20.356 Takipçi

"Postumuzu Serdik!". Post Öykü, 2014'te bu slogan ile matbaanın yolunu tuttu. Öyküyü merkezinde tutan dergi; kurmaca metinler, makaleler, incelemeler ve röportajları da sayfalarına alıp, iki ayda bir satış şubelerinin raflarında yerini alıyor. Şimdi, siz bu kaydı dinlerken Post Öykü, dijital dünyada da yeni bir öyküye imza atıyor. Atölyeler, ilginç dosyalar ve yazarların mutfağında olup, bitenler! Tüm bunlar ve daha fazlası sayfalardan ekranlarınıza taşacak! Post Öykü ve GZT'yi sosyal medya mecraları üzerinden takip etmeye başlayın.

Sürgün

O sırada at, arkasından sarkan ipin ucunda yarım yamalak bir cesetle çıkıp geldi.
O sırada at, arkasından sarkan ipin ucunda yarım yamalak bir cesetle çıkıp geldi.

O sırada at, arkasından sarkan ipin ucunda yarım yamalak bir cesetle çıkıp geldi. Hâkim onun alnını okşadı, tekrar bağladı. Atını bağlarken güneşin arkasına sığındığı dağın ortasında parlak bir ışık gördü. Işığı görünce içine bir korku düştü ve kalabalığa dönüp “Şu dağdaki ışık nedir?” diye sordu. Kimse Hâkimin sesindeki korkuyu sezemedi.

İçindekiler

Sabahın köründe, renklerin silikleştiği, havanın soğuktan çatırdadığı vakitte bir hâkim, kasabadaki tüm evlerin önünden ve bütün sokakların içinden aynı anda geçerek kasabanın meydanına geldi. Heybesi kanla dolu atından yavaşça indi ve cübbesini özenle yere serdi. Ellerini gökyüzüne kaldırıp rengârenk bir çığlık attı. Çığlığı ilk önce erkenden kalkıp işlerini kolaylamaya çalışan kadınlar duydu. Yürekleri ağızlarında yaptıkları işleri olduğu gibi bırakıp çocuklarını kucakladılar ve kocalarını uyandırdılar. Kimi adam uyandı, kiminin alnı zaten yerde, arş-ı âlâya fısıldıyordu, kimi akşamdan kalma uykusunu böldü diye karısını çocuğunu evire çevire dövdü, sonra yine yattı uyudu. Hâkim’in kopardığı gürültüden sonra güneş, dağların ardından bir türlü çıkmadı. Kasabanın üzerini örten gökyüzüne ise kirli bir dumana benzeyen yığınla bulut doluştu, gök yarılırcasına gürledi ama yağmur yağmadı. Hava aydınlanmadı ama kadınlar yine de kahvaltıları hazırladılar, bellerini büküp işlerine koyuldular, bebeklerini emzirdiler. Elbette içlerinde zift gibi bir korku, külçe gibi ağırlaştı.

Hâkim’in kopardığı gürültüden sonra güneş, dağların ardından bir türlü çıkmadı.
Hâkim’in kopardığı gürültüden sonra güneş, dağların ardından bir türlü çıkmadı.

Hâkim, atını bağlayıp yere serdiği cübbenin üzerine oturdu ve beklemeye koyuldu. Kahvaltı edip çaylarını içen adamlar, kasabanın sıkıntısından bunaldılar, yerdeki titreme, gökteki gürültü nedir diye telaşa düştüler. Kimi duvara astığı, kimi yatakların arasına sakladığı tüfekleri gövdelerine asıp meydana çıktılar. Hâkim onları görünce kaşlarını çattı, iyice yaklaşsınlar diye bekledi. O beklerken simsiyah atı debelendi, şahlandı, gök patlar gibi yandı söndü, dağları bir titreme aldı. Hâkim ayağa kalktı, atının yularından tutup sakinleştirdi ve elini heybesine daldırıp çıkardı. Avucuna doldurduğu kopkoyu kanı meydana toplanan adamların üzerine savurdu. Önce herkes ürküp kaçıştı. Kimi tüfeğin tetiğine dokunmuş bulundu. Silah seslerini işiten kadınlar evlerinde eyvahlar içinde çocuklarını gövdelerine sıkı sıkı bastırdılar. Sonra Hâkim, parmaklarını şöyle bir silkeledi de birdenbire nehirlerin yönü değişti, güneşi saklayan dağlar şöyle bir kıpırdandı, bulutlar bambaşka bir maviye büründü ve meydana toplanan ahalinin vicdanına minik bir kıvılcım ilişti.

Hayretten kaşları kalktı, kendi içlerine bakıp bu hayret de nereden çıktı şimdi, deyip bir daha şaşırdılar.

Hepsi engelsiz, perdesiz, aydınlık bir şüpheye düştüler. Önce kendilerine sonra birbirlerine söylendiler, sonra şaşırdılar. Hayretten kaşları kalktı, kendi içlerine bakıp bu hayret de nereden çıktı şimdi, deyip bir daha şaşırdılar. Ayakları üzerinde durduklarını, kollarının gövdelerine bağlı olduğunu, başlarının ne ağır olduğunu ve aman ne kadar da ağır olduğunu fark ettiler. Aralarından bazıları dizlerinin üzerine çöküp tüfeklerini çenelerinin altına dayadılar, kiminin hayreti gökleri aştı da alnı toprağa bulaştı, kimi de gözlerini sinsice kısıp cehennemî bir fısıltıyla dilini eğip büktü. Onlar, kalabalığın içinde gizli gizli öbürlerini taklit ettiler. Hâkim olan bitenden razı olmamış gibi kanla boyanmış elini çenesine koyup gözlerini döndürmeye başladı. Hâkimin etrafına toplanan erkeklerin hepsi yapacaklarını yaptıktan sonra tekrar hâkime dönüp bakmaya başladılar. Hâkim başını kaldırıp hepsinin yüzüne teker teker baktıktan sonra dişlerini gıcırdatarak cüppesini yerden aldı, sırtına geçirdi, kalabalığın arasına daldı. Gözleri felfecir okuyan bir tanesini bulup boğazından yakaladı.

Kiminin hayreti gökleri aştı da alnı toprağa bulaştı, kimi de gözlerini sinsice kısıp cehennemî bir fısıltıyla dilini eğip büktü.
Kiminin hayreti gökleri aştı da alnı toprağa bulaştı, kimi de gözlerini sinsice kısıp cehennemî bir fısıltıyla dilini eğip büktü.

Onu çekip kalabalığın önüne çıkarıp yere çaldı. Yere savurduğu adamın önünde ardında gidip gelmeye başladı. O gidip geldikçe yerde yatan adamın dili çatallandı, yeşile döndü. Avuçlarına simsiyah bir duman doldukça doldu. Hâkim hepsini gördü. Gördükçe kızdı, delirdi “Nasıl olur! Nasıl olur!” diye söylendi durdu. Köyün erkeklerinden biri tüfeğini kaldırıp bir adım öne çıktı, yerde çatal diliyle kıvranıp duran adama “Melun!” diye bağırıp tetiğe bastı. Aynı anda patlayan gök gürültüsünden, rüzgârın dağları eteklerinden tutup kanırtmasından silah sesi duyulmadı. Akan kanın şarıltısı ve ölümün ıhıltısı da arada kaynadı gitti. Hâkim durdu, namlusu tüten tüfeğe baktı, sonra o tüfeği tutan dişlerinin yarısı dökülmüş, kendini Tanrı ilan eden adama baktı. Ağzına alaycı bir kıvrım ekleyip ellerini arkasında bağladı. “Razı değil misin?” diye kükredi. Birden tüm evlerin duvarları çatırdadı. Kadınların nefesleri daraldı, çocuklarını kalın kalın giydirip üzerlerine okuyup üflemeye başladılar. Hâkim, adamın gözlerinde pişmanlık görünsün, diye baktı ama yoktu.

At koştukça adam parçalandı, adam parçalandıkça atın önünden geçtiği ağaçlar birdenbire kurudu, çiçekler soldu, rüzgâr hızlandı, bulutlar tuhafça kıvrıldılar, büküldüler...

Belki bir parça gafletin sopasını görürüm diye baktı, yoktu. Adam, tüfeğini indirip muzafferane burnunu yukarıya kaldırdı. Kalabalığın içinde birkaç kişinin eyvah’ları duyuldu. Onlar çoktan beri titriyorlardı. Hâkim gelmezden evvel gece vakti onları bir huzursuzluk tutmuştu zaten. Hâkim adamı yakalayıp nereden bulduysa bir halat bulup bir ucunu ayaklarına bir ucunu kendi taşkın atının gövdesine bağlayıp atına şaplağı indirdi. Hâkimin atı başını öne ata ata koştururken meydanda toplanan tüm erkekler gözleriyle onu takip ettiler. At koştukça adam parçalandı, adam parçalandıkça atın önünden geçtiği ağaçlar birdenbire kurudu, çiçekler soldu, rüzgâr hızlandı, bulutlar tuhafça kıvrıldılar, büküldüler... Hâkim kaşlarını çatıp eline bir ağaç dalı aldı. Kalabalığa doğru sallamaya başladı. Rüzgârın uğultusundan hâkimin söylediklerini kimse duymadı ama herkes korkudan tüfeklerini bir yana bırakıp ellerini önlerinde bağlayıp amenna dediler, başlarını eğdiler.

 Atını bağlarken güneşin arkasına sığındığı dağın ortasında parlak bir ışık gördü.
Atını bağlarken güneşin arkasına sığındığı dağın ortasında parlak bir ışık gördü.

O sırada at, arkasından sarkan ipin ucunda yarım yamalak bir cesetle çıkıp geldi. Hâkim onun alnını okşadı, tekrar bağladı. Atını bağlarken güneşin arkasına sığındığı dağın ortasında parlak bir ışık gördü. Işığı görünce içine bir korku düştü ve kalabalığa dönüp “Şu dağdaki ışık nedir?” diye sordu. Kimse Hâkimin sesindeki korkuyu sezemedi. Yalnız merakından evinin çatısına çıkıp meydanı izleyen bir kadın “Korkak!” diye bağırdı. Kalabalıktan biri “Ali’dir” dedi. O Ali der demez hâkim küplere bindi. Tuttuğu dalı ortasından kırdı. Ağzına dolan köpükleri saklamadan köyün erkeklerinden rasgele beş kişi seçip Ali’yi getirsinler diye dağa yolladı. Adamlar çoluk çocuk var, karımız evimiz, tarlamız, hasta anamız babamız var dediler de hâkim her bahaneye bir şaplak indirdi, arkalarından tekme tokat, küfür kıyamet onları dağa gönderdi. Yavaş yavaş başlarını pencerelerden balkonlardan uzatan kadınlar, ağızlarında dualarla birbirlerine baktılar, korktular, giden gelmedi diye söylendiler, yine korktular sonunda kimi çocuğunu sırtına bağladı, kimi yatağına bastırıp eve kilitledi, hep beraber onlar da meydana indiler.

Baktılar ki bir dağ güneşi saklıyor.
Baktılar ki bir dağ güneşi saklıyor.

Baktılar ki bir dağ güneşi saklıyor, gökte bereketsiz bir sancı, meydanda köyün erkekleri hâkimin etrafında halka olmuşlar, el pençe divan bekleşiyorlar. Gençten bir kadın, erkeklerin halkasını kırıp hâkimin dizinin dibine oturdu ve “Seni buraya kim tayin etti?” dedi. Aralarında fısıldaşan kalabalığa ters ters baktıktan sonra hâkim kararlı gözlerle kadına bakıp sakince “Sizin günahlarınız” dedi. Kadın pervasızca “Sen bizi başsız mı sandın?” deyip hâkimin cübbesini çekiştirince kadının kocası bulundu geldi, onu kolundan çekiştirdi ama nafile. Hâkim ciddiyetini bozmadan “Hele bir Ali gelsin” buyurdu. O sırada dağın ortasında beş pırıltı yandı söndü. Oracığa toplanan ahali, giden beş kişiye yas tutmaya başladı. Hâkim hışımla ayağa kalkıp “Siz”, dedi, “Kahkahanın doğurduğu, kalbi sapmış kimselersiniz. Şimdiye kadar kimin derdiyle titrediniz de şimdi ağıt yakıyorsunuz. Utanmazlar!” Atının heybesinden kana bulanmış uzun bir kırbaç çıkarıp havaya doğru savurdu çekti. Kırbaç havada şaklar şaklamaz toplanan herkesin göğsünde kalın bir yara açıldı.

Erkekler ve kadınlar, acı bir çığlık koyup yere yığıldılar. Hâkim de olduğu yerde bükülür gibi oldu, ıhladı ama düşmedi. Gök hepsinden farklı gürledi. Ağzında kutsal kelimeler taşıyan bir adam, sürüne sürüne tüfeğini buldu. Yerinden kalkamadan başında kırbaç şaklayıverdi. “Ne oluyor size!” diye bağırdı hâkim. Acıdan olduğu yere yığılan insanlar bir şey diyemedi. Yalnız evinin çatısından olayları seyreden kadın, elini alnına siper edip “Geliyor!” diye bağırdı, “Ali geliyor!”Ali ardında beş atlıyla beraber, tozu dumana katarak, geçtiği yolları yeşerterek, dağın ardındaki güneşi yükselterek gelip meydanda durdu. Onunla beraber gelen beş adam, yerde ıstırap çeken insanların yanına koşturdu. Ali hâkimin karşısında durdu ve “Senin burada işin yok!” dedi, “bu insanların karanlıkları da aydınlıkları da benimdir.”Hâkim siyah cübbesinin üzerine dizlerini kırdı oturdu. Ali’ye yer gösterdi. Ucundan kan damlayan kırbacını ikisinin arasına yerleştirip ellerini dizlerine yapıştırdı.

İlginizi çekebilirSon Lokma

Ali, Hâkimin göğsünden akan kanı görünce “Sen haddini çoktan aşmışsın” dedi. Hâkim ciddiyetle “Aştım” dedi. “Bu insanların duvarları artık yıkılmaz olmuş, iyiliği bilmiyorlar, burada yıkım icap etti” dedi. O sırada yükselen güneş dağı aştı, rüzgâr duruldu, bulutlar dağıldı, hâkimin ağzından incecik kanlar sızmaya başladı. Ali, ışığın altında kıvranan erkeklere ve kadınlara baktı, Dişlerini sıktı, bir hışımla Hâkimin yakasına yapışıp “Seni buraya kim gönderdi!” dedi, “Senin bu karanlıktan ne alacağın var?” diye kükredi. Hâkim kanlı dişleriyle gülümseyerek “Sen gönderdin” dedi, “Bu aydınlığın anlamı olsun, gerçeğin hikmeti ne ise bu insanlar ölümden bilsinler diye sen gönderdin!”Ali hâkimin yakasını bırakıp insanlara baktı. Onların kalın yaralarını örtmeye çalışan beş kişiye baktı, sonra döndü saklandığı dağa baktı. O dağın içini oyarken döktüğü gözyaşlarını, dilinde döndürdüğü duaları ve bedduaları, tırnakları her koptuğunda içindeki yangını salıverdiği yerde yatan insanların duvarlarını, alaylarını düşündü.

Huzurla eğilip kalktığı pek ender zamanlarda bu kasabaya doğru işte o geniş parıltıyla “Siz bilmiyor musunuz!” diye haykırdığını hatırladı. Ali ayağa kalktı. Yavaşça atının heybesinden bir halat çıkarttı. Bir ucunu hâkimin ayaklarına diğer ucunu atına bağladı. Kanlı kırbacı alıp atının gövdesine indirdi. Kırbaç atın gövdesinde şaklayınca sırtında ölü bebeğiyle kıvranan kadın, bebeğinin ağlamasıyla doğruldu.