Yoklar

Şehrin siluetinden ışıklar siliniyor, biz şehre giriyorduk. Omzumda Fettan'ın başı, aklımda baba fakirhanesi vardı.
Şehrin siluetinden ışıklar siliniyor, biz şehre giriyorduk. Omzumda Fettan'ın başı, aklımda baba fakirhanesi vardı.

Şafak söküyordu yavaş yavaş. Eldivenlerimizle maskelerimizi çıkarıp attık bir kuytuya. Fettan'la göz göze geldik. Aynanın diğer tarafının hiçbir anlamı kalmamıştı bizim için. Düşünmek artık bir tercih değildi. Pervasızca elimi telefona attım. Fettan hiçbir şey söylemedi.

Güray Süngü'ye...

Babam alnını kaşıyarak kösteklisine bakıp duruyordu. Nehirden su içen iki ceylan resimli halıya bakarken de gözleri seğiriyordu. Yeleğinin cebinden tütün kesesini çıkarıp sardı bir tane. Kardeşlerim bakışlarını ya duvardaki analog duvar saatine ya da orman manzaralı takvime mıhlamıştı. Salonla oda arasındaki eşikte oturan annem yerinip duruyordu. Feraye mutfaktaki çekyatın üzerine emanet oturmuş, ocaktaki emaye çaydanlığın mütemadi ıslığını dinliyordu. Daha doğrusu dinliyorduk. Osman da işyerinden eli boş dönmüştü. Elde yok avuçta yoktu. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Alacaklılar kapıya dayandı dayanacaktı. O dakika karar verdim. Daha doğrusu bu kararı vermek seçenek değildi artık benim için. Emin ve hızlı adımlarla merdivenleri inip Zehir'i arayarak işi kabul ettiğimi söyledim. Benim fişek gibi aşağı indiğimi gören Feraye cama koşturmuş arkamdan hemen.

Feraye bizim evin baharı, goncası. Gecesi günü mutfağıdır. Mutfaktaki o evladiyelik çekyatta uyur uyanır. Hayatı kiralık gibidir. Başkaları için yaşar Feraye. Öyle ki başkasının acısıyla dertlenir. Başkasının tebessümüyle gülümsemeyi anımsar. Bana ayrı düşkün haspa. Kimin ne eksiği gediği varsa Feraye görür evde. Sesini duymadık dünya kulağıyla. Nasip etmedi nasipleri dağıtan. Baba ocağımızın en esaslı mevzusudur bu durum. Şikâyet etmedik lakin dert edindik bu mevzuyu kendimize, kendimizi bildik bileli. Feraye konuşabilen bir varlık değildir bizim için. Yemek temizlik yapabilen, dikiş dikebilen, getir götüre koşturan, ince ince tebessüm edebilen lakin konuşabilen bir varlık hiç olmamıştır. Evden dışarı çıkmışlığı bir elin parmağını geçmez. Hatırladığım, en son babamın borcuna sıkıştığı bir dönemde altı aylığına gittiği gurbetten döndüğü gün, evin önündeki parka inmişti. O da üç beş dakikalığına. Yabancıdan cin çarpmışçasına korkar titrer. Utangaçtır.

Öyle ki aileden birini dahi uzun bir aradan sonra gördüğünde yanakları al al olur. Hastane masrafları babamın belini iki büklüm etmiş ama ses telleri hâlâ bana mısın dememişti. El salladım arkamı dönüp, el salladı camdan sarkarak tebessümle. Birden kendimi çok kötü hissettim. Tüylerim diken diken olmuştu. Sanki bir felaketin yamacında duruyordum. İçim titredi. Oğlum Demir kendine gel, mahallede bileği bükülmedik tek adam Demir Ferhat'a yakışıyor mu bu haller, dedim. O günden sonra işçi babamın evine dönmedim. Daha doğrusu önce borçlu sonra işçi babamın evine... Çünkü bizim için baba demek yeterince borcu olması gereken adam demekti. Aslında ben döndüm de bunu bir tek Feraye bildi. Telefonla görüşmemizin üzerinden çok geçmemişti ki damladı Zehir. Bu Zehir oldukça ilginç bir çocuktu. Sürekli bir yerlere yetişmesi gerekiyormuş gibi acele edip dururdu. Çilingir gibi bir şeydi. Yanından bir an olsun ayırmadığı alet-edevat çantasıyla açamayacağı kapı, pencere, dolap yoktu.

Kapalı olan bir şeyi açmak Zehir'in işiydi. Yaz kış demez yüzü gözü maske içinde, elleri eldivenli gezerdi. Sorana "Yangında yanmadık yerim kalmadı görmek istemezsin." gibi cevaplar verip kapatırdı mevzuyu. O an fark ettim ki ben de onu maskesiz, eldivensiz hiç görmemiştim. Beni, şehrin dışında etrafta her türlü garajların, depoların, akla gelmedik malzemelerin yaz kurutmalığı gibi serildiği, oldukça geniş kanyon gibi bir yere getirdi. "Burası neresi lan?" dediğimde "Patlama!" diye ağzıma tıkadı lafı. Kanyonun kenarındaki bir deponun darabasının önünde durduk nihayet. Zehir, eski kamyonetini usturuplu bir yere çekti. Darabayı kaldırıp geçtik içeri. Burası oldukça geniş bir depoydu. Öyle ki içerisinde bir kamyon dönebilirdi. İki iskemle çektik hemen. "Mekân, mekânımız burası dostum Demir" dedi. Eliyle giriş kapısının hemen solunu göstererek "Şuradaki odada kalırız. İhtiyacımız olan her şey var zaten." diye ekledi. Ben sadece onu dinliyordum.

"Bu yolun dönüşü yok, istersen voltanı alıp gidebilirsin. Bu fırsat bir daha eline geçmeye..." Bakışlarımı ona nişanlayarak bir hışımla: "Tıraşı bırak Zehir! Hacı annem gibi konuşmanın ne yeri ne zamanı!" dedim. Bir kahkaha attı önce. Bronzlaşmaya hazır mısın peki gibi bir şeyler zırvaladı. Şeytani bir muziplik vardı sesinde. Ben anlamadım ne demek istediğini. Bir an durdu, gerindi, deponun içini kolaçan edip, "Yerinde olmayı çok isterdim. Bana soracak olursan..." Lafı nereye getireceğini anlamak hiç zor değildi. "Soracak bir şey yok! İşimize bakalım." Bakışlarını üzerimden bir an olsun ayırmadan kendinden emin bir ses tonuyla dışarıyı göstererek "Sınıra gideriz, bize verileni bizden istenen yere, bizden istenen saatte teslim ederiz." Bir an olsun düşünmeksizin atladım hemen. "Bu kadar mı?" "Bu kadar. Merak etmek, soru sormak." "Yok! Ya yakalanırsak?" "Bak sorulara başladın ama!" Oldukça heyecanlı değil de nasıl desem gergindim.

Yine biraz duraksadı, yine gerindi elini arka cebine götürüp yaktı bir tane "Bizim yakalanmamıza imkân yok dostum," dedi. Nasıl bu kadar kendinden emin konuşabiliyordu? Elbette ki anlamamıştım. Her şeyi yolda öğreneceksin gibi bir laf daha etti. Elimi göğsüme götürüp başımla eyvallah işareti yaptım. Mutlaka güvendiği bir yerler olmalı diye geçirdim içimden. İskemleden kalktı, avucumun içine bir tomar kemal paşayı saydı. "Gece çok işimiz var istersen uyu dinlen." dedi. Odaya doğru adımlamaya başladı. Kamyoneti isteyip eve gidip geleceğimi söyledim. Bulunduğu yerden kontağı savurdu. Tek hamlede yakaladım tabii. Yol boyu hiçbir şey düşünmemeye çalıştım. Hadi bakalım göreyim seni Demir Ferhat! Mahallenin zıpırlarını kolayca silkelemeye benzemez bu iş, dedim kendime. Bizim evin arkasındaki ana yola gelince Osman'ı aradım. Geldi. Ona bir iş bulduğumu, dışarı gitmem gerektiğini, işin çok süreceğini falan anlatıp kemal paşaları avucuna bıraktım.

İçtiği sigaranın dumanı gözünü etkileyince, gözünü kırparak "Dikkat et lan kendine!" dedi. Gülümsedim. Gülümsedim ve "Merak etme." dedim. Gaza basarken "Kimse merak etmesin!" demeyi unutmadım tabii. Dışarı gitmek demek, bizim evde alışılmış bir eylemdi zira. Gidilecek ve aylar belki de yıllarca çalışılacak lakin bu süre zarfında dönülemeyecek bir eylem. Bu eylem bizim evimize çocukluğumuzdan beri hiç misafir gibi gelmemişti.

***

Zehir'in külüstürü ile sınıra iyice yaklaştık gece. Memleketin bu sınır taraflarını daha önce hiç görmemiştim. Gerçi başımı kaldırıp göğü görmüşlüğüm dahi yoktu kaç zamandır. Yol boyu çevreyi izleyip durdum. Uzunca bir süre çevre yolundan gittikten sonra Zehir direksiyonu bir şoseye kırdı. Ara yollardan, tarlalardan, ağaçlıklar arasından çevresi çitlerle çevrili meyve bahçelerinden geçip şosenin sonundaki çınarların arasında durduk. Gece siyah çarşaf gibi her yeri örtmüştü. İn cin top oynuyordu. Ortalıkta bizim sesimizden başka ses duyulmuyordu. Gece kuşlarını, cırcır böceklerini ve bulunduğumuz ovanın derininden gelen köpek havlamalarını saymazsak tabii. Zehir, bir yere ayrılmamam gerektiğini söyledi. Torpidonun kapağına elini attı, elinde siyah bir maske ve bir çift eldiven vardı, bir an duraksadı. "Dostum Demir Ferhat, sana vereceğim şu zımbırtıları taktığın an bu tüneldeki son çıkışı elinle kapatmış olacaksın! İyi düşün derim." Sesinde merhamet vardı.

Gözlerinin içine bakarak, "Gene başlama!" deyiverdim. "Artistliği bırak da iyi düşün!" "Ne uzattın Zehiirr! Sanki seçme şansım varmış gibi." Bir müddet göz göze kaldıktan sonra siyah maske ve eldivenleri elime tutuşturup "Öyleyse çabuk!" deyiverdi. Hiç itiraz etmeden bir bildiği vardır diyerek eldivenleri elime geçirip maskeyi taktım. Hareketlerinden telaşlı olduğu hemen anlaşılıyordu. Yüzündeyse müstehzi bir tebessüm vardı nedense. Yarım saat kadar kös kös oturup kaldım öylece koltukta. Görebildiğim, ne yanımıza gelen bir araç oldu, ne kamyonete bir şeyler yüklendi. Birden bizim külüstürün kapısı açıldı ve Zehir yel gibi şoför mahalline kendini attı. "Yumurtanın sarısııı, bitti bu işin yarısııı!" diye kahkahayı bastı. Tam ne oluyor ne bitiyor diye ağzımı açacak oldum lakin sözümde durmam gerektiğini anımsayıp sustum. Dönüş yolunda sınırda neler olup bittiğini düşünüp durdum.

Öyle ki bir an bu yolculuğun hiç bitmeyeceğini dahi düşünür olmuştum artık. Şehrin neredeyse diğer yakası diyebileceğim, eski kamyonet hurdalarının dağ gibi yığılı olduğu bir yere teslimatı yaptık nihayet. Yaptık derken ben yine yüzümde maske elimde eldiven koltuğuma gömülü bekleyip durdum külüstürün önünde. Yine ne araç sesi duydum ne bir Allah'ın kulunu gördüm etrafta. Zehir'in keyfine diyecek yoktu oysa. "Yumurtanın sarısııı, bitti bu işin hepisiiii!" gibi gerzekçe bir tekerleme daha zırvaladı. Ardından da gaza yüklendi. Şafak atmaya başlamıştı. Geceyi yollara vermiştik. Bu eldiven ve maske kalorifer peteği gibi sıcaktı, öyle ki elimi yüzümü yakmaya başlamıştı iyice. Hatta derinlerden hissetmeye başladığım bir karıncalanma başlamıştı el ve yüzümde. Ben bu işten hiçbir şey anlamamış fakat iyice acıkmaya başlamıştım. Aklıma birden bir çorbacıda çorba içme fikri geldi. "Zehir be, depoya gitmeden bir çorbacıya uğrar mıyız?" "Ne çorbacısı oğlum, nereden çıktı şimdi?" "Acıktım lan!" Tık yoktu Zehir'de.

İçimde aniden ısrar etme düşüncesi uyandı. Bir yandan elimi hareket ettirip karıncalanmayı gidermeye çalışıyor bir yandan Zehir'e laf yetiştiriyordum. "Oğlum uzun etme işte gidelim bir çorbacıya lan!" Benim mevzuyu bu şekilde uzattığımı gören Zehir, iyiden iyiye sinirlenmişti. Arabayı kullandığı yerde birden frene asılıp, bana doğru döndü: "Dışarıda yeme içmeyi unut, biz dışarıda yemek yemez, hamama gitmeyiz! Bunu anlasan iyi olur Demiir, bizim bütün dünyamız o lanet depo!" "Biz" kimdik? Herhalde ikimizi kastediyordu. Sesinde sebebini kavrayamadığım bir acı vardı. Daha fazla üstelemedim. Hamam ne alakaydı şimdi? Onu hiç anlamamıştım. Derin bir nefes alıp, biraz kinayeli: "Öyle olsun bakalım Zehir Efendi" dedim.

***

Depoya girdiğimizden beridir sürekli birilerinin sesini duymaya başlamıştım. Oysa ortalarda kimseler yoktu. Bir yandan ellerimin karıncalanması gitgide artıyordu. Özellikle parmak uçlarımı hissedemez olmuştum. Zehir ben duştayım, diye kaçmıştı odaya. Terden sırılsıklam olduğumdan maskeyle eldiveni çıkarıp odaya kendimi ben de attım. Ellerimde bazı lekeler vardı. Muhtemelen yüzümde de. Bütün parmaklarım bronz mu desem, çinko mu desem bir renge bürünmeye başlamıştı. Hemen lavaboya seğirttim. Ne kadar sabunlarsam sabunlayayım bana mısın demiyordu bu lekeler. Bu arada depodaki insan sesleri adamakıllı artmış, ortalık iyiden iyiye değişmeye başlamıştı. Sanki depo değil de dört başı mamur çarşı pazardı. Odanın penceresinden baktığımda onlarca insan ve bir o kadar oda kaplamıştı her yeri. Zehir'in daha önce de söylediği gibi burada bir insanın ihtiyaç duyabileceği hemen her şey mevcuttu.

Bir ara gözüme salonda ahşap bir ecza dolabı çarpmıştı. Bu dolabı karıştırdığımda bir aseton şişesiyle karşılaştım. Hemen ellerimi asetonla ovalamaya koyuldum, olmadı. Tinerle denedim, olmadı. Ne kadar çözücü maddeyle uğraşırsam uğraşayım bana mısın bile demedi bu lekeler! Üstelik ellerimden kollarıma doğru ilerlemeye başlamıştı. Gitgide bütün vücudumu kaplıyordu. Sıtma olmuş gibi bir titreme almıştı beni. Gerindikçe geriniyordum. Dışarıdan bakınca bronz bir heykel gibi görünüyor olmalıydım. Aniden arka arkaya aksırdım birkaç defa. Arkam sıra Zehir'in kahkahası dalgalandı birden odada. Maskesi yoktu. Berrak bir denizdeki mercan gibi gözleri ve oldukça dalgalı uzun saçlarıyla artist gibiydi. Kahkahası hala kulaklarımda çınlıyordu. Geçip karşıma koltuğa oturdu. Güldü. Güldüm. Gayet iyiydim. Birden ayağa fırlayıp iyisin değil mi, diyerek kemiklerimi kırarcasına sarıldı. Âdettendir, diye de ekledi.

Artık aynanın karşısında yoktum. Aynanın diğer tarafına geçmiştim. Zehir'in gün boyu neden kıvranıp durduğunu daha iyi anlamaya başlamıştım tabii ki. Onun ahtapot kollarından kurtulduktan sonra biraz daha gerindim. Kendimi inanılmaz iyi hissediyordum. Zehir mütebessim: "Aynanın öbür tarafına hoş geldin Demir Ferhat, daha öğreneceğin çok şey var. Sakın aceleci olma. Acele şeytandandır biliyorsun." Gülerek: "Patron sensin." dedim.

***

Mezbele'ye de Mezbele halkına da iyiden iyiye alışmıştım. Eldivenimi maskemi kuşanıp artık teslimatlara yalnız gidip geliyordum. Bana verileni, bana söylenen yere, bana söylenen zamanda teslim edip dönüyordum. Son zaman Kodes Halkından aldığım emanetleri, Arazlılara teslim edip yolumu buluyordum. Elime ne geçerse Feraye için bir yolunu bulup Osman'a ulaştırıyordum. Daha önce de söylediğim gibi artık aynanın diğer tarafındaydım. Tüm Mezbele halkı gibi. Çoğunluğu katil bu insanlar ya kaçak babaların ya mevta annelerin ya hırsız abilerin ya borçlu ailelerin ya yatalak kardeşlerin biraz daha iyi yaşayabilmesi için kendi hayatlarına mola vermiş gibiydiler. Kendi aile efradımız için başka insanları zehirliyorduk taşıdığımız bu meretlerle. Aynanın bu tarafı bizim için bir tercih olmaktan çoktan çıkmıştı. Öbür taraftan aynanın normal tarafındakilerin aynanın diğer tarafındakileri bulmasına imkân ve ihtimal yoktu.

Bu aynanın diğer tarafındakilerden birinin tarifiyle ancak mümkündü ki bu akıl mantık işi değildi. Ayna bizim için kendi adaletimizi inşa ettiğimiz parlak bir örtüydü adeta. Buradaki herkes zaten kendinden geçeli çok olmuştu. Bu insanlar aynanın diğer tarafına dünyanın en büyük hapishanesini inşa etmişti. Uzun zamandır soru sormuyor, düşünmüyor, insanları görüp duymuyor, çokça işime bakıyor, bolca susuyordum. Rastlaşırsak Araz sürgünü Fettan vardı arada. Fettan'ın da ağzı mühürlüydü sanki. Kaç zaman oldu sesini duyduğum yoktu. Kalem kaş, kendinden sürmeli gözler, ceylan gibi süzülüşü yollarda ve çehresine bir maske gibi astığı sükûtuyla beni gözlerine hapsetmişti oysa. Aynanın normal tarafına geçmek için eldiven ve maskesini çıkardığı, bu da yetmezmiş gibi Arazlıların yerini aynanın normal tarafındakilere bildirmeye kalktığı söylentileri kulaktan kulağa dolaşıyordu. Allah'tan Arazlılar zamanında haberdar olup kurtulmayı başarmışlar.

Sonra da Fettan'ı damgaladıkları gibi Mezbele'ye sürgün etmişler haliyle. Odalarımız yan yanaydı. Her teslimattan sonra ekranın karşısına geçer saatlerce zehirlediği insanları seyre dururdu. Ekrana bakmak demek bizim için hiç yüzleşmek istemediğimiz fakat bir gün yüzleşmeye mecbur olacağımızı bildiğimiz, kabaran günahlarımıza bakmak demekti. Fettan ekranın karşısına geçtiği bu saatlerde hiç sektirmez sessiz usul ağlardı. Sus vakitleri derdi bu zamanlara. Sus vakitleri... Uzun uzun bahçede voltaya çıkar, derin derin bakışır susardık. Bu gezintilerin birinde karşıma alıp onu: "Aynı fırsat sana bugün sunulsa yine Arazlıları ateşe atar mıydın?" İnce, ıssız bir tebessüm gelip yanağına kondu. Oldukça anlamlı bir sesle: "Feraye'yi özlemedin mi?" "Araz halkı diyorum alo?" "Kim bilir o seni ne çok özlemiştir." "Pişman mısın? Bari onu söyle." "Eminim Feraye kendisi için böyle bir şey yapmana asla razı olmazdı." Öylece donup kaldım.

Bunu ben de biliyordum elbette ama bunu Fettan'dan duymak içime oturmuştu. Böylesine bodoslama bir çıkışla canımı yakmasına bir anlam veremedim. Ayrıca frene basmaya hiç niyeti yoktu. "Üstelik haberi olsa bir ömür seni affetmez! Biliyorsun değil mi?" Benim de durmaya hiç niyetim yoktu. "Yakalanmaktan hiç korkmadın mı?" "Kadınların erkeklerden en büyük farkı ne biliyor musun?" "Veya alnına damga vurulup sürgün edileceğini aklına hiç getirmedin mi?" "Kadınlar gerektiğinde gerektiği kadar erkek olabilirken erkekler bunu hayal bile edemezler!" "Veya bu hain damgasıyla bir ömür nasıl yaşayacağını hesap etmedin mi?" "Bak sen aynı durumda olsan Feraye senin yaptığını yapar ama. O ayrı." "Cevap vermeyeceksin yani." "Kadınlar en çok bir köşede durup anlaşılmayı bekler." "Bazen bu vurdumduymazlığın sinirime dokunuyor." O fettan tebessüm hâlâ yanağındaydı. "Ben de senin bu tatlı meraklı hâllerini seviyorum." İyiden iyiye utanmıştım.

Siyah, uzun, sülün gibi saçlarını rüzgârda aniden savurdu, kalem kaşlarının altındakileri gözlerime değdirdi, sonra gelip ellerimi tuttu. Bahçeden odaya kadar utana utana acemi adımlarla yürüdük. Harbi kızdı. Ne düşünüyorsa o ağzından dökülürdü. Konuşmak için konuştuğunu hiç görmedim. Oysa Mezbele'de susulması gerektiğini onun kadar iyi bilenimiz yoktu. "Seni ilk gördüğümde..." diyecek oldum. Susturup beni: "Ben Araz Halkı'nın arasına karıştığım ilk zamanlar rüyamda görmüştüm seni." dedi ve odasına gitti. Öylece kalakaldım. Fettan'dı o, adının hakkını illaki verecekti. Sonra Batın Baba vardı. Mezbele demek Batın Baba demekti biraz da bizim için. Aramızda Mezbele'ye ilk gelen Batın Baba'ydı. Karısını ebediyete uğurlayınca aynanın normal tarafını aklından da gönlünden de çıkarmıştı artık. Batın Baba dert babamızdı. Baba unvanı da oradan mülhemdi zaten. Maruzatı olan Baba'nın kapısını aşındırırdı. Gözü dışarıda, elinde devamlı tüten bir sigara muhatabının derdini dinler dinler dinler sonunda tok bir sesle meseleye şıp diye çözüm getirirdi.

Baba teslimatlara Mezbele Halkının yoğun baskısından sonra çıkmıyordu son zaman. Zaten çıkmasına sebep kimi kalmıştı ki? Zehir'le de vardiyalarımızın el verdiği ölçüde görüşüyorduk. Zehir zaten şen şakrağın tekiydi. Aramızda en gamsızımız oydu. Herkesle dost herkesle muhabbeti vardı. Öyle ki dağ dayısı, tavşan amcasıydı. Onun bu hâllerini kıskanmıyor değildim doğrusu.

***

Fettan'ın sözlerini uzun geceleri sabah edinceye kadar kukumav kuşu gibi düşünüp durdum. Öyle ki şekere üşüşen karıncalar gibi bu düşüncelerden kaç zamandır uyuyamaz olmuştum. Evden, babamlardan hiç haberim yoktu. Feraye'nin durumunu doğru dürüst bilmiyordum. Tedavisi nasıl gidiyordu acaba? Hiçbir fikrim yoktu. Sade para yetiştiriyordum onlara o kadar. Aynanın bu tarafına geçeli beri bir seneyi devirmiştik neredeyse. Bir gün gece vardiyasından kürkçü dükkanına dönüyordum ki aniden frene asıldım. Babamlara, Feraye'ye gitmeye karar verip direksiyonu evin yoluna bir hışımla kırdım. Bir müddet uzaktan izleyip durdum baba evimi. Gecenin karanlığı iyice bastırınca evin ön balkonuna hırsız gibi sokulup kapıyı kolayca açtım. Herkes en derin uykusundaydı. Ailemi bir müddet uykularında seyre durdum. Mutfak tarafından gecenin o derin sessizliğini yırtan bir çıtırtı duyuldu.

Eldivenle maskemi hemen çıkardım. Artık beni görmelerine imkân yoktu. Mutfağın kapısının önünde hayalî fener gibi Feraye bana bakıp duruyordu. Öyle ki gözlerinin feri kaçmış, halsizlikten ayakta zor duruyordu. Tam düşecekken yakaladım. Küçük bir çocuk kadar kalmıştı. Oysa aramızda bir yaş vardı topu topu. Götürüp yatağına yatırdım. Tam çıkacakken ellerimi avucunun içine aldı. "Canım abim neden yaptın?" deyiverdi. Feraye'min sesini dünya kulağıyla ilk ve son kez bir tek ben duyabilmiştim. Feraye'nin sesini duyabilmiş olmanın heyecanıyla elim ayağıma dolaştı. Hırıltılı birkaç nefesten sonra kolları yana düştü. Artık kimsenin yardımına ihtiyacı yoktu. Onu böyle görünce zemheri yağmuru gibi sökün etmiş, öylece ayakta kalakalmıştım. Daha fazla dayanamayıp aniden fırlamamla kendimi sokağa atmam bir oldu. Kendime gelesiye kadar evin önündeki ağacın altında oturup kaldım. Aklıma aniden Fettan geldi.

Mezbele'ye ulaştığımda Batın Baba'nın da bizi bırakıp gittiğini fark ettim. Mezbele Halkı Batın Baba ile meşguldü. Fettan bir köşede sessizce ağlıyordu. Zehir vardiyadaydı. Sabaha kadar da dönmeyeceğini öğrendim. Nasılsa bir yerlerde onu bulurum diyerek Fettan'a ellerimi uzattım. Hiç tereddüt etmeden ellerimi kavradı. Hiç konuşmadık. Anladı. Şafak söküyordu yavaş yavaş. Eldivenlerimizle maskelerimizi çıkarıp attık bir kuytuya. Fettan'la göz göze geldik. Aynanın diğer tarafının hiçbir anlamı kalmamıştı bizim için. Düşünmek artık bir tercih değildi. Pervasızca elimi telefona attım. Fettan hiçbir şey söylemedi. Görüşmeden sonra telefonu bir kayalığa doğru savurdum. Sabahın seherinde emniyet güçleri Mezbele'nin dört bir tarafını kuşatmıştı. Zehir gene yırtmıştı. Şehrin siluetinden ışıklar siliniyor, biz şehre giriyorduk. Omzumda Fettan'ın başı, aklımda baba fakirhanesi vardı.