Röportaj "Mimarlık ve politika o kadar iç içe geçmiştir ki bütün mimarlar örtülü ya da açık politiktir."
Nevzat Sayın, Röportaj, 2018
VİDEONUN BAŞLAMASINA SN. KALDI
Mimar

Nevzat Sayın

"Mimarlık ve politika o kadar iç içe geçmiştir ki bütün mimarlar örtülü ya da açık politiktir."

Türkiye’nin önde gelen mimarlarından Nevzat Sayın; hayatını nasıl tasarladığını, mimaride sürdürülebilirliği, üçüncü havalimanını, kentleşmeyi ve daha birçok konuyla alakalı düşüncelerini GZT okurlarıyla paylaştı.

RÖPORTAJ : CİHAN DAMLA FOTOGRAF : MİRAÇ ÇİÇEK GZT 09 EKİM 2018, SALI 9 DAKİKADA OKUNUR

Mimar olmaya nasıl karar verdiniz? Doğarken biri fısıldamış olmalı diye düşünüyorum. Başka hiçbir şey olmayı düşünmedim. Kendiliğinden böyle gelişti ve böyle oldu. Bir şey olma fikri ile mimar olma fikri üst üste bindiği için ikinci bir şey aklıma bile gelmedi. Onun için kararımın hangi aralıkta olduğunu bilmiyorum ama şimdi artık kararımı nelerin etkilediğini biliyorum; antik dönemi iyi tanımış olmak, dünyayı değiştirmek isteyen ama bunu devrim yolu ile yapmak yerine mimarlık yoluyla da yapabileceğimi düşünmek gibi şeyler üst üste gelerek yapmış olmalı bu etkiyi. Bir rastlantı olarak içinde bulunduğum dünyayı, bulduğum halinden daha iyi bir yere dönüştürme isteği, bu dönüştürmeyi mimarlık üzerinden yapma fikrini de beraberinde getirmiş olmalı. Geriye doğru dönüp düşündüğümde bulabileceğim kimi ipuçları bunlar.

1954 yılında Hatay’da doğdu.
1954 yılında Hatay’da doğdu.

Bir mimar olarak hayatınızı, zamanınızı nasıl tasarlıyorsunuz? Bazı insanlar için hayatları ve işleri iki ayrı şeydir. Bazı insanlar içinse bu tek bir şeydir. Mimarlık ve hayat ilişkisi benim için ikinci gruba giriyor. Benim hayatımı mimarlıktan ayırmaya, mimarlığımı da hayatımdan ayırmaya imkân yok. Dolayısıyla onların ikisi iç içe geçiyor. Gezilerim neredeyse mimarlık gezileri gibidir. Başka insanlarla buluşup konuşmalarım neredeyse mimarlık konuşmaları ve tartışmaları gibidir. Çeşitli sergiler, okuduğum şeyler hep mimarlık düzlemi üzerinden gelişiyor. Mesela, mimarlığımın yanı sıra kesintisiz olarak uğraştığım fotoğrafçılığım var. O da hep mimarlıkla ilgili bir meseleymiş gibi geliyor. Tabi ki ilgili olmak illa da tam olarak o olması anlamına gelmiyor ama doğrudan ve dolaylı bir şekilde mimarlığın benim hayatımı dolduran en önemli bir şey olduğunu, bunca zaman sonra geriye doğru dönüp düşünmeye başladığım zaman daha iyi anlıyorum. Günümü programladığımda önemli bir bölümünü mimarlığın aldığını görüyorum. Bu da mimarlığı ayrıca tayin edici bir şey haline getirmiş oluyor.

Doğan Holding Genel Müdürlük Yapısı, İstanbul, 2011
Doğan Holding Genel Müdürlük Yapısı, İstanbul, 2011
Santral Istanbul-Çağdaş Sanatlar Müzesi İstanbul, 2008
Santral Istanbul-Çağdaş Sanatlar Müzesi İstanbul, 2008

Size gelen bir projeye nasıl başlıyorsunuz? ‘Kim için’ diye soruyoruz. Peki, ama 'ne için' diye devam ediyoruz sorularımıza. Ne için yapılacak, kim için yapılacak sorularının arkasından nasıl yapılacak gibi sorular geliyor. Mimarlık yapabildiğimiz sürece, konuşmaya değer, üzerine düşünmeye değer, tartışmaya değer bir mimarlık üretebileceğimiz sürece her şeyi yapıyoruz. Konu ayrımımız yok. Endüstri yapıları ve eğitim yapıları en önde duruyor. Aralarında çok önemli bir fark yok. Yeter ki eğitimi de endüstriyi de mimarlık üzerinden tartışabileceğimiz bir mesele haline getirelim. Böyle bakınca bizim için önemli sorular şunlardır; ‘Kime, kim için, ne için yapacağız?’Eğer bu soruların bizi ikna edecek cevaplarını bulabilirsek o konuyu çalışmaya ve araştırmaya değer buluyoruz. Galiba başladığımız nokta burası.

Nevzat Sayın: “Hayatımı mimarlıktan ayırmaya, mimarlığımı da hayatımdan ayırmaya imkân yok.”
VİDEO / 04:06
Nevzat Sayın: “Hayatımı mimarlıktan ayırmaya, mimarlığımı da hayatımdan ayırmaya imkân yok.”
Türkiye'nin önde gelen mimarlarından Nevzat Sayın; hayatını nasıl tasarladığını, mimaride sürdürülebilirliği, üçüncü havalimanını, kentleşmeyi ve daha birçok konuyla alakalı düşüncelerini GZT okurlarıyla paylaştı.

1978 yılında Ege Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Mimarlık Bölümünü bitirdi.
1978 yılında Ege Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Mimarlık Bölümünü bitirdi.

Mimaride sürdürülebilirlik neden bu kadar önemli? İşin doğrusu ben başka türlü olamayacağını düşünenlerdenim. İyi ve anlamlı bir şey yapmak için sürdürülebilir olması gerekiyor. Geçmişten yarına giden yolun üzerinde, bugün dediğimiz o kısacık aralıktaki eşikte, geçmişte ne olduğunu bilmeden ve gelecekte ne olacağını düşünmeden herhangi bir şey yapmamız mümkün değil. Geçmişte ne olduğunu bilince de ondan tümü ile ayrışarak ve o hiç yokmuş gibi davranarak bir şey yapmamıza imkân yok. Ben böyle düşünenlerden biriyim. Çünkü biz ileriye doğru yaşıyoruz ama geriye doğru düşünerek anlıyoruz. Tabi ki geçmiş, elimizi uzatıp istediğimiz şeyleri oradan çıkarıp alabileceğimiz kıymetli şeylerin durduğu bir bohça değil. Biraz önce sorduğunuz “Nasıl başlıyorsunuz?” sorusu gibi ‘Biz burada yokken kimler vardı ve burada bunları yaptı ve o adamlar niye böyle davrandı?’ sorularının cevaplarını buldukça siz de aynı ilkelerin üzerinden gittiğinizi düşünüyorsunuz. Açıkçası şöyle düşünüyorum; kuşkusuz yeni diye bir şey var ama yine de sanki değişmeyen büyük bir bilgi de var. Geçmişten bugüne kadar neredeyse değişmeden gelen büyük, kadim bir bilgi. Aslında yaptığımız şeyler de bu büyük bilginin etrafında dolanıyor. Dolayısıyla benim için yepyeni, orijinal bugüne kadar kimsenin aklına gelmemiş bir şey yapmanın bir anlamı yok.

Benim için anlamlı olan bugüne kadar yapılagelen, anlamlı gördüğüm şeylerin içerisine süzülüp onların devamlılığında ve onların içinde bir şey yapabilmek.

Nevzat Sayın

Böyle bakınca da benim anladığım yerde sürdürülebilirlik o kadar önemli bir şey ki ayrıca söylemenize gerek yok. Bir şey iyi ise zaten, kendiliğinden sürdürülebilirdir. Bu kadar kıymetli ve olmazsa olmaz bir şey olduğunu düşünüyorum.

Yahşibey Yazokulu, İzmir, 2006
Yahşibey Yazokulu, İzmir, 2006
Mazı Evi, Bodrum, 2005
Mazı Evi, Bodrum, 2005

Katıldığınız bir panelde mimarlık ile politikanın birbiriyle yakından ilgili olduğundan bahsetmiştiniz. Bu konuyu biraz açar mısınız? Biz mimarlar genelde sanatçılara yakın bulunuruz. Hatta mimarlık da sanatın içinde gibi anlaşılır. Bence hiç ilgisi yok. Çünkü bize birisi bir sipariş vermeden bizden bir şey istemeden biz herhangi bir şey yapmaya başlayamayız. Diyelim ki başladık. Yasalar, yönetmenlikler, kurallar gibi şeyler var. Diyelim ki onları da aştık, işverenimiz var, kullanıcılar var. Bu konuda karar vericiler var. Diyelim ki onları da aştık, bir yapımcı var, yüzlerce işçi ve usta var. Diyelim ki onları da aştık, binanın eninde sonunda bitmişini kullanacak olan insanlar var. Bu kadar uzun ve kalabalık bir sürecin daha en başında mimar olarak birilerini ikna etmeniz gerekiyor. Diyelim ki, 100.000 m² büyüklüğünde bir yapı yapacaksanız. A3 dosyayı götürüp, bunu yapacağım diyorsunuz. İşin zorluğunu düşünebiliyor musunuz? 100.000 m² nerede, A3 formatında bir kağıdın üzerindeki resimler nerede. Bence bu mesele çok önemli. Bu yüzden ister yasalar, yönetmenlikler ister doların inmesi çıkması, isterseniz iktidarın mimarlık anlayışı ile sizin mimarlık anlayışınızın uyup uymaması yönünden bakın mimarlık ile politika çok iç içe bir şeydir. Diyelim ki, yoksullar için mimarlık yapmak istiyorsunuz ve diyelim ki bunu Türkiye’de yapacaksanız. Kiminle çalışacaksınız? TOKİ ile çalışacaksanız. TOKİ, siyasi bir kuruluş değil mi? Diyelim ki, yeni-varlıklı insanlar için bir iş yapacaksınız ve onların sizden farklı, belirli beğenileri var. O beğenileri oluşturan şey o sıradaki politik ortam değil mi? Yine politik kanalları kullanarak çalışacaksınız. Diyelim ki, iktidarın istediği yatırımlardan birinin mimarı olacaksınız. Bütün iktidarlar kendilerini mimarlık üzerinden ifade etmeyi çok önemli görürler. Kendi siyasi görüşlerinin işaretlerini kendi dönemlerindeyken bırakmak isterler. Sizden o iş istendi ama siz doğru bulmuyorsunuz. Mimarlığın zamanın ruhunu taşıması gerektiğini düşünen bir insan olarak bu şekilde yapılmasını yanlış buluyorsunuz. Ne yapacaksınız? Nasıl ikna edeceksiniz?

Mimarlık denilen şey ve politika o kadar iç içe geçmiş bir şeydir ki bütün mimarlar örtülü ya da açık politiktir.

Nevzat Sayın

Bütün mimarlık faaliyetleri de politika ile çok yakından ilgilidir. Kaçınılmaz olarak böyledir. Ben öyle istediğim için veya benden o işi isteyenler öyle istediği için değil. Doğası gereği böyle bir şeydir.

1985'ten beri kendi mimarlık atölyesinde, Nevzat Sayın Mimarlık Hizmetleri’nde çalışmalarını sürdürüyor.
1985'ten beri kendi mimarlık atölyesinde, Nevzat Sayın Mimarlık Hizmetleri’nde çalışmalarını sürdürüyor.
Bilgi Üniversitesi mimarlık yüksek lisans programının kurucu üyesidir.
Bilgi Üniversitesi mimarlık yüksek lisans programının kurucu üyesidir.

İstanbul’daki kentleşmeye bakış açınız nedir? İstanbul’un büyük bir köy olduğunu düşünüyorum. Türkiye nüfusunun %70’inin şehirlerde yaşadığı söyleniyor. Bunun büyük bir bölümü İstanbul’dur. Ama İstanbul, şehir olmanın olması gereken özelliklerini taşıyor mu? Şöyle düşünün; ‘Çağdaş sanat için, modern sanat için, geleneksel sanat için bir tane bile devlet müzesi var mı?’ Yok ve olmaması anlaşılır bir şey değil. Her büyük şehir gibi İstanbul'un da birçok merkezi var. Nişantaşı bir merkez, Gaziosmanpaşa bir merkez, Bebek bir merkez, Kadıköy bir merkez hatta Bağdat Caddesi bile kendi başına Kadıköy’ün içinde bir alt merkezdir. Bunların kendi özelliklerini taşıyor olmaları çok iyi bir şey; fakat geçirimsiz olmaları iyi bir şey değil ama şehrin içerisinde uzlaşmaz bir takım katmanlar var gibi görünüyor. Bu da o şehirde yaşayan herkesin ondan gerektiği kadar faydalanarak kullanmasının önünü tıkıyor. On beş milyonun üzerinde insanın yaşadığı yerde, doğru dürüst çalışan bir alt yapı yakın zamana kadar neredeyse hiç yoktu. Yakın zamanda başlamış bir takım faaliyetler var ama gerektiği gibi olması çok zaman alacak. İstanbul bir taraftan Kahire, Mexico City, Sao Paulo diğer taraftan New York, Londra, Paris arasında bir yerde duruyor. Ama Kahire ve Mexico City’ye daha yakın bir yerde duruyor. Bu da İstanbul’un gerçek bir dünya şehri olmasının önünü tıkayan bir bariyere dönüşüyor.

Kent topraklarının özel mülkiyette olması bence şehirde yapılabilecek olan bütün o iyi imar çalışmalarının önünde olağanüstü bir engel.

Nevzat Sayın

Dünyanın her yerinde tarım topraklarının parçalanmaması için onların üzerinde koruma kanunları vardır. Mendil kadar arsalarda tarım yapılamayacağı için tarım toprakları büyük parçalar halinde kalmalıdır. Şehir de böyle bir yerdir. Aslında şehir de mendil kadar arsaların özel mülkiyette olmaması gereken bir yerdir. Bugünkü parçalılıkla hiçbir imar faaliyetine girişemiyorsunuz. Çünkü daha başlarken en pahalı şey olan arsayı satın almanız gerekiyor. Yıkılarak başlıyorsunuz. Bütün harcamalarınızın yarısı toprakta duruyor. Eğer kent toprakları özel mülkiyetin olmasaydı her şey çok daha iyi bir şey olabilirdi. Bu noktadan isterseniz Zorlu’nun yapılışı sırasındaki imar haklarındaki artışlarını düşünün, isterseniz Gaziosmanpaşa’da bir gecekondu bölgesinin nasıl imara açıldığını, nasıl yasallaştırıldığını ve kaçak yapının nasıl o bölgenin bütün mimarlık faaliyetlerini belirlediğini düşünün. Nereden ve nasıl düşünürseniz düşünün bütün baskı toprağa ödenen paranın bu kadar büyük olması ile yakından ilgilidir. Bu yüzden İstanbul henüz bu kadar önemli ve temel konularda ne yapacağını bilmediği için iyi gelişmiyor. Açıkçası iyi gelişeceğine dair bir işaret de görünmüyor.

Nevzat Sayın: “İyi ve anlamlı bir şey yapmak için sürdürülebilir olması gerekiyor.”
VİDEO / 08:46
Nevzat Sayın: “İyi ve anlamlı bir şey yapmak için sürdürülebilir olması gerekiyor.”
Türkiye'nin önde gelen mimarlarından Nevzat Sayın; hayatını nasıl tasarladığını, mimaride sürdürülebilirliği, üçüncü havalimanını, kentleşmeyi ve daha birçok konuyla alakalı düşüncelerini GZT okurlarıyla paylaştı.

Üçüncü havalimanıyla beraber İstanbul’da yeni yerleşim yerleri meydana geliyor. Bu kentleşmeler meydana gelirken nelere dikkat edilmeli? Bence bu çok hassas bir soru. Mesela, Almanya; Berlin hariç. Çünkü Berlin çok sıra dışı bir durumdur.

Almanya, şehirlerinin bir milyonun üzerine çıkmasına izin vermiyor. Yeni bir şehir kuruyor. Bir fabrika kuruyor, bir üniversite kuruyor. Belirli bir nüfusu oraya yerleştiriyor ve orada gerçek bir yerleşme alanı oluşturuyor. Dolayısıyla Almanlar kendi ülkelerinin, şehirlerinin, kırsallarının nasıl bir yer olacağına önceden ve genişletilmiş tartışmalarla karar veriyorlar.

Nevzat Sayın

Sadece Almanya değil, doğru dürüst gelişebilen bütün ülkeler böyle davranıyor. Ulaşım ağı, birbirleri ile olan ilişkileri ve onun ne üzerinde gelişeceği ortak bir akılla belirleniyor, biri üniversite şehri, biri sanayi, biri kültür şehri oluyor ama bunların hepsinin projeleri var. Dolayısıyla şehrin nasıl büyüyeceği önceden tanımlanmış bir şey olarak yönetiliyor. Sıkıntı yine biraz önce söylemeye çalıştığım yere gelip takılıyor. Bu şehrin ileride neye benzeyeceği konusunda kimsenin bir düşüncesi olmadığı için ileride ne olacağı da ne yazık ki belirsizlik noktasında kalıyor.

Bursa Uludağ Üniversitesi ve Yıldız Teknik Üniversitelerinde proje stüdyosu yürütücülüğü yaptı.
Bursa Uludağ Üniversitesi ve Yıldız Teknik Üniversitelerinde proje stüdyosu yürütücülüğü yaptı.
Ürgüp -
Ürgüp -"Yeraltında Bir Boşluk" (1990), Gön Deri Fabrikası 1 (1992), Gön Deri Fabrikası 2 (1996), Tekirdağ/Saray "boşluktaki beyaz ev" (1998) projeleri ile Mimarlar Odası ödülleri aldı.

Günümüzde sanat, mimarlık ve teknoloji arasındaki sınırlar giderek kayboluyor. Bu durumun 21. yüzyıl mimari pratiğini nasıl etkileyeceğini düşünüyorsunuz? Sınırlar kayboluyor deniyor ama sadece kayboluyormuş gibi gözüküyor sanki. Bence hala keskin sınırlar var. İtiraf edeyim ki bu disiplinlilerarasılık meselesine belli bir kuşkuyla bakan birisi olarak, o sınırların hala olmasından yanayım. Bir arada çalışmaktan, bir arada üretmekten başka disiplinlerle birlikte iş yapmaktan çok memnunum ama o sınırların o kadar da belirsiz sınırlar olduğunu sanmıyorum. Yapı türünüz ne olursa olsun onun nasıl bir yapı olacağı konusundaki kararı önünde sonunda mimarlar veriyor. Bir süredir, mimarlar da karar verici öğütlenmenin sadece bir parçasıdır deniyor ama bence mekanizma öyle çalışmıyor. Hala mimarlık adına konuşmaya değer bir yapıdan söz ediyorsak eğer yine orada karar verici olan mimardır. Bu da mimarı eskisinden çok daha farklı olmayan bir konumunda tutmaya devam ediyor demektir. İşveren zaten kendi konumunu sürdürüyor. Mühendisler en hızlı gelişen bilgilere sahip oldukları için yapının mühendislikle ilgili bölümlerini yapıyorlar. Disiplinlerin arasındaki sınırların o kadar da kaybolmuş olduğunu düşünmüyorum. Hatta kimi yapılarda bu sınırlar ve kimin ne yapacağı daha belirgin hale geliyor. Bu özellikle bizim gibi ülkelerde daha da önemli bir şey. Aksi halde zaten örgütlenmeyi bilmeyen, sistematik bir biçimde çalışmaya yatkın olmayan, kimin ne yaptığı belirsiz bir noktada kalan bir ülke de yaşayınca bu sınırları da belirsiz hale getirirseniz eğer yapılması gereken iş arada kayboluyor. Ben onun için Türkiye gibi bir yerde bunun tersinin anlamlı olduğunu düşünüyorum. Çok net sınırlarla tanımlı, kimin ne yapacağı belirli, birlikte çalışmak, öteki hakkında fikrini söylemek, o çalışmaya destek olmak eyvallah ama o sınır çok önemli. Çünkü burada her şey zaten sisler içerisinde. Kimse net, açık, belirgin ve anlaşılır bir dilde konuşmak istemiyor. Bize söylenen şeylerin içinden anlamlı bir şeyler bulmaya çalışıyoruz. Bir de bu sınırlar belirsiz olsa kim bilir ne olacak? Bu şu soruya cevap aramaya benziyor; Türkiye’de hightech yapı yapılabilir mi? Bence yapılamaz. Yapı hightech gibi görünür sadece. Camlar, çelikler, çelik halatlar, egzantrik bağlantı detayları olabilir ama o bir hightech yapı olamaz. Çünkü sizin mimar olarak niyetiniz yetmez; dışınızdaki dünyanın da öyle örgütlemiş olması gerekir. Öyle işçiler, öyle ustalar, öyle işverenler, öyle sokaklar, öyle bir çevre olmalı ki olabilsin. Bunlar olmadan olmuyor ve yakın zamanda da olmayacak. Türkiye için interdisipliner olmak ya da disiplinler arasındaki sınırların kaybolması için daha çok zaman var diye düşünüyorum.

2004 yılında
2004 yılında "Nevzat Sayın Düşler Düşünceler İşler" adıyla kitabı yayınlandı.

Priene Antik Kenti
Priene Antik Kenti

Mimarlık hayatınızda sizi en çok etkileyen mimari yapılar hangileriydi? Sanırım en çok Priene Antik Kenti’nden etkilendim. İşin doğrusu, etkilendiğim çok yer, çok yapı ve çok mimar var ama Priene benim, en sihirli bulduğum, kafamı en çok karıştıran yer oldu. İlk gördüğümde, vay canına, insanlar 3000 yıl önce böyle bir şey yapmayı akıl edebilmişler’ demiştim. Açıkçası hala çok etkileyici buluyorum. Tüm antik kentler sıralaması içerisinde onun benim için çok özel bir yeri vardır.

Nevzat Sayın: “Priene Antik Kenti kafamı en çok karıştıran ve en sihirli bulduğum yer.”
VİDEO / 05:14
Nevzat Sayın: “Priene Antik Kenti kafamı en çok karıştıran ve en sihirli bulduğum yer.”
Türkiye'nin önde gelen mimarlarından Nevzat Sayın; hayatını nasıl tasarladığını, mimaride sürdürülebilirliği, üçüncü havalimanını, kentleşmeyi ve daha birçok konuyla alakalı düşüncelerini GZT okurlarıyla paylaştı.

CİHAN DAMLA GZT Editörü

GZT Röportaj’ın sorumlu editörü olarak görev yapıyor. GZT’de Açık Pencere isimli programı hazırlayıp sundu. Her hafta alanında önemli kişilerle röportaj yapan Cihan’a cihan.damla@gzt.com adresinden ulaşabilirsiniz.

YUKARI DÖNÜN

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz