Babil arafı

Uçurum: şehrin doğu yakasına daldığımda fark ettim, şehir bir uçurumun kenarına kurulmuş.
Uçurum: şehrin doğu yakasına daldığımda fark ettim, şehir bir uçurumun kenarına kurulmuş.

Oturdum eşiğe, oysa düşman değildim. Dost ise olamamış mıydım? Elimde bir kapı hiçliğinin getirdiği sonsuz ihtimal ile bir kapı anahtarının tek ihtimali. Çok şey ile bir şeyin kesiştiği yeri bulmam gerek belki de. Ama nasıl? Eşikte uyuduğumu hatırlıyorum, bir de uyandığım yer yatağını. Biri beni çadırın içerisine götürmüştü anladığım, ama kim, neden?

Yüzüm bilinmez bir atlas hâlini almış gibi. Asırlardır yürümüyor olsam da buraya nasıl geldim bilmiyorum, gözümü açtım karşımda bir kemer; nakış nakış işlenmiş, kahve desem değil, sarı desem o da değil, arada bir yerde bir spektrumun dönüşmüş hâlini görüyor gibi bakıyorum. İlginç değil ama değişik bir anımsama, bu kapıda bana dair ne var? Bir ayna bulsam kendimi biraz daha hatırlayacağım; gördüğüm benden geçtim, görmediğimde, beni ben yapan iç hançereme dair bir şeyleri bulacağım. Islanıyorum; o kadar çok ıslanıyorum ki, bastığım her yerde bir su birikintisi kalıyor. Bulanık, birbirine dolaşık bir ayna. Eğiyorum kafamı, karşımda dalgalı bir ân. Bana bir şeyler söylüyor kendime dair: Kâtip, gün geceye dönecek, değişen ne benim adımlarım ne de onun adı. Bir şehirde rüya gördüm sonra şehrin her köşesinde "hurdacılık bahane, ben yalnız seni arıyorum" diyen insan gibi her sokak arasını gezdim, adımlarım değişmeden. Vitrinlerde ve su birikintilerinde gördüğüm yansımam, ışığın herhangi bir gelme açısı ile kırılırken rüyalarım ve acılarımın beni kırmaları da dâhil mi bu yansımalarımın varlığına? Yansımamda gördüğüm rüyalar var mı?

Yürüdüm, yürüdüm, eninde sonunda varacağım eve geldim. Durdum mavi bir demir kapının önünde, iki kere zile bastım. Kimsenin açmayacağı kapılar için zile basmalarım ve dalgınlıklarım... Ben, beni nerede bıraktım ki, ruhum biraz eksik. Kendime dair hatırladığım bu katran, ne kapısı ne de anahtarı olmayan burada mavi gözbebeklerimde canlanırken attım adımımı. Oraya, o serin has bahçeye, o eşsiz hayalgâhıma. Kaldırdım kafamı kurumuş ayaklarımdan; o kadar zaman geçti ki kendime dair bir şeyi hatırlamanın yaşantısında, kurudum baştan aşağı bir çorak toprak kadar kurudum. Gelirken çoraktım, kemerin altında sırılsıklam oldum, has bahçeye ilk adımımda tekrar kupkuru oldum. Babil ne olursun üzerime biraz serinlik ver. Karşımda toprak evler, düz çatılı, iki pencereli, her evin her evle arasında sokaklar, sokaklar, sokaklar... Ağaçlar zümrüt bir gerdanlık gibi çöl rengi bu şehirde. Beyaz kıyafetli insanlar var, kat kat büyüyüp büyüyüşünde kat kat küçülen Zigguratlara girip çıkıyorlar.

Ben yola çıkmakla geliyorum da şehir beni çağırıyor mu bilmiyorum. Ben razı mıyım değil miyim bilmiyorum, zaten şehir benden razı mı? Yükseğinde bir yer burası şehrin, şehri görüyor, ama şehir beni görmüyor, anlamadığım buranın neden bir bekçisi yok? Bu şehri neden kimse beklemiyor, oysa insan kendini bile beklemeli değil mi ki kendi uçurumlarına düşmesin. Uçurum: şehrin doğu yakasına daldığımda fark ettim, şehir bir uçurumun kenarına kurulmuş. Selam sana ey insan! diyen gür bir sesle irkildim, başımda bembeyaz gocuklu bir adam, şaşırdım, kendimi toparlamaya çalışarak ayağa kalktım. Aleyküm selam, dedim. Yolcu musun, yol musun, yola revan mısın, yol sana kervan mı, dedi. Hiçbir şey diyemedim, nereden geldiğimi nereye gittiğimi bilmeyen ben, ne diyebilirdim ki? Geçti gitti bembeyaz gocuklu adam, bakakaldım öyle, sırtını döndü gitti, geldiği yönde döndü gitti. Anlamadım, çok sonra anlayacaktım.

Oturdum yine olduğum yere, önümde şehre uzanan bir patika, yaslandığım kaya, uzaklara dalacağım tüm kuraklığımla ama kendime dair bu kadar az şey varken hatırımda, uzakların koynunda ne bulabilirim ki? Hatıralarından bezgin olur ya insan, bir de hiçbir şeyi anımsayamadığı olursa? Kalktım, şehre doğru yürümeye başladım bir tepenin yamacından. Şehir Kenan illerinde değil. Kenan illerini ben nereden hatırlıyorum da burası orası değil diyorum? Ben yürüyorum, yürüyorum, yürüyorum, gece de ritmimce çöküyor, kandillerin o siluet gibi ışıkları belli belirsiz kendilerini âyan etmeye başlıyorlar. Gölgeler raksa tutuşuyor, sokaklar sessiz, o kadar sessiz ki insan sessizliğin böylesinde sesin kokusunu hatırlıyor sanki. Bir köşeyi dönüyorum, birkaç adım atıyorum ki, bir ses derin derin çağlamaya başlıyor. Tutamıyorum kendimi, üzerimde kahverengi elbisenin etekleri kendiliğinden raksa tutuşuyor. Koşuyorum, koşuyorum, koşuyorum, bulamıyorum.

Şehri o kadar koşuyorum ki ayaklarım sızım sızım sızlamaya başlıyor; son bir can havli kendimi doğulara, doğuların doğusuna sürüklenirken buluyorum. Uçurum. Şehrin doğusunda erişiyorum aradığıma. Tüm o ses şimdi önümde duran bu çadırdan gelip sarıyormuş şehri. Çadırın önünde orta hallice bir ateş. Gecenin sessizliğine yayılmak böylesi bir sesten başkasına yakışmazdı herhâlde diyorum. Tamam da, neden benden başkası gelmiyor, yok mu başka duyan? Yaklaşıyorum çadırın içi ile dışını ayıran perdeye. Ateşin önüne geçmemle donakalmam bir oluyor. Gölgemi görüyorum, daha önce görmüşüm ama şimdi hatırlıyorum. Karanlığa sunulan bir buket kardelen oluş terennümünde bir ân. Geceyi aydınlatmak ya da karanlığa bir ışık olmak. Farklı şeyler, yakın anlam diye bir şey yok, bütün bunlar o kadar aynı, o kadar zıt. Kendime dair bir bildiri değil hatırladığım, bir şair sözü. Düşmüşüm ben, düşmüşüm de bana birçok şey nasip olmuş.

Bir rüzgâr esti perde uçuştu, içeridekiler bana, ben içeridekilere âyan oldum. Gel dediler, eşikte durma ki bilelim, gelici misin, gidici mi? Dost musun, meçhul müsün, bilelim. Geçtim oturdum, oturdum da ben burayı nereden biliyorum? Daha önce geldim mi ki buraya oturmam gerektiğini hissettim? Nedir bu geç kalmışlığın dinginliği sende, dediler. Öylece durdum, ne zaman randevulaştık, ne zaman konuştuk ki biz? Kaldırdım kafamı, döndüm hatıralarıma dair olduklarını hissettiğim ama tanışıklığımı bilemediğim bu insanlara, şimdi ben şu uçurumun menzilinde uzanan ova üzerinde çatlarcasına koşan o küheylanın gözünde cisim almış ufuk çizgisinin tüm sedasında nefesimi dinlendirmek ister oldum. Sapsarı kesilmiş toprağın yüzünde, bir nalın, başka bir nal sesini peşinde sürüklercesine yere vuruşundan, o değişin bir yerlerde bir şelpe savruluşuna ilham oluşundan göğüs boşluğumu sıkan bu boşlukları bir bir kapatacak devayı bulmak istedim.

Gitseydim, tüm bunca bedenlerden ayrı bir beden iken, tüm o bedenlerin tüm olmak istediği yerlerin acısını bilebileceğim bir yere. Hem burada hem orada hem de boşlukta var olmanın bir imkânı? Yok olmak mıdır, tüm bunları veyahut bir ödül-ceza ikilemini aşabilmek. Uzaklarda bir yerlerde demlenen o kuyuda, çağıldayan, beni çağıran, benim ruhumda ağaran ne? Birazda, uzaklar nere? Kalktım, müzik de durmuştu zaten ben sözümü bitirince, çıktım çadırdan, ateşin yanında kıvrıldım, uyudum, bir rüyadan uyandım. Bir kâtip imişim de ben, öyle gördüm. Yazılar yazan, kitaplar okuyan, notlar alan bir kâtip. Bir kitap okuyordum, harflerini hiç tanımadığım bir dile ait bir kitap. Bir satır okumuştum ki uyandım ama ne okudum ben? Bir kâtip miyim ben? Başımı kaldırdım, göğe baktım, gökte üç yıldız gördüm, hepsi birbirine eşit uzaklıkta gibi duran fakat bir köşesi eksik bir kare gibi.

Toprağa dört nokta koydum kıvrıldığım yerde. Şehre bakmak için Batı’ya döndüm yüzümü, karşıdan gelen onu gördüm sonra, birisi geliyordu, fark etmiştim onu, simsiyah giyinmişti ama fark ettim. Geldi oturdu karşıma, yüzünün yarısını kapatan bir peçe takmıştı. Peçesini açtı. Ben söyleyecek söz bulamadım, unuttuklarıma bir de kelimeler, heceler ve harfler ve hatta nefesim eklendi. Benim gördüğüme gözler inanır mı bilemedim. Yere çizdiğim dört noktaya baktı? Kâtip, bunu neden çizdin, dedi. Çünkü dedim, başım önümdeki güzelliğe dönük, gözbebeklerinde binbir medeniyet. Gökte gördüğümü kendi içimde tamamlayışıma bir isim olsun diye, dedim. Diyemedim, dördüncü noktanın göktekindeki eksik dördüncü köşeyi çağrıştırdığını yani o dördüncü noktanın ve dördüncü köşedeki eksik yıldızın olma ihtimalinin bana, bundan önce en imkânsız denilen şeylerin bir imkânının olabilmiş olacağını ama benim artık imkânı düşüncemde egale ettiğimi gösteriyor. Üstelik dördüncü nokta ile eksik yıldızı içimde böyle büyütmem bana sevmenin yerlerde yer tutan o enginliğini ve göklerde var olan o uçsuz bucaksız ummanlığını öğretiyor, diyemedim.

Yutkundum. Boğazımı kesen bir şey varmış gibi acıdı nefesim. Nasıl yaparsa insan tüm bedenini aklın mengenesine sıkıştırmayı, öyle yapmaya çalıştım. Yüzümü yüzüne döndüm, "eşsizler çünkü tekler, birler, benzerleri yok, bu bana özgürlüğün ve birini biri olduğu için sevebilmenin kapısını aralıyor" dedim. Yüzünü çekti yüzümden anlamış gibi, yani kim kimi ne kadar anlamış? Kim kimin kilidini gerçekten açmak ister? Yere bir anahtar bıraktı, ikimizin ortasına. Kalktı ayağa, hatırla beni, dedi. Döndü arkasını, şehre gitti, sonra ne oldu bilmiyorum. Anahtarı aldım, çadıra döndüm, gözlerimi kapadım ki gölgemi görmeyeyim, perdeyi araladım, gözlerimi açtım, hiç kimsenin kalmamışlığını görmekle baş başa kaldım. Oturdum eşiğe, oysa düşman değildim. Dost ise olamamış mıydım? Elimde bir kapı hiçliğinin getirdiği sonsuz ihtimal ile bir kapı anahtarının tek ihtimali. Çok şey ile bir şeyin kesiştiği yeri bulmam gerek belki de. Ama nasıl? Eşikte uyuduğumu hatırlıyorum, bir de uyandığım yer yatağını. Biri beni çadırın içerisine götürmüştü anladığım, ama kim, neden?