden solan bir zambak gibi bu gurbet yurdundan dar-ı beka’ya göçtüğünü öğrenir. Habeşistan’da yitirdiği evladından sonra Medine’de Abdullah adını verdiği bir oğlu doğmuş, ancak bir horozun saldırısına uğrayan bu yavrucak da toprağa verilmiştir. Hz. Rukiyya kısacık hayatına sığmakta zorlanan acıların, hicranın, yorgunlukların darbeleriyle hasta düşmüş ve Bedir savaşı esnasında vefat etmiştir.

Allah’ın en sevgili kulları en derin kederlerin ağında yaşadı. Dünya onların gurbetinden gayrı bir şeyleri olmamıştır. Resulullah’ın (sav) dört kızından ilk vefat eden Hz. Rukiyya, henüz yirmi iki yaşında taptaze bir çiçekti. Nazik bedeni nice ölümü, nice kaybı, nice acıyı, çileyi ancak bu kadar omuzlayabilmişti sanki.

Mübarek kardeşlerinin de mukadderatı farklı olmayacaktır. Ondan sonra Hz. Zeyneb henüz otuz yaşında iken, kocası Ebü’l As’ın Müslüman olup onunla yeniden birleştiği tarihten yaklaşık iki yıl sonra Medine’de vefat edecektir. Hicret yolunda evladını kaybettiği darbeden sonra nekahetten çıkamadığı ve bu saldırının onu şehit kılacak vefatı hazırladığı rivayet edilir. Onun da kabri çile yurdunun hüzünlü bir sureti, ama cennetü’l-bâki’nin reyhanıdır.

Resulullah’ın (sav) üçüncü kerimesi Hz. Ümmü Gülsüm ise henüz yirmi yedi yaşında iken hastalanır. Annesi Hz. Hatice’nin vefatından sonra kardeşi Fatıma ile yalnız kalan, Resulullah hanesinin sorumluluğunu üstlenen, çilesini omuzlayan ve iki ablasının vefatıyla hüznüne hüzün ekleyen Ümmü Gülsüm, babası Resulullah (asv) ve eşi Hz. Osman Tebük seferinde iken aniden rahatsızlanır ve birkaç gün içinde vefat eder.

Resulullah’ın (sav) üç kerimesi de doğup büyüdükleri, kısacık ömürlerinin en bahtiyar ve en çileli hatıralarını bıraktıkları Mekke’den uzakta, nice hicran yarasıyla muhacir olarak fâni âleme gözlerini yumdular.
Resulullah’ın (sav) üç kerimesi de doğup büyüdükleri, kısacık ömürlerinin en bahtiyar ve en çileli hatıralarını bıraktıkları Mekke’den uzakta, nice hicran yarasıyla muhacir olarak fâni âleme gözlerini yumdular.

Resulullah’ın (sav) üç kerimesi de doğup büyüdükleri, kısacık ömürlerinin en bahtiyar ve en çileli hatıralarını bıraktıkları Mekke’den uzakta, nice hicran yarasıyla muhacir olarak fâni âleme gözlerini yumdular. Garipler garibi Hz. Fatıma ise üçüncü ablasını da toprağa teslim eden en nazenin ve en ziyade darbelenmiş çiçekti. O mübarek ki daima babası Resulullah’ın (sav) en yakınında, nübüvvete yönelik her türlü zulme her an muhatap olmuştu. O mübarek ki “Ümmü Ebiha” yani “babasının annesi”dir ve onun vefatının acısını da yaşayacaktır. Nihayet Resulullah’ın (sav) ayrılığından altı ay sonra, yirmi sekiz yaşında ebedi âleme irtihal edeceği günlere yaklaştığında söylediği, “ Üzerime öyle musibetler döküldü ki, şayet bunlar gündüzlerin üzerine dökülseydi, hepsi karanlık gecelere dönerdi…” mısraları, aslında Resulullah’ın (sav) bütün kızlarının ömür mısraıdır.

Allah’ın en sevgili kulları en ziyade garip, en ziyade hüzünlü, en ziyade dünyasız ebedi sevincin saadetine kanatlandılar. Bize de onların çileli hatırasını andıkça, Hz. Fatıma’nın hüzünlü mısralarındaki gibi ağlamak kaldı…

Varsın ona doğunun ve batının şehirleri ağlasın!

Mudarlar ve bütün Yemen kabileleri ağlasın!

Ona yüce dağlar, ovalar, örtülü Beytullah ve rükünler ağlasın…