Mehmet Akif’in gönlünde medfun son eseri: “Haccetü’l-Veda”

Mehmet Akif
Mehmet Akif

Haccetü’l-Veda, yani Veda Haccı. Hz. Muhammed’in irtihalinden üç ay önce eda ettiği ilk ve son haccının hikâyesini yazmak isteyen Mehmet Akif hiç hacca gitmiş miydi? Merak ettiğim bu sorunun cevabını onun seyir defterinin sayfalarında aradım.

  • Kütüphanem bir özlemler arşividir.
  • Susan Sontag

I.

Mehmet Akif, Milli Mücadele’nin tamamlanmasının ardından damadı Ömer Rıza Doğrul’a niyetinin artık bir köşeye çekilip tasarladığı eserleri kaleme almak olduğunu söyler: Milli Mücadele hatıraları, manzum bir piyes, çocuk şiirleri ve Haccetü’l-Veda…

Mehmet Akif
Mehmet Akif

Ancak hayat buna müsaade etmedi. Ekim 1923’te Abbas Halim Paşa’nın daveti üzerine Mısır’a gitti. İlk iki yıl kışları Mısır’da geçirip yazları Türkiye’ye dönen Akif, 1925’in sonundan itibaren sürekli Mısır’da kaldı. İstiklal şairine dair önemli çalışmalar yapan M. Ertuğrul Düzdağ ve Orhan Okay’a göre hak kazandığı emekli maaşının bağlanmaması, hükümet tarafından polis takibine alınması, Milli Mücadele’den sonra ümit ettiği İslam birliği ve bu birlikte Türkiye’nin önemli rol oynaması idealinin gerçekleşememesinin doğurduğu hayal kırıklığının onun bu daveti kabulünde büyük etkisi olmuştu. Akif, Mısır’da bir yandan Kur’an mealiyle meşgul olurken bir yandan da Kahire’deki el-Câmiatü’l-Mısriyye’nin Edebiyat Fakültesi’nde Türk dili ve edebiyatı hocalığı yapıyordu. Vatan hasreti ve İslam âleminin perişan halinden duyduğu kedere geçim derdi, eşinin rahatsızlığı ve çocuklarını arzu ettiği gibi yetiştirememesinin sıkıntısı da eklenmişti.

Akif, hastalığının ağırlaşması üzerine memleketinden uzakta ölmek korkusuyla, 17 Haziran 1936’da İstanbul’a “bir külçe kemik halinde” döndüğünde aklında “Haccetü’l-Veda” vardı.

II.

Haccetü’l-Veda, yani Veda Haccı. Hz. Muhammed’in irtihalinden üç ay önce eda ettiği ilk ve son haccının hikâyesini yazmak isteyen Mehmet Akif hiç hacca gitmiş miydi? Merak ettiğim bu sorunun cevabını onun seyir defterinin sayfalarında aradım:

  • Mehmet Akif birinci Mısır seyahatini 1914 yılının Ocak ve Şubat aylarında yapmış, bu seferinde Beyrut, Kahire, El-Uksur, Medine ve Şam’a gitmişti. Akif’in Medine’ye kadar gittiği ikinci seyahat ise 1915 yılının Mayıs-Eylül aylarında, dört buçuk ay sürmüş olan Necid seferidir. Birinci Medine seyahati “El-Uksur’da”, ikincisiyse “Necid Çöllerinden Medine’ye” şiirlerinin yazılmasına vesile olmuştu. Ama ne yazık ki her iki seyahatinde de Mekke’ye gidememişti. Ayrıca gitse de haccedemezdi çünkü bu seferin birincisi Safer-Rebiülahir, ikincisi Recep-Zilkade ayları içinde yapılmıştı. Bilindiği gibi bu aylarda hac yapılamaz.

Sonraki Mısır yıllarında da hacca gitmek nasip olmamıştı (Bu arada şairin hacca gidemeden vefat etmesine üzülen Ömer Kirazoğlu’nun Mehmet Akif’e niyet ederek bir “bedel hac” yaptığını Ertuğrul Düzdağ naklediyor. Türkiye içinde ve dışında 200’e yakın cami projesine imza atan ve gerçek bir Akif dostu olan yüksek mimar-mühendis Kirazoğlu 1989’da Medine’de vefat etmiştir).

III.

Akif’e Hz. Muhammed’in veda haccını yazma fikrini veren isim, muhtemelen, Tahir Harimi Balcıoğlu idi. Ezher’de okuyan, Ege bölgesi vaizliği yapan ve Türk Tarihinde Mezhep Cereyanları, Tarih-i Medeniyette Kütüphaneler gibi kitaplar yazan Balcıoğlu’nun anlattığına göre Akif’inde bulunduğu bir sohbet meclisinde İslam tarihine dair bahisler konuşulurken içinden kabarıp gelen çok samimi bir arzu ile şaire şöyle demiş:

Mithat Cemal Kuntay
Mithat Cemal Kuntay

“Üstad, acaba Hazreti Peygamber’in Haccetü’l-veda’sı kadar dünyada, yeni bir âlemin inkılâbını takdim eden ikinci bir hadise hatırlayabilir misiniz? Eski bildiklerini ve inandıklarını ona muhatab olan koca bir âlemi kendi elleri ile parçaladı. Duygu ve görgülerini tamamiyle yeni mübeşşire imanı ile bağladı ve bundan ayrılmayacağına söz verdi. Yüzbin insan bu ilâhî vahyin hitabına maruz kalıyor ve o mübeşşir onlardan ahd alıyor. Bu ahde Allah’ı şahid tutuyor. O parmak göklere doğru kalkıyor: ‘Şahid ol Yarabbi!’ diyor. Aziz üstâd, bu ilâhi levhayı senden başka kim tasvire muktedir olur?”

Bu hitap karşısında Akif’in “vahye mazhar olmuş gibi, gözleri aktarıldı, vücudu ürperdi”. O an öyle heyecanlıydı ki, sanki asırlar önce yaşayan tarihin bu büyük gününde Hazreti Peygamber’i dinleyen yüz binlerce insanın arasında o da bulunuyordu. Balcıoğlu, meclisteki herkesin gözlerinin yaşardığını söylüyor.

Konu, Peygamber âşığı Akif’in zihninde ve tabii ki kalbinde yer etmiş olmalı ki, bir ara Akif’in kızına İslam tarihi dersleri de veren Tahirü’l-Mevlevi’den veda haccını yazmasını ister. Ders yapılırken Akif de oturur, dikkatle dinler ve bazı vakaların anlatılışı sırasında gözleri yaşarırmış. O derslerin birinde veda haccını yazıp nazmedilmek üzere kendisine vermesini söylemişse de Tahirü’l-Mevlevi, Akif’in bu isteğini yerine getirememiştir.

Akif’in bu eser için bazı hazırlıklar yaptığı anlaşılıyor. Mesela Ankara’da Kenzü’l-Ummâl’leri bu çalışması için tetkik etmişti. Kenzü’l-Ummâl, 16. yüzyılda yaşayan Hindistanlı ünlü sufi ve hadis âlimi Müttakī el-Hindî’nin Süyûtî’ye ait üç eserdeki rivayetleri fıkıh konularına göre alfabetik olarak düzenlediği hadis kitabıdır.

Akif, “Haccetü’l-Veda” için bütün malzemesinin hazır olduğunu Eşref Edib’e şöyle anlatmıştı: “En küçük teferruatına kadar planım kurulmuştur. Yalnız bu hadisenin cereyan ettiği sahaları gidip dolaşmak isterim. Mekke’ye, Medine’ye gitmek… Mekke’nin dağlarına çıkmak… Merve ile Safa arasında dolaşmak… Hira Dağı’na gitmek… Peygamber’in sığındığı gâr’a [Sevr Mağarası] girmek, orada birkaç gün kalmak… Onun gecesini görmek… O topraklara, o tavanlara temas edeyim, onları öpeyim, koklayayım… Şiirimin ilhamlarını oradan alayım… Sonra oturup bu eserimi yazayım…”

Eşref Edib’e göre Akif, “Çok senelerden beri bu eseri hayalinde yazıyordu. Bu eser Üstad’ın son eseri olacaktı”.

Üstelik “Haccetü’l-Veda”nın kime ithaf edileceği dahi belliydi: Hayır işleyemediği günleri teessür içinde geçiren Ahmed Nazmi’ye. Ağaç dikmek, hayvan yetiştirmek, zenginlik gibi konulara dair hadisleri toplayıp neşreden bir muharrir olan Ahmed Nazmi, pek az bir maaşla kıt kanaat geçinen ancak gönlü zengin, ahlâkına Akif’in meftun olduğu biri zattır. Yirminci asırda Asr-ı Saadet’i yaşayan Ahmed Nazmi, Akif’e göre bir sahabiydi.

IV.

Akif hasta yatağında kendisiyle görüşen gazetecilere biraz iyileştiğinde “Haccetü’l-Veda”yı yazmaya başlayacağını söylüyordu. Akif’in beyanatını o sıralarda yirmili yaşlarının başındaki -ilerleyen yıllarda siyer çalışmalarıyla tanınacak olan- Mustafa Âsım Köksal da okumuştu. Daha çocuk denecek yaşta ezberlercesine okuduğu Safahat’tan etkilenerek dini şiirler yazmaya başlayan Köksal, Akif’in yurda dönüşüne çok sevinmişti ve onu görmeyi çok istiyordu.

Mustafa Asım Köksal - Peygamberimiz
Mustafa Asım Köksal - Peygamberimiz

Akif, yurda döndükten kısa bir süre sonra, hayalini kurduğu son şiirlerini yazamadan vefat etti. Âsım Köksal da büyük hayranlık duyduğu şairin “Haccetü’l-Veda” tasarısını gerçekleştirmeye karar verdi ve hece ölçüsüyle, beyitler halinde yaklaşık 300 sayfalık manzum bir siyer kaleme aldı. Eserini, devrin Diyanet İşleri Reisi Şerefeddin Yaltkaya’ya sundu. Yaltkaya’nın isteği üzerine kitabın başından biraz okurken,

“Günahlarım üzerinde bir damla yaş bu eserim

Onu belki eritecek yavaş yavaş bu eserim”

beytine geldiğinde Yaltkaya heyecanla bu eserin Diyanet tarafından basılması gerektiğini söyler. Böylece Köksal’ın eseri Peygamberimiz adıyla 1944’te yayınlanır.

V.

Tahir Harimi Balcıoğlu “Haccetü’l-Veda”nın Akif’in “gönlünde medfun” kaldığını söylüyor. Kaynaklar da Akif’in “Haccetü’l-Veda”yı yazamadığı hususunda neredeyse ittifak halinde. Ancak gazeteci Naci Sadullah, Akif’in vefatından hemen sonra “en yakın bir akrabası”yla görüşerek kaleme aldığı Son Posta’daki yazısında şairin bu eseri için topladığı notların birkaç kalın defteri doldurduğunu söylüyor.

Son yıllar Mehmet Akif araştırmaları açısından bir hayli bereketli geçtiğini hatırlatmak isterim: Cemalettin Server Revnakoğlu’nun arşivinden çıkan ilk şiirlerinden biri, Kur'an-ı Kerim'in ilk kırk sayfasını ihtiva eden mealinin el yazısıyla nüshası, Darülfünun’da verdiği derslerin notları ve nihayet Halkalı Ziraat Mektebi’ndeki hocalığı esnasında, Mikâil Çilingiryan ile birlikte Fransızca kitaplardan derleme yoluyla hazırladıkları Zeytin Ağacı…

Yani söz konusu Akif ise sürprizlere hazır olmak lazım.

Not: Bana koleksiyonlardaki fotoğrafları gönderme lütfunda bulunan Mehmet Ruyan Soydan ve Asım Cüneyd Köksal’a çok teşekkür ederim.

KAYNAKLAR:

M. Ertuğrul Düzdağ, Mehmed Âkif Hakkında Araştırmalar II, İst., 2000; Eşref Edib, Mehmed Âkif: Hayatı, Eserleri ve Yetmiş Muharririn Yazıları, Haz. Fahrettin Gün, İst., 2010; İsmail Kara-Fulya İbanoğlu, Sessiz Yaşadım; Hasan Basri Çantay, Akifnâme, Haz. Necmettin Turinay, İst., 2020; Asım Cüneyd Köksal, Mustafa Âsım Köksal: Hayatı, Hatıraları, Eserleri, İst., 2020.