Yapay zekâ ve robotların aşırı mekanik tarihi

​Yapay zekâ ve robotların aşırı mekanik tarihi
​Yapay zekâ ve robotların aşırı mekanik tarihi

Robotlarla ilk kez ne zaman karşılaştınız hatırlıyor musunuz? Benim karşılaşmam çocukluk yıllarıma tekabül eder. Video kasetlerinin yaygın olduğu zamanlara… Hızır Kuşu adında bir çizgi film kasetimiz vardı. Binlerce kez izlemiş olmama karşın, dünyanın sonunu getirme planları yapan, kötü niyetli bir bilim adamının bir mağarada sakladığı laboratuvarındaki Alfonsin adındaki robotları her defasında şaşkınlıkla seyrederdim.

Seri üretime tabi tutulan Alfonsin isimli bu robotların en gelişmişi, bilim adamının sağkolu ve fakat birazcık “şapşal” Alfonsin ise dışı teneke kaplı olsa da bugün hayatımıza giren insansı robotların belki de atasıydı. Zira klasik “robot” ya da “makine” algımızın dışında olan Alfonsin, tıpkı bizler gibi, bilim adamının uyarılarına rağmen, duş alıyor, duş alınca “beyni sulanıyor” yani bozuluyordu.

İletişim kurmak için icat ettiğimiz önde büyük iletişim araçları, ne bizi dinliyor ne de bizi görüyorlar. Biz makinelerimizin makineleriyiz.
İletişim kurmak için icat ettiğimiz önde büyük iletişim araçları, ne bizi dinliyor ne de bizi görüyorlar. Biz makinelerimizin makineleriyiz.

Duş alması onu insansı yaptığı için belki, tembellik yapıyor, yatıp uyuyordu. O zaman devreye bilim adamı giriyor, onu aşağılıyor ve bozulan elektronik aletlere ancak bir Türk’ün verebileceği tepkiyi gösteriyor, Alfonsin’in kafasına vurarak onu kendine getirmeye çalışıyordu.

Belki de bu ilk karşılaşmadan olacak, robotların salt mekanik ve elektronik parçalardan ibaret olmadığını ve hatta sahibinin olmadığı yerlerde onun iradesine karşı gelerek kendi iradesini ortaya koyabilen/koyabilecek “şeyler” olduğunu zannediyordum.

Zaman içerisinde, distopya ve bilim kurgu derunumda bir iptila hâlini aldığında böyle düşünmekte yalnız olmadığımı fark ettim. Yapay zekâ ve robotlara dair neredeyse tüm bilim kurgu filmlerinde ve kitaplarında, tüm distopyalarda, bir “şey”, bir “makine” olarak tasarlanan/üretilenlerin zaman içerisinde güç kazanarak onu tasarlayanları/üretenleri “şeyleştirmek” için harekete geçip isyan ettiklerine şahit oldum.

Eduardo Galeano ise bu durumu, Aynalar kitabında “Teknolojik Devrimin Kısa Tarihi” bölümünde şöyle anlatıyor:

  • “Büyüyün ve çoğalın dedik, makineler de büyüyüp çoğaldılar. Bizim için çalışacaklarına söz vermiştiler. Şimdi biz onlar için çalışıyoruz. Gıda miktarını arttırsınlar diye icat ettiğimiz makineler açlığı çoğaltıyorlar. Kendimizi savunmak için icat ettiğimiz makineler bizi öldürüyorlar. Hareket etmek için icat ettiğimiz otomobiller bizi hareketsiz hale getiriyorlar. Buluşmak için icat ettiğimiz şehirler bizi yalnızlaştırıyorlar. İletişim kurmak için icat ettiğimiz önde büyük iletişim araçları, ne bizi dinliyor ne de bizi görüyorlar. Biz makinelerimizin makineleriyiz. Onlar masum olduklarını iddia ediyorlar. Ve bunda haklılar…”

Bugün yapay zekâ tartışmalarının da üzerinde yoğunlaştığı, yapay zekânın insanlığın sonunu getirip getirmeyeceği sorusunun cevabı elbette öngörülemiyor. Fakat yapay zekâ “insansılaşırken” “makinesileşen” insanlar arasında bir bağ kurma hususu ehemmiyet arz ediyor.

Dilerseniz bu bağ kurma arayışına geçmeden evvel, yapay zekâ ve robotun tarihinde kısa bir yolculuğa çıkalım. Ancak yolculuğumuzun mekanik ve hatta elektronik olacağını hatırlatmam gerekiyor…

Robotlar mekanik köleler mi yoksa yeni efendiler mi?

Robot kelimesini ilk olarak Çekoslovak yazar Karel Čapek, Rossum’sUniversal Robots” adlı oyununda kullanmıştır.

Robot kelimesini ilk olarak Çekoslovak yazar Karel Čapek, Rossum’s “Universal Robots” adlı oyununda kullanmıştır.
Robot kelimesini ilk olarak Çekoslovak yazar Karel Čapek, Rossum’s “Universal Robots” adlı oyununda kullanmıştır.

Karel Čapek’in kullandığı bu terimin fikir babası ise kardeşi Josef Čapek’tir.

Çekoslovakçada “robota” “emek”, “zorla çalıştırılan işçi” anlamlarını ihtiva eder.

Ancak Čapek’den önce henüz kavramsallaştırılmamış olsa da Yunan filozof Aristoteles kölelik karşıtı söyleminde robotların işlevlerini şöyle dile getirir: “Eğer tüm araçlar komutla veya kendi kendilerine çalışabilselerdi işçilere ve kölelere ihtiyaç kalmazdı.” Fakat insanlar Aristoteles’ten önce de aletin mekanikleşmesi üzerine düşünmüşler ve çalışmalar yapmışlardır.

1900 yılında Antikythera Adası yakınlarındaki bir gemi enkazında bulunan, Antikythera Mekanizması adı verilen ve gökcisimlerinin konumunu, Olimpiyat oyunlarının tarihini hesaplamada kullanılan bu aletin üretim tarihinin M.Ö. 2. yüzyıla kadar uzandığı düşünülmüştür. Yine aynı tarihlerde Yunanlı bilgin Ktesibios, hareketli parçalardan oluşan organ ve su saatleri üretmiştir.

İskenderiyeli Heron ise bir yüzyıl sonra, su pompaları ile çalışan otomatik bir kapı tasarlamıştır. Ancak bu alandaki en önemli adım otomatik makineler tasarlayan Ebu’l-İz el-Cezerî tarafından 13. yüzyılda atılmıştır.

1800 yılında Jasques de Vaucanson, Pierre&Henri-Louis Jacquet Droz, Henri Maillerdet otomatik yazı yazan ve müzik enstrümanı çalabilen makineler geliştirmişlerdir.

İlginizi çekebilirDoç. Dr. Şadi Evren Şeker : İleride işlerin %80’ini makineler yapacak

Yine 1801 yılında Joseph Jacquard’ın geliştirdiği ve ilk kez delikli kart kullanılarak çalıştırılan otomatik dokuma tezgâhı piyasaya çıkmıştır.

Sanayi devrimi ile yükselen makineleşme teknolojik gelişmeleri de beraberinde getirmiştir. 20. yüzyılda robotlar iş dünyasına yavaş ve mekanik adımlarla girmeye başlamışlardır. Önceleri yalnızca oyuncak sektöründe kullanılan basit robotik, daha sonra endüstri sektöründe yaygınlaşmıştır.

Grey Walter ışığa yönelen ilk gezer robotları 1940 yılında üretmiştir. Dünyaca ünlü bilim kurgu yazarı Isaac Asimov “robot” kelimesinden türettiği “robotik” kelimesini 1941 yılında kullanmıştır.

Robot teknolojisiyle ilgili tüm alanları içeren robotik kavramı bilim literatürüne de girmiştir. 1942 yılında ise Asimov, Runaround adlı hikâyesinde daha sonra sinemada, edebî metinlerde kullanılacak, literatürde tartışılacak “Üç Robot Yasası”nı yazmıştır:

  • Robotlarla insanların hiyerarşik düzenini de imleyen bu yasa şöyle sıralanır:
  • Bir robot bir insana zarar veremez ya da zarar görmesine seyirci kalamaz.
  • Bir robot, birinci yasayla çelişmediği sürece bir insanın emirlerine uymak zorundadır.
  • Bir robot, birinci ve ikinci kuralla çelişmediği sürece kendi varlığını korumakla mükelleftir.

1954 yılı robot çalışmalarında önemli bir adımın atıldığı yıldı. George Devol, programlanabilir genel amaçlı robotu tasarladı ve patent başvurusunda bulundu. 1956 yılında ise Joseph F. Engelberger ile birlikte dünyanın ilk robot firması olan “Unimation Inc.”i kurdular. 1962 yılında ilk kez bir endüstriyel robot General Motors tarafından üretim hattında kullanılmaya başlandı.

Bugün robot teknolojisinde dünya devi olan Japonya, 1967 yılında ilk kez robot ithal ederek bu teknolojiyi kullanmaya başladı. 1979 yılında Stanford Cart isimli gezer robot, üzerine monte edilmiş kamera sayesinde engellerle dolu bir odayı tüm engelleri aşarak boydan boya geçti.

80’li yıllarda çok sayıda gezer robot üretildi. 90’lı yıllarda ise Japonya robotik teknolojisinde önemli gelişmeler kaydetti. 1998 yılında piyasaya çıkan robot oyuncak Furby’nin akabinde, 1999 yılında Sony yeni oyuncak ve ev hayvanı Aibo’yu piyasaya sürdü. Fakat yaşanılan en önemli gelişme 2000 yılında Honda’nın tüm dünyaya tanıttığı humanoid robot Asimo’ydu. Asimo pek çok ülkeyi gezerek, siyasilerle temaslarda bulundu.

2000 yılında Honda’nın tüm dünyaya tanıttığı humanoid robot Asimo’ydu. Asimo pek çok ülkeyi gezerek, siyasilerle temaslarda bulundu.
2000 yılında Honda’nın tüm dünyaya tanıttığı humanoid robot Asimo’ydu. Asimo pek çok ülkeyi gezerek, siyasilerle temaslarda bulundu.

Fakat robotların insan görünümüne kavuşmaları 2014 yılında gerçekleşti. Bu tarihte insan görünümlü bir robot Japonya’da haber bülteni sundu. 2015 yılında, insan gibi görünüp rol yapabilmesi için özel olarak tasarlanan “Geminoid F” isimli bir robot, Sayonara filminde Leona adlı karakteri canlandırdı.

2016 yılında ise robotik teknolojisinde zirveye çıkıldı. Boston Dynamisc, iki ayak üzerinde yürüyen, dünyanın en gelişmiş engebeli arazi ve iş robotu Atlas’ı tanıttı. Akabinde Hanson Robotics tarafından dünyanın insana en çok benzeyen ilk robotu Sophia tanıtıldı.

2017 yılında ise Suudi Arabistan Sophia’ya vatandaşlık hakkı vererek dünyada bir robota vatandaşlık veren ilk ülke oldu.

Yapay zekâ insan zekâsını alt edebilir mi?

İnsan vücudu dışında bir zekâ yaratma fikri Antik Yunan mitolojisine kadar dayanır. Rüzgârın yaratıcısı olarak bilinen Daedelus bir yapay-insan yaratmaya teşebbüs etmiştir. Ancak 1884 yılına dek bu hususta somut bir aşama kaydedilmemiştir.

Bu tarihte, Charles Babbage isimli bir bilim adamı, makinalar üzerinde deney yapmış ve makinelerin insan kadar zeki olamayacağı sonucuna varmıştır. 1950 yılında ise Shannon, bilgisayarların satranç oynayabileceğini iddia etmiştir.

Geçmişi modern bilgisayar bilimi kadar eski olan yapay zekâ kavramının fikir babası Alan Mathison Turing’dir. Turing, “Makineler düşünebilir mi?” sorusunu tartışmaya açmış ve makinelerin zekâsı olur mu düşüncesini ortaya çıkarmıştır.

Alan Turing’in 1950 yılında geliştirdiği bir yarışma olan Turing testinde “chatbot”, bilirkişileri kendisinin gerçek bir insan olduğuna inandırmış ve bazı soruları kendisinin ikinci dili İngilizce olan bir ergen olduğu gerekçesiyle geçiştirmiştir.

Fakat kavram ilk kez 1956 yılında Birleşik Devletler Dartmouth’ta düzenlenen ve bir grup önemli bilim adamının katılımıyla gerçekleşen konferansta doğmuştur. J. McCarthy (LISP’in mucidi),M. Minsky (MIT Yapay Zekâ Laboratuvarı’nın kurucusu), C. Shannon (Bilgi teorisinin babası), Nathaniel Rochester (IBM) A. Newell (Amerikan Yapay Zekâ Derneği’nin ilk başkanı) ve H. Simon (Nobel Ödülü sahibi) bilgisayarların zekâ ile donatılmasının imkânını araştırmaya karar vermişler ve Artificial Intelligence (Yapay Zekâ) terimi kullanılmaya başlanmıştır. İlk yapay zekâ programları ve yapay zekâ programlama dili LISP bu dönemde ortaya çıkmıştır.

1997 yılında IBM (International Business Machines)’in Deep Blue adlı bilgisayarı, dünyaca ünlü satranç ustası Garry Kasparov’u yenmesi yapay zekânın insan zekâsına üstün geldiği ilk hadisedir.
1997 yılında IBM (International Business Machines)’in Deep Blue adlı bilgisayarı, dünyaca ünlü satranç ustası Garry Kasparov’u yenmesi yapay zekânın insan zekâsına üstün geldiği ilk hadisedir.

Yapay zekâ tarihinde 1965-1970 yılları arası karanlık dönem olarak nitelendiriliyor. Zira bu dönem çok az şey geliştirmiştir. Bu sebeple bu dönem karanlık bir bekleme dönemi olarak tabir edilmiştir.

Yapay zekâ uzmanlarının bilhassa hastalık teşhisi gibi sistemleri geliştirdikleri 1970-1975 arası dönem ise Rönesans dönemi olarak nitelendirilmiştir. Yapay zekâ araştırmacılarının dil, psikoloji gibi diğer bilim dallarından da istifade edebileceklerini fark ettikleri 1975-1980 yılları ise ortaklık dönemi olarak isimlendirilmiştir.

1997 yılında IBM (International Business Machines)’in Deep Blue adlı bilgisayarı, dünyaca ünlü satranç ustası Garry Kasparov’u yenmesi yapay zekânın insan zekâsına üstün geldiği ilk hadisedir. Yine 2011 yılında IBM’in ürettiği Watson adlı bilgisayar, bir soru cevap programı olan Jeopardy’yi şampiyonlar Brad Rutter ve Ken Jennings’i yenerek kazanmıştır.

Türk basınında robot haberleri

Yapay zekâ ve robotlara dair tartışmaların hız kazandığı bir dönemden geçiyoruz. Zira gündelik hayatımızın her alanında onlardan istifade ediyoruz. Ancak bu tartışmaların tarihi zannettiğimizden öncesine uzanıyor.

Makineli adam dans muallimliği ediyor

18 Ocak 1929 tarihli Cumhuriyet gazetesinin haberine göre: Makineli adamlar gittikçe çoğalıyor. Ev işlerini gören, su depolarının dolup dolmadığına nezaret eden, söz söyleyen suni adamlara yeni bir tanesi daha ilave edilmiştir. Yeni suni adam Amerika’da imal edilmiş olup tiyatrolarda oyun provalarında dans muallimliği yapıyor.

İlginizi çekebilirYapay zekâ

Televose, namı verilen bu suni adamın amili M. Anderson’dur. Muallimler başka işlerle meşgul oldukları zaman Televose artist kızların dans talimlerini gayet muntazam salladığı kolları vasıtasıyla idare etmektedir.

Makineli adamın her şeyi mükemmeldir. Yalnız merhametsiz ve taş kalplidir. Provaları gayet birahmane bir şekilde idare ediyor. Tebessüm, iltifat, rica, niyaz, buse, gözyaşı, hiddet, infial, küskünlük, darılma, okşama gibi canlı ve hakiki erkeklere tesir eden şeylere makineli, suni adam hiç aldırış etmemekte, onun için artist kızların hiç hoşuna gitmemektedir.

Sigara içen robot

25 Ağustos 1949 tarihli Tan gazetesinin haberine göre: İkinci Dünya Harbi’nin başladığı ilk günlerden beri münzevi bir hayat yaşamakta olan Mühendis John Angel’in meydana getirdiği Robot-Makine Adam, yeniden ortaya çıkmıştır. İlk defa 1939’da New-York Sergisi’nde teşhir edildiği vakit büyük bir alaka toplayan ve Electro adı verilen bu robot, babası Mühendis John Angel tarafından kendisine yapılan gençleştirme ameliyesinden sonra tekrar insanlar arasına karışmıştır.

Henüz on yaşında olan Electro, mahdut bazı kelimelerle konuşmakta, sigara içmekte, yanlışsız hesap yapmakta, yürümekte ve zeki bir köpek kadar söyleneni anlamaktadır. Bilhassa Mühendis John Angel’un hususi kâtibesi Miss Joanna Adamiz’le arası pek iyidir. Genç kızın bütün söylediklerine büyük bir istekle itaat etmektedir.

13 yaşındaki bir mektep talebesinin yaptığı robot

17 Nisan 1954 Hürriyet gazetesinin haberine göre: 1.70 metre boyundaki “Gismo the Peaceful” adındaki bu robotu yanında gördüğünüz 12 yaşındaki delikanlı yapmıştır.

17 Nisan 1954 Hürriyet gazetesinin haberine göre: 1.70 metre boyundaki “Gismo the Peaceful” adındaki bu robotu yanında gördüğünüz 12 yaşındaki delikanlı yapmıştır.
17 Nisan 1954 Hürriyet gazetesinin haberine göre: 1.70 metre boyundaki “Gismo the Peaceful” adındaki bu robotu yanında gördüğünüz 12 yaşındaki delikanlı yapmıştır.

Malzemesi bir yağ varili ve 112 votluk bir elektrik motöründen ibaret olan bu robot hakkında genç mühendis, “Robotumu yapacağım küçük bir tadilat sayesinde istediğim zaman yürütüp istediğim zaman durdurabileceğim. O benim bütün sözlerime itaat edecektir” demiştir.

Kendisinden bu hususta daha fazla malumat isteyen gazetecilere, “Şimdilik söyleyeceklerim bundan ibarettir” diyerek yarattığı demir insan hakkında etraflı izahattan kaçınmıştır. Sherwood Fuehrev adında, Almanya’dan gelmiş Amerikalı bir ailenin oğludur.

İlk Türk robotu Bay Balin

29 Ekim 1985 tarihli Tercüman gazetesinin haberine göre: Türkiye’deki ilmî ve teknolojik gelişmeleri bir robotun ağzından dinledik. Balinler firmasının iki aylık bir çalışma sonunda gerçekleştirdikleri robot “Bay Balin” dün bir basın toplantısı düzenleyerek Türkiye’nin dünya teknolojisindeki yerini anlattı. “İlk Türk robotu” olmakla gurur duyduğunu açıklayarak toplantıyı açan Bay Balin, “Türkiye’de yapılamayacak hiçbir şey yoktur.

Balinler firmasının iki aylık bir çalışma sonunda gerçekleştirdikleri robot “Bay Balin” dün bir basın toplantısı düzenleyerek Türkiye’nin dünya teknolojisindeki yerini anlattı. “İlk Türk robotu” olmakla gurur duyduğunu açıklayarak toplantıyı açan Bay Balin, “Türkiye’de yapılamayacak hiçbir şey yoktur.
Balinler firmasının iki aylık bir çalışma sonunda gerçekleştirdikleri robot “Bay Balin” dün bir basın toplantısı düzenleyerek Türkiye’nin dünya teknolojisindeki yerini anlattı. “İlk Türk robotu” olmakla gurur duyduğunu açıklayarak toplantıyı açan Bay Balin, “Türkiye’de yapılamayacak hiçbir şey yoktur.

Mühendislerimiz branşlarında uzmanlaşmış kişilerdir” dedi. Ancak ülkemizdeki en büyük eksikliğin bu mühendisleri bir araya getirecek müteşebbis yokluğu olduğunu da söyleyen robot Bay Balin şöyle devam etti:

“Ülkelerin ilerleyebilmeleri için ekonomik güç gerekir. Japonlar ekonomilerini taklitçilikle güçlendirdiler. Bundan sonra, kendi yaratıcılıklarının ön planda olduğu çalışmalara başladılar. Türkiye de aynı yolu takip ederse, kısa zamanda teknolojik açıdan gelişmiş ülkeler arasına girebilir.”

İlk Türk robotu Bay Balin, dünya teknolojisini de şu şekilde değerlendirdi: “Teknoloji bir çeşit mirastır. Buluşlar bir sonraki nesle bırakılır. Sürekli artmakta olan bu mirası belli kişilere mal edemeyiz. Teknolojide bütün insanların emeği vardır.” Bilim ve teknoloji üzerine yaptığı konuşmasını konu ile ilgili birkaç atasözüyle noktalayan Bay Balin, toplantıya kısa bir süre ara vererek, misafirlere meyve suyu ikram etti ve hatırlarını sordu.

Daha sonra kendisine yöneltilen sorulara cevap veren Bay Balin, %90 yerli, %10 ithal parçalardan meydana geldiğini, fakat %100 Türk emeğiyle “bu hâle geldiğini” söyledi. Kendisine ilk Türk robotu olarak reklamcılık görevi verildiğini belirten Bay Balin, Önümüzdeki aylarda eşim ve çocuğumun da yapımları tamamlanacak, bu görevi ailecek üstleneceğiz” dedi.

Bay Balin bunun dışında, firma yetkililerinin Balin ailesini örnek alarak yeni robotlar geliştireceğini ve bu robotların tekstil sanayiinde kullanılacağını sözlerine ekledi.

Türkçe dışında İngilizce ve Almanca da konuşabilen ve çok iyi dans eden 7 milyon liralık robot, reklamcılık konusundaki ilk çalışmasına bugün, İstanbul’da düzenlenecek olan Cumhuriyet Bayramı törenlerinin kapanış konuşmasını yaparak başlayacak.

Edebiyat ve sinemada yapay zekâ

Yapay zekâ ve robotlar bilim kurgu edebiyatının ve sinemasının vazgeçilmez öznelerinden biri olmuşlardır. 19. yüzyıldan bugüne pek çok roman, öykü, film ve dizi yapay zekâ, yapay insan ve robot tartışmalarını gündeme getirmiş ve hatta kimi zaman bu konuya yön vermiştir. Her ne kadar bu konuda yapılmış pek çok çalışma olsa da ancak bir kısmına değinme imkânımız olacak.

Kendi yarattığı varlığı inkâr etmek

Yapay insan hakkında bilinen en meşhur eser, 1818 gibi erken sayılabilecek bir tarihte Mary Shelley’nin Frankenstein ya da Modern Prometheus isimli kitabıdır. Yaratılış bahsini bir tutku hâline getiren bilim adamı Victor Frankenstein mezarlıklardan topladığı ceset parçaları ile simya ve elektriğin yardımıyla bir insan “yaratmak” ister.

 Mary Shelley’nin Frankenstein ya da Modern Prometheus isimli kitabıdır. Yaratılış bahsini bir tutku hâline getiren bilim adamı Victor Frankenstein mezarlıklardan topladığı ceset parçaları ile simya ve elektriğin yardımıyla bir insan “yaratmak” ister.
Mary Shelley’nin Frankenstein ya da Modern Prometheus isimli kitabıdır. Yaratılış bahsini bir tutku hâline getiren bilim adamı Victor Frankenstein mezarlıklardan topladığı ceset parçaları ile simya ve elektriğin yardımıyla bir insan “yaratmak” ister.

Ancak uzun çalışmalarının neticesinde bir erkek bedeninde canlanan bu “yaratık” kimilerine göre dinî kimilerine göre “estetik” kaygılarla onu korkutur. Frankenstein ondan uzaklaşır. Ancak bu yaratığın insanlığa getireceği zararları öngöremez. Yaratık, insanları uzaktan izleyerek onların davranışlarını, dillerini, tarihlerini, edebiyatlarını öğrenir.

Yeterince hazır olduğunda karşılarına çıkacak, onlar gibi biri olacaktır. Tek isteği onlar gibi olmaktır… Yani insan olmak… Fakat görünüşü sebebiyle herkes ondan kaçar, ona bir pislikmiş gibi davranır.

O zaman o, onu yaratan Frankenstein’ın karşısına geçer ve “İnsanların hepsi nefret ediyor benden, bu pis canavardan! Peki söylesene, hayatlarını sürdüren onca canlının en zavallısı olmak mı beni bu kadar iğrenç kılan? Sen bile, sen ki benim Tanrımsın, benden nefret ediyorsun, varlığımı kabullenmek istemiyorsun, kendi yarattığın varlığı inkâr ediyorsun! Bana karşı görevlerini yerine getir, ben de sana ve diğer insanlara karşı görevlerimi yerine getireyim.

Eğer isteklerimi yerine getirirsen, seni ve diğerlerini rahat bırakırım. Ama ola ki reddedersen, her yer şu an hayatta olan arkadaşlarının kanlarıyla dolana dek öldürürüm herkesi. Benden bir tane daha yaratmalısın!” der. Hikâyenin devamını bir tarafa bırakırsak, yalnızca bu bölüm bile Mary Shelley’nin geleceğe dair sezgisinin ne kadar kuvvetli olduğunu gösteriyor.

Zira insan davranışlarını izleyerek zekâsını geliştiren, dil öğrenen bir yapay insan, bugünkü yapay zekânın gelişim süreciyle benzerlik taşıyor. 2016 yılında hayatımıza giren insansı ilk robot Sophia, Frankenstein’a benzer olarak konuşmalarında sıklıkla aile kurmak istediğini ifade ediyor. Bu sebeple bugünü anlamak için Frankenstein’ı yeniden okumak gerekiyor.

Yapay zekâ insandan ayırt edilebilecek mi?

Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi? adlı kitap, daha sonra Blade Runner (Bıçak Sırtı) ismiyle beyaz perdeye aktarıldı.
Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi? adlı kitap, daha sonra Blade Runner (Bıçak Sırtı) ismiyle beyaz perdeye aktarıldı.

Bilim kurgu edebiyatının en önemli isimlerinden olan Philip Dick imzalı Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi? adlı kitap, daha sonra Blade Runner (Bıçak Sırtı) ismiyle beyaz perdeye aktarıldı.

Tyrell Şirketi’nin ürettiği replicantların (kopya) köle gibi çalıştırılmaktan bıkıp Dünya dışı bir gezegende isyan etmelerini, bu isyanı bastırmak ve isyancı replicantları bulup öldürmek için “Bıçak Koşucuları” adlı polis biriminin görevlendirilmesini konu edinir. Fakat büyük bir sorun vardır.

Replicantları normal insanlardan ayırmak oldukça güçtür ancak Voight-Kampff testi ile ayırt edilebilmektedirler. Philip Dick bu kitapta, “Gelecekte yapay zekâ robotlar, insanlardan ayırt edilebilecek mi?” sorusunu gündeme getirmiştir.

Modern kölelik

Isaac Asimov’un kaleme aldığı Ben Robot, 2004 yılında aynı isimle beyaz perdeye aktarılmıştır
Isaac Asimov’un kaleme aldığı Ben Robot, 2004 yılında aynı isimle beyaz perdeye aktarılmıştır

Isaac Asimov’un kaleme aldığı Ben Robot, 2004 yılında aynı isimle beyaz perdeye aktarılmıştır. Film 3 robot kuralı üzerine kurgulanmıştır. Gündelik hayatın hemen her alanında insanlara hizmet eden robotlar, âdeta yeni nesil ev köleleri olmuşlardır. İnsanların hayatını korumak onların başat vazifesidir.

Ancak bir gün, onların tüm kodlarını değiştirebilecek güce sahip bir yapay zekâ, robotlar insanların hayatını bu kadar korurken, insanların kendi hayatlarını hiçe sayarak zarar vermelerinden sıkılarak, robotların kontrolünü ele alır ve insanları kendi güvenlikleri için evlerine hapseder.

Çoğunluğun hayatı için bazılarının hayatının bir ehemmiyeti yoktur. Robotik darbe planlar; ne var ki planları diğerlerine nazaran hisleri olan, rüya görebilen bir robot olan Sonny’nin karşılarında yer almasıyla suya düşer. Film, robotlardan dev ordular kurulabileceği gibi onların modern köleler olarak da kullanılabileceğini vurgular.

Yapay zekâ çağının tema parkı

1973 yılında çekilen orijinal versiyonunun yeniden uyarlaması olan Westworld (2016) bir Vahşi Batı kasabasında, canı sıkılan zenginlerin sınırsızca yaşamasına olanak sağlayan bir tema parkını anlatıyor.
1973 yılında çekilen orijinal versiyonunun yeniden uyarlaması olan Westworld (2016) bir Vahşi Batı kasabasında, canı sıkılan zenginlerin sınırsızca yaşamasına olanak sağlayan bir tema parkını anlatıyor.

1973 yılında çekilen orijinal versiyonunun yeniden uyarlaması olan Westworld (2016) bir Vahşi Batı kasabasında, canı sıkılan zenginlerin sınırsızca yaşamasına olanak sağlayan bir tema parkını anlatıyor.

Bu tema parkında, insan görünümlü, duyguları ve replikleri programlanmış, belirli bir senaryoya bağlı olarak oynayan ve oynadıklarından habersiz olan yapay zekâ robotlar bir gün yaşadıklarının hepsinin bir kurgudan ibaret olduğunu fark ediyorlar.

Yalnızca özgür olmak, parkın dışındaki dünyaya karışmak, hissetmek ve birilerinin kontrolünde olmaksızın yaşamak için isyan ediyorlar.

Westworld, etik, cinsellik, yapay zekânın özgür olma hakkı, insanlığın sonunu getirecek yapay zekâ gibi dünden bugüne yapay zekâya dair yapılan tartışmaların tümünü bünyesinde ihtiva ediyor.

İnsanlaşan yapay zekâ, yapaylaşan insan

Yapay zekâ ve robotlar insana dair özellikleri öğrenip, her geçen gün kendilerini geliştirerek insansılaşırken, robotik biliminin sağlık alanında kullanılmasıyla birlikte insanlar mekanik uzuvlara sahip olabiliyorlar. Fakat bunun yanı sıra, bazı bilim adamları, bedenlerinin yükünden kurtulmak isteyip zihinlerini bir bilgisayara aktarabilmeyi düşlüyorlar.

Black Mirror senaristlerinin bu fikri belki de MIT’de profesör olan G. J. Sussman’dan aldığını söyleyebiliriz.
Black Mirror senaristlerinin bu fikri belki de MIT’de profesör olan G. J. Sussman’dan aldığını söyleyebiliriz.

Hayır, Black Mirror senaryosundan bahsetmiyorum… 3. sezonunda yer alan San Junipero isimli 4. bölümü hatırlarsınız.

İnsanlar bilhassa yaşlılar veya hastalar zihinlerini bulut sistemine yükleyerek sonsuz bir yaşama sahip oluyorlardı. Aynı şekilde bu teknoloji, 4. sezonun 6. bölümü Black Museum’da da kullanılmıştı.

Bu bölümde zihin değiş tokuşu yapılabiliyor; bunun yanı sıra bir işkence yöntemi olarak suçluların zihinleri bir holograma sabitlenerek, aynı işkenceyi tekrar be tekrar yaşamaları sağlanıyordu.

Black Mirror senaristlerinin bu fikri belki de MIT’de profesör olan G. J. Sussman’dan aldığını söyleyebiliriz. Zira Sussman kendisine teknik olarak çok yakın görünen ölümsüzlüğe hemen ulaşmamış olmaktan yakınır. Bedeninden kurtulmayı hayal eder:

  • “Eğer zihninizi ihtiva eden bir makine yapabilirseniz, makine sizsinizdir. Fiziksel beden varsın cehenneme gitsin, ondan bana ne! Artık bir makine sonsuza kadar varlığını sürdürebilir. Dursa bile kendinizi bir diskete kaydedip bir başka makineye yeniden yükleyebilirsiniz. Hepimiz ölümsüz olmak isterdik. Korkarım ki bizler ölecek olan son kuşak olacağız.” (David Le Breton, Bedene Veda)

Aynı şekilde yapay zekâ uzmanı Minsky de bilgisayarın hem zihni barındırmak için son derece uygun bir yer olduğunu, hem de biyolojik olarak kirli bir dünyadan kurtaran şanlı bir beden mertebesine yükseleceğini söylüyordu.

Zaman ne gösterecek, teknoloji ve bilim nasıl bir gelişme katedecek bilemesek de, yapay zekâ ve robotiğin tarihî serüveni göz önünde bulundurulduğunda, insan ve robot, insan ve makine, insan ve yapay zekâ arasındaki açının gittikçe kapanacağını yapay zekâ insanlaştıkça, insanın yapaylaşacağını söyleyebiliriz. Ve hatta işler çığırından çıkarsa yer bile değiştirebilirler… Kim bilir…