RöportajBir ülkede güzel sanat faaliyetleri bir noktaya çıkıyorsa mimarinin geride kalması söz konusu değildir.
Sinan Genim, Röportaj, 2018
VİDEONUN BAŞLAMASINA SN. KALDI
Mimar

Sinan Genim

"Bir ülkede güzel sanat faaliyetleri bir noktaya çıkıyorsa mimarinin geride kalması söz konusu değildir."

İstanbul'u en iyi bilen mimarlardan Dr. Sinan Genim; mimar olmaya nasıl karar verdiğini, İstanbul'u, kentsel dönüşümü, yeni havalimanını ve daha birçok konuyla alakalı düşüncelerini GZT okurlarıyla paylaştı.

RÖPORTAJ : CİHAN DAMLA FOTOGRAF : RECEP ÇELİK GZT 14 KASIM 2018, ÇARŞAMBA 27 DAKİKADA OKUNUR

Mimar olmaya nasıl karar verdiniz? Bu zor bir soru, hele şimdi bugünkü nesiller için çok daha zor. Bizim zamanımızda da zordu ama bizim zamanımızda üniversiteler arası sınav yoktu. Her fakülte ve her üniversite kendi içinde sınav yapardı. Benim dedem 1912, kardeşi de 1929 Güzel Sanatlar Akademisi mezunudur. Evde her zaman bu tür şeyler konuşulurdu. Benim büyüdüğüm ev olan Kuzguncuk, literatürde mimar evi olarak geçiyor. Hoş bir bahçenin içinde iki katlı, büyük bir ahşap yapıydı. Lise eğitimim sırasında Haydarpaşa Lisesi’nde rahmetli Mehmet Pesen resim hocamızdı. Benim çok resme kabiliyetim yoktur veya yeteri kadar çalışmadığım için de gelişmemiş olabilir ama pergel, cetvel ve gönye ile çizim yapmayı çok severdim. Hocamda onları görürdü ve bana sen mimar ol, derdi. Zaten benim aklımda da vardı. Evde bu konuda çok sayıda kitaplar vardı. Ben de o kitapları karıştırıp, okurdum. Yapıların ortaya çıkması, dedemin çizimleri meraklandırıcıydı. Ama ben bunlara rağmen Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne gittim. O dönem edebiyat kolu mezunları ile Siyasal Bilgiler Fakültesi imtihanlarına girmek için Ankara’ya gittik. Ben fen mezunuyum ve bu sınavlara da genellikle edebiyatçılar müracaat ederlerdi. Döndükten sonra akademinin imtihanlarına hazırlanırken lisenin müdürü Vehbi Bey çağırdı. Oğlum sen hiçbir yere gitmiyorsun, Siyasal Bilgiler Fakültesine gidiyorsun, dedi. Ben de, hocam ben oraya arkadaşlarla birlikte katılmak için gittim ama ben ‘mimarlık’ eğitimi almak istiyorum, dedim. Hocam da, yok sen oraya gidiyorsun, dedi. Ben de ‘Ne için?’ diye sordum. Haydarpaşa Lisesi'nden her sene Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne birkaç kişi girer. Bu sene de bir tek sen kazandın o yüzden sen gidiyorsun, dedi. Ben de bir sene gittim. Baktım bana göre bir iş değil tekrar döndüm ve mimarlık eğitimine başladım. Çocukluktan beri severek yaptığım ama aynı zamanda eziyetli olan bir iştir. Yani her zaman yaptığınız işi kafanızın içinde taşıma veya önce kafanızın içinde halletmek durumundasınızdır. Bu yüzden insan kendini devamlı yorgun hisseder. Yaptığınız çalışma hayatta her şeyin önünde gelir. O yüzden aile içinde de problem olur. Onlarda da olduğunu görürdüm ama çocukluğumdan beri merakım olan bir işti. 2019 Mayıs ya da haziran ayında mezuniyetimin 50. yılı olacak. 50 yıldır bu işi severek yapıyorum. Yaşadığım müddetçe de yapmaya devam edeceğim. Çünkü bu meslekten emekli olunmaz.

1945 yılında Kuzguncuk’ta doğdu.
1945 yılında Kuzguncuk’ta doğdu.

Size gelen bir projeye nasıl başlıyorsunuz? Bu da zor bir soru. Mesela, ‘Nasıl yürürsün, hiç yürürken düşünür müsün?’ bu şuur altı bir çalışmadır. Genellikle bize gelen projelerde başlangıçta değil ama üzerinden seneler geçtikten sonra mutlaka çalışacağın konu ile ilgili bir düşüncen oluşuyor. Daha doğrusu bazı projeleri seçmek durumunda kalırsın. Bana bugün gelip bir hastane yap deseler ben uzak dururum ve bu benim işim değil derim. Çünkü çok ciddi bir çalışmaya ihtiyaç var ama benim daha ziyade bir müze konusunda dünyadaki ve Türkiye’deki tüm müzeler ile ilgili; ‘Müze nasıl olmalıdır, gelecekte nasıl hitap etmelidir?’ diye uzun zamandır düşündüğüm, yazdığım, zaman zaman yaptığım bazı müzeler var. Onlardaki eksiliği görüp nasıl ileri götürürüm diye düşünürüm. O yüzden böyle bir birikimim var. Bir şey geldiği zaman bir süre düşünürsün. Çünkü onun girdisi, çıktısı, imar durumu, kotu, kesiti, arazi yapısı, mal sahibinin veya yaptıranın istekleri var. Bütün bunlar büyük bir yekûn tutar. Önce onu hazmetmen lazım. Yapının büyüklüğüne göre 1 hafta – 10 gün düşünürsün. Biraz araştırma yaparsın. Bazı eskizler çizersin. Ondan sonra ciddi bir çalışmaya başlarsın. Bazen yanlış bir yolda yürüdüğünü gördüğünde yeniden başlarsın. Bazı esinlenmeler olur. O yüzden bu da yürümek ve yemek yemek gibi artık senin şuurlu değil şuur altı bir alışkanlığın haline gelir. Şuur altı alışkanlıkları da tarif etmek mümkün değildir. Hiç çekinmem meslektaşlarıma da anlatırım.

"40’lı yaşların ortalarında kendimi çok yorgun hissetmeye başladım. Birkaç kere İstanbul’da hastanede check-up yaptırdım. Vitaminin eksiliği vardı ama geçmedi. Daha sonra Paris’te Amerikan hastanesine gittim. Yukarıdan aşağı bir check-up yaptılar ve her şey normal çıktı. Dediler ki, bu raporu size verebilmemiz için bir de psikologla görüşmemiz lazım. Sizinle bir de o konuşacak dediler. Psikologla konuşurken adamın ilk sorusu ‘Ne iş yapıyorsunuz?’ oldu. Mimarım deyince adam da hemen dosyayı kapattı. Bu yorgunluğu hayat boyu taşıyacaksınız, dedi. Çünkü mimarların ve bazı meslek mensuplarının şuur altı durmayan bir çalışması vardır. Siz normal, şuurlu başka bir şeyle meşgul olurken bile beyninizin bir kısmı şuur altı çalışmaya devam eder. Hatta bu çalışma gece uykunuzda bile devam eder. O yüzden bu yorgunluk normaldir."

Zaman zaman hobilerinizi geliştirin. Başka şeyler yapın. Spor yapın, yürüyün. O yüzden ben de çok sık seyahat ederim. O şuur altı çalışma belirli bir oranda orada da durmaz. Sana bir fikir verir. Gelirsin ve çalışmanı ona göre revize edersin. Hem faydalıdır hem de seni bir miktar rahat ettirebilir. O yüzden nasıl çalışırsın? Çok zor olur ama çalışırsın. Picasso’nun bir sözü vardır; ‘İlham denilen bir şeyin varlığına herkes gibi ben de inanırım. Ama çalışırken gelmesi önemlidir’ der. Bazı şeyler sana ilham verebilir. Bazı ipuçları ve bazı çözümler verebilir. Ama bütün bunların çalışmadan bir araya gelmesi ve bir yapı olarak ortaya çıkması mümkün değildir. O yüzden de insanın sağlığından, yakın çevresinden, ailesinden de önce gelen çok ciddi bir çalışma disiplini olmalıdır. O çalışma disiplininden de hiçbir zaman taviz vermemelidir. Bence başarı çalışma ile gelir.

1963 yılında Haydarpaşa Lisesi’ni bitirdi.
1963 yılında Haydarpaşa Lisesi’ni bitirdi.
Kuzguncuk Kültür Derneği’nin kuruluş aşamasında bulundu, tiyatro çalıştı, liseden sonra bir dönem Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne devam etti ama ayrılığa dayanamayıp İstanbul’a döndü.
Kuzguncuk Kültür Derneği’nin kuruluş aşamasında bulundu, tiyatro çalıştı, liseden sonra bir dönem Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne devam etti ama ayrılığa dayanamayıp İstanbul’a döndü.

Bir röportajınızda “70 yaşına geldim hala İstanbul’u öğreniyorum” diye bir cümleniz var. Birçok tarihi mekâna imzasını atmış biri olarak İstanbul’a bakınca ne görüyorsunuz ve neler değişti? Şehir canlı bir organizma gibidir. Biz de değişiyoruz. Değişmeden durmak mümkün değildir. Çünkü değişmeyen tek şey değişimdir. Değişim her çağda yeniden değişiklikler meydana getirir. O yüzden de bu değişikliklere adapte olmak lazım. Bazıları bize aykırı gelebilir ama böyle bir şey ortaya çıktığına göre demek ki var. Siz de onu bir şekilde yönlendirebilirsiniz. Bir fert olarak toplumsal bir değişimi veya bu kadar büyük bir şehrin değişimini ne kadar yönlendirebilirsiniz? Ufak tefek katkınız olabilir. İstanbul’u öğrenmek yaşadığımız sürece mümkün değildir. Yani her gün yeni bir şey görebilme imkânına sahipsin.

"1972 – 80 tarihleri arasında üniversitedeki görevlerime devam etmek şartıyla Topkapı Sarayı mimarlığı yaptım. Dedem beni ilk kez oraya 7 yaşımdayken götürmüştü. 60 senedir Topkapı Sarayı'na girip çıkıyorum. Yeni bir şey görüyorum ve kendime kızıyorum. Çünkü orada 200 – 300 senedir duruyor fakat ben yeni görüyorum. Niye yeni görüyorum? Çünkü ancak bilgim ve deneyimim onu görmeye imkân veriyor."

Bu da ufak bir detay veya ufak bir mimari öğesidir. Ona daha önce kim bilir kaç kere baktın ama görmedim. Bu yüzden İstanbul’u öğrenmek de böyle bir şeydir. Bazı şeylere bakıyorsun bazı yapıları geziyorsun. Bir bütün olarak algılamak çok zor. Ben proje çizimlerini alarak da bu yapıları dolaştım. Birden bir sokağın köşesinde bir yapı görüyorsun ya da eski bir çeşme, mescit kalıntısı, duvar dokusu, penceresinde bir detay, kapısının içinde bir örtü var ve bunlar sana bazı yeni şeyler yapmak için çağrışım yapıyor. Bu yüzden ben biliyorum demek yapılacak bir iş değildir. Hepimiz bazı şeyler biliyoruz ama her şeyi bilmek mümkün değildir. Bu yüzden de mutlaka dolaşmak ve öğrenmek lazım. Çünkü İstanbul’da klasik dönem yapılaşması var. Beyoğlu’na çıkıyorsun orada 18. 19. yüzyıl yapılaşması var. Adalar'a gidiyorsun 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra bir yapılaşma var. Boğaziçi’ne gidiyorsun orada 17. yüzyıl Amcazade Hüseyin Paşa Yalısı var. Yeniköy’de Serhat Akova hocamın yaptığı Şemsî Tüller’in yalısı var. Bu da 20. yüzyılın ikinci yalısıdır. Yüzyıllar boyunca çok farklı bir mimarı oluşmuş. İstanbul’u öğrenmek ancak bütün bunları gezip dolaşarak olur. İstanbul dediğin Suriçi'dir ve çok büyük bir yer değildir. Şimdi ise tek bir ilçedir. Eskiden Eminönü ve Fatih’ti. Bugün yalnızca Fatih ilçesinin kapsadığı bir alandır. Öbür taraf Beyoğlu, Eyüp, bu taraf Üsküdar’dır. Belki çok az kaldı ama Pendik’e kadar uzanan sahil boyunda veya biraz içlerinde olan yapılar var. Adalar, Boğaziçi, Beyoğlu ve Beşiktaş’ta birkaç sarayın dışında çok fazla yapılaşma yok. Vadi içinde anıtsal olarak da kilise, Hamidiye camii dışında pek fazla yapılaşma yoktur ama İstanbul’un içine giderek dolaşmak ve o değişen devirler içinde oradaki değişiklikleri gözlemleyip ders almak her zaman ortaya daha farklı şeyler çıkarır. 10 sene evvel gezdiğim ile bugün gezdiğim arasında farklı izlenimler var. Bazen arkadaşlar ile dolaşıyoruz ve yine farklı şeyler görüyoruz. O yüzden İstanbul’u yaşarken öğrenmek mümkün değildir. Yalnız gördüklerin değil literatürde de yeni şeyler var. Mesela, ben doktora çalışmamı yaparken bu konuda epey kritik almıştım. Milattan önce 660’da Megaralı Grek’ler Sarayburnu’na çıktılar ve Byzantion’u kurdular. Ben o zamanda bazı antik kaynaklara dayanarak ayırt ettim. Burada 27 kuleli Trak şehri vardı. Megaralı Grekler onu biraz daha geliştirip daha da büyüttüler. Bir sürü itiraz olmasına rağmen Yenikapı’da günümüzde 8500 yıl öncesine ait Antik-Neolitik dönem yerleşmesi çıktı. Beşiktaş’ta Tunç devrine ait bazı mezarlar çıktı. Her ne kadar iskânları bulunmamış olsa da o kadar geniş bir mezarlığın mutlaka bir iskânı vardır. Belki ıhlamur deresinin öbür tarafındaydı ama İstanbul literatür olarak da kolay öğrenilecek bir yer değil. Her yeni kazı, araştırma ve her yeni belge bir şeyler öğrenmene, olaylara, gelişimlere daha farklı bakmana yol açıyor. Arkeolojik ve bilimsel kazılar yapıldığı müddetçe de bilgi seviyemiz daha da artacaktır.

Mimarlık serüveni Türkiye Yüksek Teknik Öğretim Vakfı Işık Mühendislik ve Mimarlık Özel Yüksek Okulu’na girmesiyle başladı.
Mimarlık serüveni Türkiye Yüksek Teknik Öğretim Vakfı Işık Mühendislik ve Mimarlık Özel Yüksek Okulu’na girmesiyle başladı.

Kentsel dönüşümün ülkemizin en önemli öncelikleri arasında olması gerektiğini düşünüyor musunuz? Bu konuda sizce yavaş davranılıyor mu? Gerçekte ülkemiz için kentsel dönüşüm düşüncesi fevkalade önemli ve yararlı olacaktı. Ancak bugünkü uygulama tarzı ile kentsel dönüşüme ne yazık ki ihanet edilmiştir. Çünkü iş yapı yenilemeye döndü.

Kentsel dönüşüm dendiği zaman belirli bölgelerin bir bütün halinde ele alınarak değerlendirilmesi gerekirdi. Bir parseldeki bir yapının yeniden yıkılıp yapılması kentsel dönüşüm değil yapı yenilemesidir.

Sinan Genim

Ne yazık ki parsel bazında elimizdeki böyle bir imkânı kaçırdık. Kentsel dönüşüm yapılacak şey en az ada bazındadır. Bir ada yapısı tümüyle ele alınır, planlanır. Alta iki kat üç kat otopark yapılır. Bazı orta alanları sosyal alan olarak ayrılabilir. Böylece oradaki yapıların önümüzdeki 20-30 sene çağdaş gerekliklere cevap verecek şekilde kullanılması mümkündür. Ama bence biz onu da rezil ettik. Yapı yenilemeye döndürdük. Eğer biz bunu yapı adası bazında yapsaydık insanlar ortaya çıkanları görüp ben de bu işe katılıyorum diyeceklerdi. Şimdi ise biz korkutarak yapmaya çalışıyoruz. Deprem olacak yapınız tehlikeli kentsel dönüşüme girin diyoruz. Peki, Bir işi korkutarak yapmanın faydası nedir? İnsanlara ne kadar korkutularak iş yaptırılabilir? Yaptığımız bu kentsel dönüşüm düşüncesi ulvi bir düşünce olarak gerçekten başarılı olmasına rağmen uygulamasını biz yine kendimize benzettik. İnsanları korkutarak ve tehdit ederek bu işe katılmalarını sağlamaya çalışıyoruz. Hâlbuki bu konuda iyi örnekler verebilseydik insanlar kendi istekleri ile yapacaklardı. Arabanı park edeceğin bir alana sahip olan, merkezi ısıtma, merkezi güvenlik kontrolünün yapıldığı, merkezi televizyonun olduğu, su kesildiği zaman senin hijyenik bir merkezden su aldığın, elektrik kesildiği zaman merkezi jeneratörlerin devreye girdiği daha konforlu daha komplike bir yapıya sahip olmak yerine şimdi yapını yapmasan deprem de çöker diyoruz. Bunlara lüzum yok. Bunlar bence akıllıca işler değil. İnsanları korkutup, tehdit ederek bir şey yaptırmak mümkün değildir. O yüzden kentsel dönüşüm düşünce olarak fevkalade bir düşünce olmasına rağmen uygulamada ne yazık ki bu başarıyı elde edememiş ve özellikle Kadıköy tarafında yapı yenilemeye dönmüştür. Sokaklarda genişleme, alt yapıda bir reform, önümüzdeki 15 – 20 sene içinde geleceği sağlayacak bir alt yapı oluşturulmadan yapılmış ve ben yaptım oldu felsefisi ile olan bir iştir. Başarılı bir uygulamasını görmüyorum.

DMMA Mimarlık Bölümü Rölöve - Restorasyon Ana Bilim Dalı’ndan yüksek mimar, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Sanat Tarihi Bölümü, Türk ve İslam Sanatları Kürsüsü’nden “İstanbul’un İskanı” konulu tez ile (Ph. D) ünvanını aldı.
DMMA Mimarlık Bölümü Rölöve - Restorasyon Ana Bilim Dalı’ndan yüksek mimar, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Sanat Tarihi Bölümü, Türk ve İslam Sanatları Kürsüsü’nden “İstanbul’un İskanı” konulu tez ile (Ph. D) ünvanını aldı.

Başka bir röportajınızda “Değişime ayak uydurabiliyorsanız, yeni şeyler üretebiliyorsanız o zaman fark yaratırsınız. Sürdürülebilirlik bu şekilde olur. Eskiyi tekrar etmek, yapılmışı kopyalamak değil eskiyi yeni ile birleştirmek bir değer yaratır” diyorsunuz. Sürdürebilirlik sizin için neden bu kadar önemlidir? Benim için önemli çünkü yaşıyoruz. Mesela, hayatımızı sürdürmek için her gün yıkanıyorsun, duş alıyorsun, tıraş oluyorsun kendine bir şekilde bakıyorsun. Aynı şekilde çevrenin sürdürülebilir olması için ona da bakman lazım. O zaman belirli bir alan belirli bir süre kullanılır ve terk edilmek zorunda kalır. Ona bakacaksın. Yapıysa yapıyı yapacaksın, onun zaman içinde eskiyen elektrik tesisatını, su tesisatını, ısıtma tesisatını elden geçireceksin, binanı boyayacaksın. Onu çağdaş bir şekilde yeni fonksiyonlara göre adapte edeceksin. Bundan 15 - 20 sene evvel internet denilen bir hadise yoktu. Bugün bütün evlerin içinde bütün binaların içinde özellikle komplike kamu yapıların içinde ayrı ayrı var. Galatasaray Üniversitesi'nin yanan binasını restore ediyordum. Orada 4 tane ayrı internet hattı vardı. Öğretim üyeleri için, öğrenciler için, misafirler için, idari personeller için ayrı ayrı girdikleri kanallar vardı. Bundan önce böyle bir şey yoktu. İşin içine yeni şeyler girdi. Bu gelecekte de artacak. Sürdürülebilirlik bu yüzden önemlidir. Sürdürülebilirlik hiçbir şey değişmeden kalsın demek değildir. Her şey değişecektir. Değişim çok önemlidir ve buna adapte olmamız gerekiyor. Özellikle dünyanın hızı çok fazla. Mesela, benim gençliğimde Şili’de deprem olsa bizim belki 1 hafta sonra haberimiz olurdu. Gazetede bir haber çıkarsa ya da radyoda biri söylerse haberimiz olurdu. Ama bugün öyle değil. Hemen sosyal medyada 10 dakika sonra orada deprem oldu, burada fırtına oldu veya şöyle bir olay oldu diye sen istemesen de cep telefonu ile cebine geliyor. Böyle bir çağda sürdürülebilirliğe bir laf olarak değil sürdürülebilmesi için emek sarf ederek ve yenileyerek bakacaksın. Her sürdürülebilirliğin sonunda artıkları da ortaya çıkar. O artıkları doğaya zara vermeyecek, topluma zarar vermeyecek bir şekilde yok etmen ya da onu işleyip ikinci defa kullanman gerekli. O yüzden dünyanın bugünkü yaşantı ve artan nüfusu içinde zor ama mutlaka yapılması gereken bir şeydir. Onun da şartları ve uygulama tarzında da ortaya yeni şeyler çıkıyor. Bugün dünyanın sürdürülmesi için plastikleri yasaklamayı düşünüyorlar. Çünkü Pasifik'teki kuş uçmaz kervan geçmez adalarda bile inanılmaz bir plastik birikimi oluyor. Sürdürülebilirlik yalnız bizim yaşam ve yakın çevremizi değil bizden çok uzakta hiçbir zaman gidip görmeyeceğimiz yerlerde bile önemli bir hale geldi. Biz de buna katkıda bulunmak, bunun için düşünmek, yaşamın sürdürülebilmesi için de tedbirler almamız gerekli. Çünkü sürdürülebilirlik tek başına bir şey değildir. Şimdiden bu tedbirler çerçevesinde tüm dünyada iklim konusunda toplantılar yapılıyor. Herhalde diğer konularda da çalışmalar yapılıyordur. Bunun ciddi olarak özellikle genç nesiller tarafından uygulanması ve uygulanabilir hale getirilmesi ve başarılı olması için çaba sarf etmek gerekiyor.

Yeni havalimanı ve tasarımı hakkında neler söylemek istersiniz? Hoş bir tasarımı var. Böyle şeyler çok tekniktir. Uçakların ebatları giderek büyüyor. Uçaklar eskiden 100 kişi taşıyorken bugün 500 kişilik uçak gelecek ve kısa bir süre içinde boşalacak. Bu havaalanı özellikle buradan gidenler ya da İstanbul’a gidenlerin kullanacağı bir havaalanı değil. İnanılmaz bir şekilde de bu havaalanından aktarma yapılarak başka ülkelere ve başka coğrafyalara uçuşlar sağlanacak. O yüzden de çok karmaşık bir yapısı var. 29 Ekim’de açıldı. Hemen kullanıma alınacağı düşünülüyordu. Oraya Türk Hava Yolları bir iki günde taşınacaktı. Ama bu tür şeyler mümkün değil. Bazı şeyleri söylemek kolaydır ama onları uygulamaya koyabilmek çok zor bir şeydir. Çünkü çok fazla girdisi olan bir şeydir. Bizim biraz aceleci olma durumumuz var. Hâlbuki tüm bunlar özellikle uçak işletmeciliği çok hassas bir konudur. O kadar insanın canını herhangi bir riske sokmamak için etap halinde yapılıyor. Hoş bir mimarisi var ve kulesi çok güzel. Bence geç kalınmış bir atılımdı. Sayın Cumhurbaşkanı'nın katkıları ve takibi ile bu iş kısa sürede bitti. Çünkü Atatürk Havaalanı ve Sabiha Gökçen vaadini doldurmuştu. Çoğu kere Ankara’dan İstanbul’a 45 dakikada gelip 45 dakikada İstanbul’un üstünde inmek için tur atıyordunuz ya da uçağın içine biniyordunuz ama ancak 1 saat 45 dakika sonra sıraya girip havalanıyordu. Şimdi burada rahat bir nefes alacağız. Ayrıca bundan 20–30 sene evvel İstanbul’un çevresinde Atina, Belgrad, Beyrut, Tahran, Kahire, Bağdat gibi bir sürü aktarma merkezi vardı. Bunlar da uluslararası uçak hava trafiğine açık alanlardı. Bugün İstanbul’un çevresinde bu havaalanlarının hiç birinin böyle evrensel boyutlu bir aktarma istasyonu olma şansı yok. Neresi var? Dubai var. Dubai’ye yaklaşık İstanbul üzerinden dört buçuk saate uçuyorsunuz.

"İstanbul dünyanın merkezidir. Bir harita açıp pergelin ucunu üstüne koyarsanız tüm dünyayı kapsayan bir noktadır."

Yeni Havalimanı, uluslararası alanda yaptığımız en akılcı yatırımlardan biridir.

Coğrafi olarak şansımız var ve bu havaalanı bunu değerlendirdi. Belki gelecekte İstanbul’un yakın çevresine bu büyülükte veya bundan da büyük havaalanları yapmak mecburiyetinde kalacağız. Mesela, Ankara ve Eskişehir gibi şehirlere yapmak zorunda kalacağız. Bizim havaalanı içindeki alışveriş merkezimiz bile bazı cazibeler doğuruyor. Polonya’dan gelirken biri söylemişti. Ben oradan bazı şeyler alacağım ve gideceğim yere ondan sonra uçacağım demişti. Ekonomik, günlük vergilerden muaf olduğu için bir cazibe merkezidir. Bazı insanlar geliyorlar İstanbul’da bir gün kalıp, dolaşıyor daha sonra seferlerine devam ediyorlar. Yeni Havalimanı, uluslararası alanda yaptığımız en akılcı yatırımlardan biridir. Çünkü ötekiler içeriye dönük. Bu şekilde yeni bir mimari ile iyi yapılmış bir yapı sadece Türkiye değil buradan aktarma yapacak insanların akıllarında da farklı, çağdaş, dünyaya entegre olmuş bir yapının içinde Türkiye inancı doğuracaktır. Dünyadaki havaalanlarının çoğu çok eskidi. İçinde gidip gelmek, hareket etmek çok zor. Bakımsız hale geldi. Burada böyle bir yapı olması Türkiye’nin uluslararası platformdaki prestijini de kullananlar açısından arttıracaktır. O yönden de başarılı bir faaliyettir. Yakında 4 pisti de devreye girecek. Bu şekilde yüz akı bir projeyi, uluslararası, büyük bir yatırımı gerçekleştirmek bize nasip oldu.

Sinan Genim: “Kentsel dönüşüm yapı yenilemeye dönüştü.”
VİDEO / 24:09
Sinan Genim: “Kentsel dönüşüm yapı yenilemeye dönüştü.”
İstanbul'u en iyi bilen mimarlardan Dr. Sinan Genim; mimar olmaya nasıl karar verdiğini, İstanbul'u, kentsel dönüşümü, yeni havalimanını ve daha birçok konuyla alakalı düşüncelerini GZT okurlarıyla paylaştı.

Yatırımcının proje sürecindeki rolü nedir? Ülkemizdeki mimar – yatırımcı ilişkisinden bahseder misiniz? Yatırımcı bir mimara bina yaptırmayı niyet ettiği zaman gerçekte akıllı bir yatırımcı ise o binanın artı bir değer kazanmasını, prestij yapısı olmasını ister. Sadece bir yapı olmasını istemez. Bizim ülkemizde bu biraz sıkıntılıdır.

"Bir gün uçakta Amerika’ya giderken yanımda büyük sanayicilerden biri vardı. Bana benim için en büyük mimar 2 metrekare büyük yapandır, dedi. Ben de ona konuşmayalım, asabımı da bozma burada 7 saat yan yana oturacağız. Sen kendi işine bak ben de kendi işime bakayım, dedim."

Küçük bir yapı dünyada müthiş bir prestij sağlayabilir.

Yani büyük bir yapı yapmak önemli değil. Küçük bir yapı bile dünyada müthiş bir prestij sağlayabilir. Eğer akıllı bir yatırımcıysa zaten size geldiği zaman sizin neler yapabileceğinizi ve nelere hayır diyeceğinizi bilir. Bazısı ısrar edebilir ama burada önemli olan bir şey var. O da tecrübedir. Biz belirli bir yere gelmişiz. 50 senedir bu işi yapıyoruz. Yaptığımız belli, eşimiz dostumuz var, uzun öğretim üyeliğinin getirdiği bir avantajla oturan arkadaşlar sizi tanıyor.

Bir mimar için önemli olan şeylerden biri de yaptıklarını, mimarlık veya toplum hayatı hakkında düşündüklerini yazmaktır.

Sinan Genim

Çünkü yaptığınız yapıyı çok az kişi kullanır ondan biraz daha fazla kişiler görür ama yazılarınız veya bu tür konuşmalarınız çok daha geniş bir alana yayılır. O yüzden tanınırsınız. İnsanlar düşüncelerinizi, neler yapmak istediklerinizi bilirler. Bürokrasi ülkemizde mimara yardımcı olmaz. Aksine mimara köstek olur. Dün Okmeydanı Tekkesi için bir yazı yazdım. Benim için Okmeydanı Okçular Tekkesi, ok atış alanının yapılma hikâyesi 2004’te başladı 2013’de bitti. Bunun 2011’e kadar olan 7 senelik safhası bürokratik kademelerde meseleyi anlatmak, onları ikna etmek ve geçmek için kullanıldı. 2 senede de binayı yaptık. Bu kadar zaman kaybı genç bir mimar için gerçekte zor bir şeydir. Hele Türkiye’deki mimarlık faaliyetlerine ödenen ücretler göz önüne alındığı zaman devam ettirmesi söz konusu değil. O yüzden çalışmasını yeteri kadar ilerletmeden bitirip bir an önce ücretini almak, hayatına devam etmek istiyor.

1989-1992 ve 2009-2011 İstanbul Koruma Kurulu üyesi olarak görev yaptı.
1989-1992 ve 2009-2011 İstanbul Koruma Kurulu üyesi olarak görev yaptı.

"Bürokrasinin iyi bir iş çıkması için yardımcı olması lazım ama yardımcı olmuyor. Neden yardımcı olmaz, tüm dünya da böyle midir? Hayır, dünyada böyle değildir. Dünyada bürokrasi neyin yapılmayacağını söyler ama neyin yapılacağını tarif etmez."

Çünkü neyin yapılacağını tarif etmek gerçekte abes bir şeydir. Neyin yapılacağı herkes için değişebilir.

Birileri neyin yapılacağını tarif ediyorsa her şey birbirinin aynısı olur.

Sinan Genim

Bugünkü Türkiye’nin yaşadığı kaos olur. Burada kamu idaresi şunları yapamazsınız der. Bu da gelişimi tıkamak demektir. Mevlana, bu topraklarda 800 sene önce ‘herkes aynı şeyi düşünüyorsa kimse bir şey düşünmüyor ’der. Hâlbuki düşünüp yeni çalışmalar ve yeni şeyler ortaya koymanız lazım. Yatırımcının istekleri mümkün olduğu kadar yatırımından rant ve artı değer elde etmektir. Bizim toplumumuzda büyük bir kesim artı değere karşı çıkar. Artı değersiz toplum olmaz.

Toplumların gelişmesi, büyümesi artı değerin büyüklüğüne bağladır. Artı değerin bir toplumda dağılımının nasıl sağlanacağı önemlidir. Artı değeri bir kişi cebine koyması yerine artı değerin toplumda yaygın ve herkesin faydalanacağı şekilde yayılmasıdır. Bunu beceremeyen insanın artı değere karşı çıkması her şeyin olduğu gibi kalması ve bu da fakirleşmesi demektir.

Sinan Genim

Çünkü yeni nüfus artıyor. Artı değer hep aynı boyutta kalırsa yeni nüfusa, yeni gelen insanlara iş bulmak, onların hayatlarını zenginleştirmek mümkün değildir. Yatırımcı artı değer ister. Zaten her sene enflasyonla, şunla bunla onun yatırdığı değerle bir eksilme oluyor. O enflasyon payının da üstünde bir değer. Bu nasıl yapılabilir? Prestij yapısı yapılabilir. Dünyada büyük mimari büroların çok iyi basın ve medya ilişkileri departmanı vardır. Yani onu besleyecek, proje ücreti alabilmektedirler. Hoş yapılar yapmaktadırlar. Bunlar o yapıları televizyonlarda, dergilerde, kitaplarda, gazetelerde sirküle ederler. Yalnız yapının getirdiği prestij değil. Bir de bu tanınmanın getirdiği prestij yatırımcının diğer yatırmaları için veya yaptıkları için artı değer olarak hanesine yazılır. Bizim ülkemizde bu iş çok zordur. Herkes her şeyi yaptırmamak için uğraşır. Son başımdan geçen, Narmanlar için sosyal medyada kıyametler koptu. Dün akşam da bana Narmanlar için ödül verdiler. Genç mimarlar büronun önüne kadar geldiler. Pankartlar açtılar. Pankartlarda soyadımı bile yanlış yazmışlar. Ne yaptıklarının farkında değiller. Bir şeye karşılar ama neye karşı olduklarının farkında değiller. Bana ondan evvel o gruptan biri Cihangir grubundan insanlar, projeyi görebilir miyiz dediler. Ben de tabi ki gelin görün, dedim. Çünkü eğer bir proje veya bir yapı yaparken size birileri aklınıza gelmeyen ve o yapının daha ileri götürecek bir fikir veriyorsa sizin onu almamanız aptallıktır. Alıp onu değerlendirmelisiniz. Çünkü bu fikri ben de verdim dese bile yapı yine size aittir ama onu geriye götürecek veya onu bir şekilde uygulanmaz hale getirecek bir fikre, bir düşünceye, bir eyleme de karşı çıkarsınız. Çünkü sizin işiniz bu işi yapmaktır. 100–150 sene öteye hitap edecek kadar iyi ve prestijli bir şey yapmaktır. Mimar Sinan’ın vakfiyesindeki son cümle der ki, ‘Gelecekteki yaptıklarımı görecek insaf sahiplerinin, çabamın ciddiyetini göz önüne alarak beni hayırlı dualar ile anacaklarını umarım, inşallah’der. Yine orada bir inşallah var ve bu bana hep ders vermiştir. Hakikaten de üzerinden 400 sene geçmiş 200 yapısını, Süleymaniye’sini, Şehzadeyi, Selimiye’yi ve onlara benzer bir sürü yapısını da kullanıyoruz. Silivri ve Büyükçekmece köprüsünden geçerken veya Mağlova kemerini gördükten sonra Allah razı olsun diyoruz. Mimarlık hırstır. 100 yıllarca sonra öteye bir şeyler bırakabiliyorsan, insanlar o yapıları hala kullanıp kim yaptı bunu Allah razı olsun diye merak ediyorlarsa isim veya fikir olarak bu çok hırslıdır. Çünkü mezarın bile kaybolabilir. Varsın ya da yoksundur. Romancı ve sanatçıların hepsi bu hırsı taşırlar. Bu hırs olmazsa zaten sanatçı olamazlar. Hepsinin bu tür geleceğe kalma ve unutulmama düşüncesi vardır. Yatırımcı da malının değerlendirmesini ister. Eğer sana biraz kamu, bürokrasi destek verirse yatırımcıya karşı kuvvetli olup, hayır o olmaz diyebilirsin. Ben hayır olmaz şu renge boyayacağız derim.

1994’ten beri Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı [TEGV] Mütevelli Heyeti üyesidir.
1994’ten beri Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı [TEGV] Mütevelli Heyeti üyesidir.
Aktif politikayı da düzeyli biçimde denemeyi başarmış, 1989 seçimlerinden günümüze kadar Beşiktaş Belediye Meclisi üyeliği, 1994-1999 arasında da İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi üyeliği yaptı. 1999-2004 yılları arasında Beşiktaş Belediyesi meclis başkanlığı yaptı.
Aktif politikayı da düzeyli biçimde denemeyi başarmış, 1989 seçimlerinden günümüze kadar Beşiktaş Belediye Meclisi üyeliği, 1994-1999 arasında da İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi üyeliği yaptı. 1999-2004 yılları arasında Beşiktaş Belediyesi meclis başkanlığı yaptı.

Mesela, dün akşam ödül alırken yatırımcıları da vardı. Ben onu istediğim renge boyamak için onlarla uğraştım. Onlar göze fazla çarpmayan, gri gibi koyu bir renge boyayalım caddenin içinde kaybolalım dediler. Ben de hayır bu renge boyayacağız. Çünkü bütün dünyada bu renkler popüler dedim ve renge boyamak için 6 ay uğraştım. Daha sonra dedim ki, bak griye boyasaydık kimse farkına varmayacaktı. Sosyal medyada ise pasta gibi yaptın diyorlar. Bu da iyi ve güzel değil mi? Çünkü pasta iç açıcı ve talep doğuracak bir şeydir. Pasta yerine ben oraya süpürge tohumundan yapılmış ekmek yapsaydım bu işe kim kafasını çevirip bakardı. Bütün bunlar yatırımcı, mimar ilişkileri, bürokrasi ile olan ilişkiler karmaşık ilişkilerdir. Ayakta durmak için senin bir ekonomik gücünün olması gerekiyor. Pek çok mimari büroyu görüyorum üç beş tanesine bakıp da değerlendirmek mümkün değil. Daha elindeki proje tamamlanmadan o proje ile alacağını almış ve harcamış. Saadet çarkı ya da mutluluk zinciri gibidir. İkinci bir işi yoksa mesleğine devam edecek durumda değil. Çünkü çok düşük ücretlerle çalışıyorlar. Bizim mimarlar odasında asgari ücret tabiri var. Yani o asgari ücret ile yapılan projeden hayır gelmez. Çünkü artık yapılar komplike olduğu için çok ciddi çalışmak gerekiyor. Bürokrasi de uzun süren bir safha olduğu için senin çalışman bittikten sonra işler bir sene daha sürüyor. İnanılmaz sayıda belge istiyorlar. Yatırımcı bunu hiçbir zaman düşünmez. Yatırımcı için ticarette temel bir kaide vardır; alırken ucuza alacaksın, satarken pahalıya satman önemli değil. Satamaya bilirsin ama alırken daha ucuza alırsan mimara, statik mühendisine, inşaatı yapana daha ucuza getirip bu işi halletmeye çalışıyor. Atasözü vardır; ucuz etin yahnisi iyi olmaz diye. Ortaya çıkan yapılarda böyle oluyor. Sonra herkes niye bu iş böyle oldu diyor. Herkes böyle olması için uğraşıyor. Bu yüzden farklı bir şey olması söz konusu değil.

Şimdiye kadar hiç tasarlamadığınız fakat tasarlamayı arzu ettiğiniz bir proje var mı? Elbette var. Şimdiye kadar yaptığımın dışında daha büyük boyutta, daha prestijli olarak İstanbul’da veya büyük bir şehirde hoş bir müze binası yapmayı isterim. Evrensel boyutlu bir kitaplık yapmayı isterim. Mesela, stadyumla uğraşamam. Zaten bunların ömürleri 30- 40 senedir. Ama bir kitaplığın veya bir müzenin ömrü çok daha uzun olabilir. Bir anıtsal yapı ya da modern bir camii yapmak isterim. Bizim bir sürü de avam proje şeklinde çalışmalarımız vardır ama bunun sana ciddi bir talep doğurması ve seni ekonomik olarak ayakta tutacak bir şekilde beslemesi gerekir. Sen daha detaylı çalışıp daha uzun bir süreyi kapsayan bir çalışma yapabilirsin.

Bizde bu kadar kötü yapının ortaya çıkmasının temel nedenlerinden biri, hem ucuza yaptırma hem de kısa sürede proje yaptırma isteğidir.

Sinan Genim

Ben bunu Sayın Cumhurbaşkanımızla bir toplantıdayken konuşma sırasında kendisine ve devletin bazı bürolarına aktarmaya çalıştım. Çünkü kamunun sabah 9 akşam 5 mesaisi içinde bu tür projeler yapılamaz. Bu tür projeler anonim olarak da yapılmaz. Biri veya gerçekten kendini bu işe vermiş bir ekip tarafından yapılır ve her aşamasında bu ekibin liderinin bu işin nereye gittiğinin, ne olduğunun ve nasıl olacağının farkında olması gerekir. Stok projeler yapmamız lazım. Hiç olmazsa avam proje tarzında İstanbul’da birkaç yerde yarışma ile müze projesi yapmak lazım. Maalesef yarışmaları da dejenere ettik. Bugün biz jüri olarak beş on kişiyiz. Sana ödül veriyoruz. Sonra senin bulunduğun beş on kişilik bir jüri bize ödül veriyor. Böylelikle bir dejenerasyon ortaya çıkıyor. Bugün Frank Gehry’e gidip ihale açtık proje yaptırıyoruz gel bu işe katıl dersen bırak katılmayı kahkaha atar. Norman Foster, Daniel Libeskind bu tür insanlara gidip böyle bir isteğimiz var, şunu yap desen kafasını çevirip döner gider. Çünkü zaten elinde yapacak on, on beş senelik projesi vardır. Bizim de bir proje stok oluşturmamız lazım. Bu tür insanlardan bazı konsept ve avam projeler düşündüğümüzde Anadolu’nun çeşitli bölgelerindeki müzeler, kitaplıklar, üniversite binaları yapmamız lazım. Geçen gün bir şehrimize gittim bir üniversite binası gördüm. Üstelik kışın sert geçtiği bir yerdi. Orada bir üniversite kampüsü yapılmış. Belediyeden iş geçirmekle ve proje tasdik ettirmekle maruf hünerleri olan bir arkadaşımız çizmiş. Binaların arasında 200–300 metre mesafe var. O bölgede kışın bir buçuk metre kar oluyor. Şimdi diyorlar ki, bu binalar arasında öğrenciler gidip gelemiyor. Ben de dedim ki, siz iyi bir bina yapmak için değil binanın projesini onaylatacak bir adam aramışsınız ve bulmuşsunuz. Adam da bir şeyler çizmiş. Çatısı kara dayanaklı değildi. Çünkü yapılar soğuk bir iklimin yapıları değildi. İç avluları yapılabilirdi, daha farklı düşünülebilirdi. O yüzden bu beklentilerle o beklentilere alınan cevaplar bunlardır. Bizim beklentilerimizi yeniden gözden geçirmemiz lazım. Daha çağdaş daha evrensel beklentiler koymamız lazım. Demin sorduğun bir sorunun içindeydi ama şimdi cevap vereyim. Kopya senin için ne ihtiva eder? Mesela, Adidas kumaşıyla bir gömlek satıyor. Bir de büyük spor kulüplerini finanse ediyor, reklam yapıyor ve fiyatı var. 5 liraya onun kopyasını da satıyorlar ama içi plastik ve ipliği naylondur. Yazın giyiyorsun ter içinde kalıyorsun. Sadece 5 lira ve kopyasıdır.

Konstantiniyye’den İstanbul’a, XIX. Yüzyıl Ortalarından XX. Yüzyıla Boğaziçi’nin Rumeli Yakası Fotoğrafları adlı kitabı 2006’da, XIX. Yüzyıl Ortalarından XX. Yüzyıla Boğaziçi’nin Anadolu Yakası Fotoğrafları adlı kitabı ile Panorama İstanbul 1955 adlı kitabı 2012’de yayınlandı.
Konstantiniyye’den İstanbul’a, XIX. Yüzyıl Ortalarından XX. Yüzyıla Boğaziçi’nin Rumeli Yakası Fotoğrafları adlı kitabı 2006’da, XIX. Yüzyıl Ortalarından XX. Yüzyıla Boğaziçi’nin Anadolu Yakası Fotoğrafları adlı kitabı ile Panorama İstanbul 1955 adlı kitabı 2012’de yayınlandı.

Her kopya hiçbir zaman aslı ile rekabet edemez ve onu da ileri götürmez. Zaten kopya yapmak için çok geniş bir bilgi birikimine sahip olmalısınız. Neyi kopyalıyorsun? Fotokopi makinesini değil bir düşünceyi kopyalıyorsun. Biraz ondan biraz bundan aldığın şeyler deve kuşuna döner. Uç dersin uçamaz, yük yüklesen yüklenmez. Bu kopyaların hiçbir değeri yoktur. Çünkü orijinali ortada dururken kimse kopyaya rağbet etmez. Başlangıçta belirli bir şeye gitmek için bazı şeyler kopya edilebilir ama sen o her kopya ettiğini daha ileri götürecek düşünce yapısı, çaba ve emekle kullanıyorsun. Japonlar fotoğraf makinelerini Pentax, Sony gibi, bunları kopyalayıp iyi götürdüler. Dünya üzerinde artık öyle bir makine üretimi kalmadı. Öyle bir noktadan başlanabilir ama bunca yıldır hala kopya edilerek bir yere gitmek mümkün değildir. Mesela, hat sanatını kopya ederek bir yere gidemezsin. Çünkü ortada onu okuyup, anlayacak bir toplum yapısı yok. Üç beş kişi okuyor ama arkasındaki mesaja 'hiç' diyor. O 'hiç'in arkasındaki mesaj hayat boyu okusan öğrenemeyeceğin bir mesajdır. Orada ki 'hiç' yazısını okumak yeterli değildir. Adam neden 'hiç' yazan bir yazıyı yüzyıllar boyu duvarına aşmış? Bugün bir şey ifade etmiyor. Kuran’dan bir iki sureyi o tür yapıp yine onun içindeki anlamını, onun ne anlatmak istediğinin farkında değilsen o orada durur. Belki Latin alfabesini o şekilde kullanmamız lazım. Arkasındaki derinliği anlatacak, evet burada bu kelime yazıyor, böyle bir şey yazıyor ama bunun arkasındaki anlamı çok ciddi bir şekilde araştırmamız ve öğrenmemiz gerekli ki ne yazdığının farkına varın. Orada önemli olan sadece hattın güzelliği değil. Kimisi bazı şeyi siyakatten Kufi yazıyor, bazısını divani, bazısını celi divani yazıyor. Neden hepsini aynı şeyden yazmıyor? Çünkü farklı yerlerde farklı imajları var. Bunun farkına varmadan onu kopyalamanın hiçbir anlamı yoktur. Çünkü çağdaşlaştıramıyorsun. Mesela, ebru sanatı eskiden seyredilmek üzere yapılan bir şey değildi. Cilt kapaklarının içine konuluyor, kitaplar ciltleniyor. Şimdi sen onu seyirlik olarak asıyorsun. Bunu çok fazla ileri götürmek mümkün müdür? Sadece üç beş tane sanatçı onu bir noktaya kadar ilerletiyor. Ondan sonra daha zor gidiyor. Mesela, resim konusunda toplumumuzda yanlış bir anlayış var. Resim İslamiyet’te yasak değildir. 7. ve 8. yüzyıl yayılma devrinde Emevi Halifesi Abdül Melik’in kendi şeklinde olan figürlü sikkeleri var. Daha sonra özellikle bu coğrafyada Ortodoks Hristiyan dünyasında ikonoklast çıkan resim kırıcılarının düşünceleri Müslümanlığa da intikal eder. Bu şekilde resme karşı bir reaksiyon doğar. Çünkü Hristiyan camiaya da resim incili ve o sırada okuma yazma bu kadar gelişmediği için bazı şeyleri anlatmak için kullanır. Ama bizim kitaplarımızda 'oku' diye başlar. 'Oku' sen kendin değerlendir. Resim yasağı mukaddes kitapların birinde vardır. O da Tevrat’ta vardır. Mısır'dan çıkış bölümünün 13.– 14. bölümünde olan sure de, yeryüzünde, su altından, suyun üstünde benim hiçbir şekilde suretimi yapmayacaksın. Bil ki çok gaddar bir tanrıyımdır ve senden intikamını alırım, der. Müslümanlıkta, Kuran-ı Kerim’de böyle bir şey yoktur. Bunu daha sonra çeşitli şeylerde söylüyorlar. O yüzden de tıkalı, bir yere gitmiyor. Toplumun büyük veya bir kesimi karşı çıkıyor diğer bir kesimi destekliyor. Bütün dünyada bu konuda bir sıkıntı var. 1950 – 60’lara kadar gelişen bir resim birden popüler bir hale geliyor ve popüler bir sanat oluyor. Bu başka bir şey getiriyor. Heykel konusu da böyledir. Ben Suudi Arabistan’a gittim ve inanılmaz sayıda heykeller vardı. Aynı şekilde İran’da da bu şekilde heykeller var ve yaptırmaya devam ediyorlar. Bunlar belki biraz soyut olabilir. Mimari de bütün bunlarla oluşan bir şeydir.

Eğer edebiyat, müzik, resim, heykel gibi benzer güzel sanat faaliyetleri bir noktaya çıkıyorsa mimarinin geride kalması söz konusu değildir. Mimari de onunla beraber yükselir ve güzel hoş yapılar ortaya çıkar.

Sinan Genim

Biz de mimari ne seviyesinde ise edebiyatımız da, müziğimiz de, heykelimiz de, resmimiz de, güzel sanatların diğer dalları da aynıdır. Toplum bileşik kaplar gibidir. Birinin iyi olup ötekinin kötü olması mümkün değildir. Üç aşağı beş yukarı hepsi aynı seviyede ilerler. Demek ki bu konuda özellikle dünyaya çıkmamız ve evrensel boyutta bu insanlarımızın hem ekonomik olarak güçlenmesi hem de tanınabilirligi açısından, prehistoryadan günümüze kadar gelişen ve büyüyen bir kültürel birikimin üstünde oturuyoruz. Bunun farkına varıp bundan esinlenerek dünya sahnesine çıkmamız gerekli. Onların kopyaları ile dünya sahnesine çıkmamız söz konusu değildir. Bugün hatta 3 boyutlu üreticiler var. Koy kopyasını sana kopyası değil aslı gibi yapsın. Bu bir şey değildir. Oraya bir düşünce, o toplumun içinde bulunduğu dönemin düşüncelerini, birikimlerini artıran ekler yapman gerekli.

Mimar Sinan, Şehzade Başı Cami için çıraklık eserim, Süleymaniye Cami için kalfalık, Selimiye için ise ustalık eserim diyor. Gidip içine bu üç camiyi peş peşe dolaştığın zaman ne demek istediğini görüyorsun. Diğerlerinde daha aydınlık daha farklı bir şema, Selimiye’de ise daha farklı bir şema kullanıyor.

Sinan Genim

Mesela, ‘Neden Selimiye’yi İstanbul gibi bir yerde yapmıyor da Edirne’de yapıyor?’ Çünkü İstanbul’da o büyüklükte o nitelikte, tüm şehre hâkim olacak konumda yer kalmamış. O yüzden Edirne’de bir tepenin üstüne yapıyor. Edirne o zaman bir başkent olduğu için orada daha serbestçe yapıyor. İstanbul’da yapsa padişah, sadrazam dâhil olmak üzere bütün hükümet burada ve herkesi adamın işine karışacak. Zaten Süleymaniye’de yeteri kadar başını ağırtmışlar. Biraz da uzakta kimsenin dedikodu yapmayacağı, karışmayacağı yerde yapmak istemiş. Ne kadar girdiler var. 400 sene geçmiş ama ne düşündü, neler yaptı şimdi bunları düşünüyoruz.

Evli ve 2 çocuk babasıdır.
Evli ve 2 çocuk babasıdır.

Biz biraz sabırsız bir toplumuz. Mesele ortaya çıkmadan hemen kritik ve eleştirimizi yapıyoruz. Bunu çok üzülerek söylüyorum ama hepimizde bir miktar ahlaksızlık var. Her şeyde ne yaparsak yapalım biz doğruyuz, dürüstüz ahlaklıyız ama bizim dışımızda herkesi mutlaka ahlaksız yapabilecek, yanlış işlere tevessül edecek insanlar olarak görüyoruz ama böyle bir şey yok.

Sinan Genim

Temel kural herkesi ahlaklı olarak kabul etmektir. Yanlış yapanın o bedeli ödemesi gerekir. Yanlış yapanı değerlendirmemeliyiz ama öbür taraftan daha iyi şeyler yapan insanları da ben niye yapamıyorum o yapıyor diye suçlamaktan kaçınmalıyız. Sizi bekleyen en büyük tehlike budur. Benim geliştiğim, hayata girdiğim dönemde büyüklerimiz, hocalarımız toplumda önderlik eden insanlar bize destek verirlerdi. Derlerdi ki, şöyle yaparsan yanlış olur, şöyle yap, bir ara gel konuşalım. Ama şu anda öyle bir şey yok. Herkes birbirinin yanlışını arıyor. Hep yanlış yapıp duruyor. Bana destek verin, doğruyu yapmak için düşüncelerinizi söyleyin diye bir şey yok. Sen de ona karşı bazı şeyler söylüyorsun.

"Herkes kendi düşüncesini değişmez ve en iyi düşünce olarak değerlendiriyor. Hâlbuki bir arada yaşıyoruz ve hepimizin düşüncesinin bir değeri var. Ama buna rağmen sonunda yapılan şeye karşı 'sen yaptın'oluyor. Hesabı veren sen oluyorsun ve hesabı veren olduğuna göre sana gelen bütün bu eleştiri ve düşüncelerden kendine ait bir şey ortaya çıkartıyorsun. Ben bunu böyle yaptım ama şu nedenlerden deme imkânına sahip oluyorsun."

Bunu da çok anlatmaya gerek yok. Çünkü aklı selim, bu tür handikap taşımayan insanlar, yaptıklarının içinde dolaştıkları, yazdıklarını okudukları zaman sana mutlaka hak vereceklerdir. Ama biz toplum olarak biraz fazla ikiye yarıldık. Sen ne yaparsan yap, senin yaptığınla değil kendi kafasının içinde sana biçtiği değer veya pozisyonla seni değerlendirmeye çalışıyor. Bu yanlış bir şeydir. Bundan kurtulmamız lazım. Çünkü çok genç bir ülkeyiz ve çok genç insanlar geliyor. Bunlar bizden farklı şeyler yapmalıdır. Bizim yaptıklarımıza veya bizim düşündüklerimize aynı şekilde devam ediyorlarsa Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceği yok demektir. Her şey yenilenecek, her şey farklı olacak, farklı düşünceler, farklı eylemler, farklı yapılar, farklı eserler ortaya çıkmalı ki yaşadığımızın farkına varalım.

Sinan Genim: “Modern bir camii yapmak istiyorum.”
VİDEO / 25:05
Sinan Genim: “Modern bir camii yapmak istiyorum.”
İstanbul'u en iyi bilen mimarlardan Dr. Sinan Genim; mimar olmaya nasıl karar verdiğini, İstanbul'u, kentsel dönüşümü, yeni havalimanını ve daha birçok konuyla alakalı düşüncelerini GZT okurlarıyla paylaştı.

YORUMUNUZU YAZIN, SORUNUZU SORUN
{{ entity.comments.quantity }} KİŞİ YORUM YAZDI
İLK YORUM YAZAN SİZ OLUN
CİHAN DAMLA GZT Editörü

GZT Röportaj’ın sorumlu editörü olarak görev yapıyor. GZT’de Açık Pencere isimli programı hazırlayıp sundu. Her hafta alanında önemli kişilerle röportaj yapan Cihan’a cihan.damla@gzt.com adresinden ulaşabilirsiniz.

YUKARI DÖNÜN

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz