Röportaj "Sanatçı kendine sipariş verdiği zaman özlediği resmi yapar."
Devrim Erbil, Röportaj, 2018
VİDEONUN BAŞLAMASINA SN. KALDI
Sanatçı

Devrim Erbil

"Sanatçı kendine sipariş verdiği zaman özlediği resmi yapar."

Türk resminin 60 yılının canlı tanığı usta ressam Devrim Erbil; hayatının dönüm noktalarını, sanat anlayışını, İstanbul'u, gelecek planlarını ve daha birçok konuyla alakalı düşüncelerini GZT okurlarıyla paylaştı.

RÖPORTAJ : CİHAN DAMLA FOTOGRAF : RECEP ÇELİK GZT 24 EKİM 2018, ÇARŞAMBA 11 DAKİKADA OKUNUR

Çok küçük yaştan beri resim ve şiirle uğraştığınızı biliyoruz. O yıllara gidersek sanat hayatınızdaki “dönüm noktaları” diyebileceğiniz olaylar nelerdir? Bu çok zor ve çok ilginç bir soru. Çünkü insanın yaşamının dönüm noktaları dediğimiz zaman bunların içinde en önemli olan şeylerden birisi işini ve mesleğini seçmektir. Ben dönüm noktası olarak bunları alıyorum. Ben lisede resim yapıp, sergiler açıyordum. Gece belli bir saate kadar derslerime çalıştıktan sonra 12’den 2’ye kadar resim yapıyordum. Bütün hayatım böyle geçti. Çok kararlıydım. Bir yandan da edebiyatla uğraşıyordum. Öyküler ve yazılar yazıyordum. Lisedeki derslerim dışında bir yandan da resim yapıyordum. Bu arada şunu da söyleyeyim; baya başarılı bir öğrenciydim. Bizim zamanımızda her dönem iftihar vardı. İftiharla geçerdim. O bir sorumluluktu. Kendime, aileme ve ülkeme karşı bir sorumluluktu. Bir şeyler yapabileceğimi biliyordum. Hepsini beraber yapma duygusu o zamandan başladı. Hala daha bir tek işi değil birçok işi yapmak için kendimi programlıyorum. Yapmaya çalışıyorum ve yapıyorum. O zaman meslek seçimi konusunda hiçbir tereddüdüm olmadan liseyi bitirince kalktım geldim ve akademinin sınavlarına girdim. Sınavları kazandım ve ressam olacağım diye başladım.

Akademisyen olmak, profesör olmak, ünlü olmak, sanattan para kazanmak, yaşamını sanatla beraber yürütme şansı gibi şeyler hiç aklıma gelmezdi. Ben sadece resim yaptığım zaman mutlu olacağımı hissettiğim için ve o beni alıp götürecek, hayatımı dolduracak, hayatımı anlamlı kılacak bir olay olduğu için hep resim yapmayı düşledim. Hala daha o heyecan içindeyim.

Devrim Erbil

Mesela; bazen bir sergi oluyor. Büyük bir heyecanla çalışıyorsunuz. Onu yetiştirme heyecanları ya da bir yere büyük bir resim, seramik, pano, gravür gibi bir şeyler yapacaksınız yetiştirme durumunda kalabilirsiniz. Bu çok doğaldır.

"Sanat bir bakıma siparişlerle gelişir. Mikelanjelo’ya Sistina Şapeli’nin resimlerini yapma görevi verilmeseydi o şapel ortaya çıkmayacaktı. Bütün insanların her gün gidip hayranlıkla seyrettikleri Mikelanjelo’nun dehasını ortaya koyan eser çıkmayacaktı. Hocam Bedri Rahmi’nin bir sözü vardır; ‘Van Gogh’a yüz metrelik bir resim yap diye bir sipariş verilseydi kim bilir neler yapardı.’"

Bu siparişleri yanlış anlamamak lazım. Sanatçılara verilen bu siparişler sanatçının da kendi içinde bir aşama yapmasına fırsattır. Size bir iş geliyor. Mozaik, pano, seramik belli bir süre de bitireceksiniz, o bina açılacak. O zamanlarda tempo artabilir. Ben yaşamımın içerisinde böyle bir şey olmadan da tempo halinde olabiliyorum. Mesela, dün gece uyku tutmadı çünkü bütün gün çalıştığım bir resim üzerinde biraz daha çalışmak istedim. Bu resmi sergiye götürmeyeceğim. Benden istenmiş bir şeyde değil. Ama o içimde kendi kendime verdiğim bir siparişti. 20. yüzyıl resmini böyle de açıklamak mümkündür. O zamana kadar bir sanatçıya Batı’da kilise ve burjuvalılar porteler, kilise için resimler sipariş verirdi.

Türk ressam Devrim Erbil 1937 yılında Uşak’ta doğdu.
Türk ressam Devrim Erbil 1937 yılında Uşak’ta doğdu.

Sanatçı kendine sipariş verdiği zaman özlediği, içindeki resmi yapar.

Doğu kültürü içinde de bu siparişi verenler vardır. Onu yerine getiren çeşitli kurumlar vardır. Bu saray olabilir, burjuva olabilir. 20. yüzyılın bir özelliği de sanatçının kendi kendine sipariş vermesidir. Bu gerçekten çok önemlidir. Çünkü sanatçı kendine sipariş verdiği zaman özlediği, içindeki resmi yapar. Diğeri de kendinden kopuk değildir ama çok içten, kendisinden bir parça o eseri oluşturmak için verdiği zamandır. Ben dün gece o heyecanla kalktım ve gece yarılarına kadar resim yaptım. O yüzden meslek seçmem hiçbir beklentim olmayan ama hayatımda bugün elde ettiğim noktaları akademisyen olarak, bütün dünyayı dolaşan sergiler açan bir ressam olarak, birçok Batı müzesinde ve Türkiye’de eserleri sergilenen ve birçok koleksiyonda eserlerimin bulunduğu bir kişi olarak bugünkü durumum hiç aklımın kenarından geçmemişti. Ama ben biliyordum ki resim yaparak mutlu olacaktım. Resim yaptığım zaman bir anlamı olacaktı. O yüzden hayatımın en önemli olayı olarak ve meslek olarak ressamlığı seçmem vardır. Bugünde seçsem yine bu mesleği seçerdim.

Bedri Rahmi Eyüboğlu, Cemal Tollu ve Cevat Dereli Atölyelerinde görev aldınız. Bu atölyelerde aldığınız eğitim, edindiğiniz bilgiler sanat hayatınız boyunca hep belirleyici oldu mu? Bunlar herkesin hayatında belirleyici olur. Ben sanatta ve hoca olarak 50 yıldır sanat eğitimcisini olduğum için örnek bir modelle beraber yürümeyi ve onun gösterdiği yolda yürümeyi öneririz. Mesela, bir usta seçmek sanat eğitiminin benim açımdan ya da benim hocalarım açısından doğru bir yoldu. Bunu hep yaptık. Bizim kültürümüzde de bu vardır. Şeyhler ve onların müritleri belli bir noktaya kadar onlarla beraber giderler. Ondan sonra kendi yolunu seçerler. Sanat eğitiminde de böyledir.

"Bir ustanın yolundan gitmek, ona yakın olan, onun sevdiği, onunla yıldızının barıştığı, kendinden bir parça gibi gördüğü bir ustayla olmak önemlidir."

Sevdiğiniz size yakın olandır.

Çünkü her şeyi sevemezsiniz. Bu kadar ressam içerisinde sevdikleriniz, sevmedikleriniz vardır. Sevdiğiniz size yakın olandır. Siz onun yolundan giderseniz belli bir noktaya kadar doğru bir iş yaparsınız. Ama ondan sonra kendi kişiliğinizi, kimliğinizi, özgünlüğünüzü bulmaya çalışırsınız. Bulduğunuz zaman kendiniz olursunuz. O yüzden mutlaka eğitimde, sanat eğitiminde ya da hocalarınızın önerdiği yollardan gittiğiniz zaman bir müzenin sizi etkilemesi, bir kitabın, bir resmin, bir bakışın sizi etkilemesi gibi hayatınızda duyarlılığınızın karşılığı bir takım nedenler sizi sanat yolunda aşamalar yapıp kendinizi tanımanızda, kendi eserlerinizi biçimlendirmede önemli olmuştur.

Katıldığını bir panelde “Sanat zaten direnmeyi gerektirir. Her şeye rağmen, tüm olumsuzluklara rağmen azmedeceksin, direneceksin.” diyorsunuz. Sizi bu zamana kadar en zorlayan durum neydi? Ben başlangıçtan değil de sondan geriye doğru giderek şöyle düşünüyorum; Türkiye’de sanat ortamının oluşması çok yakın zamanlarda yani 70’lerden sonra gerçekleştirilmiştir. Burada da isim yapmış sanatçılar için sanat yapmak güzeldir. Ama gençlerin bu sanat ortamının olmamasından ötürü çok sıkıntılar çektiklerini biliyorum. Bunun düzeltilmesi gerektiğine inanıyorum. Bu düzeltmede ne ile olur? Bir takım desteklerle olur. Sanatın gerekliliğini duyan bir devlet sanat politikasıyla ya da bir takım kurumların, yerel yönetimlerin sanata daha yakın olması ile olur.

Bugün bir genç sanata başlayıp sanat yapamıyorsa onun eğitim yılları boşa geçmiş demektir.

Devrim Erbil

Benim ve benim meslektaşlarımın bütün anlattıkları, söyledikleri uçup gitmiştir. Onlara, eğitime, bana ve o çocuklara yazıktır. Benim bu direnme sözüm oradan kaynaklanabilir. Direnme de bir noktaya kadardır. Hiç olmazsa belli, yaşayacak kadar destekler olacak ki o da aşamalar yapabilsin. Direnmek bu bakımdan önemli ve zorunludur. Ressamlık hiçbir şansı yoksa da çok firesi olan bir meslektir.

1955'de İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü`ne girdi. Galeride Halil Dikmen`in, atölyede Bedri Rahmi Eyüboğlu`nun öğrencisi oldu.
1955'de İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü`ne girdi. Galeride Halil Dikmen`in, atölyede Bedri Rahmi Eyüboğlu`nun öğrencisi oldu.
1965'de İspanya Hükümeti`nin verdiği sanat bursunu kazanarak gittiği Madrid ve Barcelona`da başladığı meslek araştırma ve incelemelerine Paris ve Londra`da devam etti.
1965'de İspanya Hükümeti`nin verdiği sanat bursunu kazanarak gittiği Madrid ve Barcelona`da başladığı meslek araştırma ve incelemelerine Paris ve Londra`da devam etti.

İstanbul ile özdeşleşen resimleriniz var fakat İstanbul zaman içinde çok değişti, gelişti. Peki, bu değişimler sizin duygularınıza, eserlerinize nasıl yansıdı? Bu topraklar size ne anlam ifade ediyor? Ben çok romantik bir bakışla ya da Yalın Alpay’ın söylediği gibi ütopik bir bakışla İstanbul’a bakıyorum. İstanbul’u şöyle anlatmaya çalışıyorum; burası hiçbir kente benzemeyen, on bin yıllık bir geçmişi olan, içinden boğaz geçen ve üç imparatorluğun burada yaşadığı bir yer olarak düşünüyorum. O yüzden İstanbul hiçbir dünya kentine nasip olmayan bir kültürel geçmişe ve zenginliği sahiptir. Ben İstanbul’a uzaktan bakıyorum ve İstanbul bu kadar güzel diyorum. İstanbul’un resimlerine bakıyorum. Mesela; İstanbul’un fethini ele alalım. Batılı sanatçılar bunu nasıl ele alıyorlar? Fatih atın üzerinde askerleri ile geliyor. Bir savaş anı, etraf kan revan içindedir. Minyatürlerde Batılı bir sanatçının fetih olayına bakışı böyledir. Ama mesela minyatürlerde, Nakkaş Veli Can bir İstanbul resmi yapıyor. Hiç insan yok. Pembeler, griler, uçuk bejler var. Şiir gibi İstanbul harita resmidir. Şunu söylemek istiyor; İstanbul bu kadar güzel bir kent ve şimdi biz buradayız. Bu bakış Doğu kültürünün minyatür bakışı ile Batı bakışına ters düşer. Ben İstanbul’a böyle bakıyorum. İstanbul’un zorlukları güçlükleri değil de ona daha ütopik, daha romantik bir bakışla bakıyorum.

"İstanbul’un kültürü, zenginliği, geçmişi, iklimi, boğazın turkuaz mavisi, kuşun kanatlarının değerek o rüzgâr içinde bize hissettirdiği duygu, doğası, havası, ritmi bunlar burada yaşamanın güzelliğini hissettiren olaylardır."

İstanbul benim için çok romantik ve o romantizm olmadan da İstanbul’da yaşamak mümkün değildir. O romantizmin en güzel hissedildiği yerlerden biri de İstanbul’dur. Her an nefes aldığınız bir yerdir. Ben her zaman şunu düşünürüm; empresyonizm yani izlenimcilik için dünyada en uygun kent İstanbul’dur. ‘Ne için Paris’te doğdu da burada doğmadı?’ diye hep içimde bir duygu vardır. Türk empresyonistler de bunu çok güzel değerlendirdiler. Feyhaman Duran, Hikmet Onat’lar, Çallı’lar İstanbul’u çok güzel anlattılar. İzlenimcilik keşke burada da olsaydı. Keşke bizim Türk sanatçıları ışık ve renk ilişkisini daha önceden hissedebilselerdi. Çallı İbrahim ile ilgili bir anekdot vereyim.

"Paris'te empresyonizmin çok sevilen bir ustası olan bir ressam Çallı İbrahim’e diyor ki; ben sizi sergime davet etmek istiyorum. İstanbul resimleri yaptım. Çallı’da sergiye gidiyor. Bakıyor resimlere ve gördükten sonra ‘bu resimleri görselerdi Ruslar boğazlardaki emellerinden vazgeçerlerdi’ diyor."

Devrim Erbil:
VİDEO / 14:21
Devrim Erbil: "Bugün bir genç sanata başlayıp sanat yapamıyorsa onun eğitim yılları boşa geçmiş demektir."
Türk resminin 60 yılının canlı tanığı usta ressam Devrim Erbil; hayatının dönüm noktalarını, sanat anlayışını, İstanbul'u, gelecek planlarını ve daha birçok konuyla alakalı düşüncelerini GZT okurlarıyla paylaştı.

1985'de Mimar Sinan Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü Başkanlığı,1988'de Yıldız Üniversitesi Güzel Sanatlar Bölümü Başkanlığı,1990 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekan Yardımcılığı görevine getirildi.
1985'de Mimar Sinan Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü Başkanlığı,1988'de Yıldız Üniversitesi Güzel Sanatlar Bölümü Başkanlığı,1990 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekan Yardımcılığı görevine getirildi.

Türk toplumu sanat alanında en çok sizce nerede yanlış yapıyor? Her toplumun kendine göre bir anlayışı vardır ve her toplumda sanat vardır. Ne kadar ekonomik düzeyi yüksek olursa sanat o kadar güzelleşir demeyelim. En ilkel insandan başlayarak Paris’te Orsay Müzesi'nde primitif insanların yaptığı şeyler vardır. Resimler, heykeller ya da mağara duvarına çizilen şeyler vardır. Resimler, heykeller ya da mağara duvarına çizilen şeyler insan için sanattır. Sanatın anlamı da kendini anlatabilmektir. İnsan her zaman buna ihtiyaç duymuştur. O yüzden ileri ya da geri nitelediğimiz her toplulukta sanat mutlaka vardır. O yüzden doğu geride batı ileride demeyelim. Batının ilerlemiş olması demek Rönesans’tan günümüze kadar gelen süredir. Ama insanlık tarihinde öylesine bir geçmiş var ki mesela, Batı bir Ortaçağ yaşadı. Ortaçağ da engizisyon, din baskısı, sıtma, veba gibi hastalıkların insanları topluca ölüme götürdüğü bir düzendi. Ortaçağ bin yıllık bir süreçtir. Ama antik çağın değerleri yok ediliyor, kitaplar yakılıyor. Haçlı seferleri yapıyorlar ve insanlar yeni maceralar hevesinde. Avrupa o dönemlerde tam bir acı kıtası olmuştur. Bin yıl içinde önemli tek bir mimarlık eseri yoktur. Ancak roman ve gotik sanatı ile beraber 11. ve 12.yüzyılda kiliseler yapılmaya başlanıyor. Rönesans ve antik çağa geri dönüp yeni değerler arama ile beraber yeni bir döneme başlanıyor. Mesela Bangkok’ta öyle kiliseler gördüm ki Ortaçağ dediğimiz 7. yüzyılın içindeki dönemde inanılmaz tapınak ve heykeller var. Doğu kendine göre bir kültürü devam ettiriyor. O yüzden toplulukları doğu ve batının ileri ya da geriliğine göre değil, her sanat her insanın kendini anlatma biçimi olarak değer kazanır. Ama batı sanatı dediğimiz zaman Osmanlı belli bir noktaya kadar din etkisi yüzünden şunu yapamadı diyorsak bunu bir yanlış anlama olarak nitelendirmemiz lazım. Bütün tek tanrılı dinlerde heykeli ve sanatı yasaklayan bir takım kurallar vardır. Çünkü ondan önceki putperest eğilimlere dönmemek için bu şeyler peygamberler tarafından kullanılmıştır. O din tarafından Musevilikte de, Hristiyanlıkta da, Müslümanlıkta da bu böyledir. Hatta Hristiyanlıkta İstanbul’da ikonoklast hareketleri olmuştur. Pek çok eser Knidos Venüs’ü gibi birçok heykel kırılmıştır. 520 ya da 587’lerde İznik Konsili toplanır. Ondan sonra resim ve heykeli yapmak için, günah olmadığını anlatmak için karar verirler. Daha sonra Hristiyanlık dinin yayılması adına resim ve heykeli kullanmaya başlar. Kuran’da sanatı yasaklayan hiçbir ayet yoktur. Sadece Peygamberin bazı hadislerinden putperest eğilimlere dönmemek için üç boyutlu eseri bir bakıma onun din inancı için tehlikeli olabileceği uyarısı vardır. Bunun dışında da başka bir şey yoktur. O yüzden insanlar bunu hem tarih süreci içinde hem de günümüzde yorumlarlar. Bunu çağ dışı bir düşünce olarak anlayan ve yorumlayanlar vardır. Ama sanat her toplumda vardır. İleri ya da geriliği tartışılmaz. Mesela, Osmanlı dönemini ele alırsak minyatürlerde demin verdiğim örnekte ve birazdan vereceğim örnekte olduğu gibi dünyaya farklı bir perspektif, farklı bir bakış, farklı bir teknik vardır. Hala bugün çözülemeyen renk kimyası ve boyası adına çok ilginç örnekler veren çok zengin bir koleksiyon vardır. Süleymaniye Kütüphanesi'nde 10.000’lerce minyatür vardır. Bu minyatürler daha tasnif edilmemiştir. Çünkü yabancı sanat tarihçileri gelirler ve ön yargılarla hareket ederler. Mesela Anadolu kültürünü sadece 0’dan önce 2000 yıla kadar götürüler. Hâlbuki bugün pek çok kazı ve pek çok arkeolojik bulgu Anadolu’nun kültür tarihini 12.000 yıla kadar götürmüştür. Onlar Hititler dönemine kadar alırlar. O yüzden minyatürleri daha tasnif edecek, içlerinden sanatçıları çıkaracak, minyatürün değerini ortaya koyacak eserler çok azdır. Bunlar anlaşıldığı zaman Anadolu’da yetişen kültürlerin Osmanlı ondan önce Selçuk, bütün Bizans ve başka kavimlerin ortaya çıkardığı kültür değerleri zamanla daha iyi anlaşılacaktır. Türk arkeologları bu bulguları değerlendirecek ve Anadolu kültürünün dünya kültür tarihi içinde çok önemli bir yeri olduğu ortaya çıkacaktır. Farklı yollarla insanın kendini anlatması başka, ileri ya da geri kültür diye bahsetmesi başkadır. O nedenle Anadolu kültürünün değeri anlaşıldığı zaman bu yargılarında anlamsızlığı ortaya çıkacaktır.

Yaptığınız işlerde kendi değerlerimizi sahip çıkma gibi bir önceliğiniz var. Bundan biraz bahseder misiniz? Resim bir anlatım yoldur. Bunu her türlü malzeme ile anlatırsınız. İlkel insan sert bir kaya ile diğer kayanın üzerine çizgiler çiziyorsa, kumun üzerine bir çizgi çiziyorsa ya da bir insan elinde iz bırakacak bir kalemle kâğıt üzerine çeşitli şiddette bastırarak biranda bir dünya yaratıyorsa insanlar için sanatın çekici yönü her zaman vardır. Değişik teknikler, değişik anlatım biçimlerini getirir. Mesela, mozaik belli çağda yer döşemesi, duvar resmi olarak klasikler, değişik teknikler olarak ortaya çıkar. Ben insanlık tarihinde kullanılan bütün teknikleri seramiği, camı, vitrayı, black glass ya da çağın bize verdiği imkânları hatta videoyu ve video dışında dijital sanatı çağın gereği olarak hepsini kullanıyorum. Bunlarda beni daha değişik anlatım söylemlerine götürüyor. Bu nedenle çağın değişik anlatım biçimleri var. Ama söylediğiniz de doğru geleneğin izlerini de sürüyorum. Çünkü geleneğin izleri benden önceki kuşakların bu topraklarda yaptıkları ve bu toprağın kültürüyle, havasıyla söylediklerini ben değişik tekniklerle anlatmaya çalışıyorum. Hepsinin bir gereği var. Mimariye giden bir resmi seramikler, mozaikler, vitraller olduğu zaman beğeniyorum.

"Sanatı halkla bütünleştirmeye çalışıyorum. Daha çok insan görsün daha çok insan sanattan nasibini alsın istiyorum. Niçin diyeceksiniz. Çünkü sanat insanda bir iç derinliği yaratır ve hayatı daha iyi anlamamıza yola açar. Hayatı daha anlamlı kılacak bir biçimde yaşamamıza neden olur. İnsanlar daha hoşgörülü, daha duyarlı olur. Birbirlerine daha saygılı olurlar ve dünya daha güzel olur. Ben insanlara bu güzel dünyayı yaratma yöntemlerini göstermek için değişik teknikler kullanıyorum. Belki de en sonunda yaşamdan ufak bir mutluluk nefesi almak için yaşam sevincinin onlara duyurulması adına, onlara mutluluk yaratmak adına resim yapıyorum."

1991'de Devlet Sanatçısı Ünvanı ile onurlandırılmıştır.
1991'de Devlet Sanatçısı Ünvanı ile onurlandırılmıştır.

Gelecek için ne gibi projeleriniz var? İnsan yolunun artık sonlarına geldiğini hissettiği zaman depara kalkar. Ben de onu yapıyorum. Forbes’da ilerlemiş yaşına rağmen diye bir söz vardı. Tıpkı o söz gibi 'evet' ilerlemiş yaşıma rağmen diyorum.

Eskiden anlamsız zamanlarımın vebalini öder gibi, bununla bir hesaplaşma yapar gibi her anımın sanatla dolu olmasını düşünerek çok yoğun bir tempoda çalışıyorum.

Devrim Erbil

Geriye bırakacak iz için mekânları hazırlıyorum. Bir müze projem var. Balıkesir’de benim için bir müze var. Ama orada daha çok kendi eserlerimi koyarak bencil olmamak adına öğrencilerimin, yakınlarımın, akademisyen arkadaşlarımın bağış eserlerinden oluşan bir müze var. Benim orada çok resmim yok. Ama şu anda kendi eserlerimin topluca sergileneceği bir yer olarak müze hazırlığı içindeyiz. Projeler tamamlandı. İnşaatlar başlayacak. Orada bütün yaptıklarımın bir hesaplaşmasını kendimle yapıp zamana bırakmak için bu müze projesi içindeyim. Arşivimi topluyorum. Kitaplar hatta şimdi besteler yapılıyor. Sonatlar yazılacak. Edebiyatçılar ve müzisyenler ilgileniyorlar. Bu ilgi ve sevilir olmak beni mutlu kılıyor. Son söz olarak da, geçenlerde diş doktoru arkadaşım şunu söyledi; muayenesinde bir resmim var. Bana dedi ki, "Hocam anlayanda anlamayanda sizin resminizi seviyor." Bu benim için çok önemlidir. Demek ki benim kullandığım anlatım biçimi, renkler, üslubumun insanların içindeki hassas bir tele dokunuyor, duyarlılığına dokunuyor. Herkes kendi kültürü oranında bir sanat eserine bakar ama anlayan başka, anlamayan başka türlü bakar. Demek ki birçok kesimle benim resimlerimin bir alışverişi var. İnsanlarla bir alışverişi olan, onlara bir şeyler verebilen, bir duyarlılığı aşılayan resim anlayışını temsil ediyorsam bu benim için yaşamın anlamı demektir.

Devrim Erbil:
VİDEO / 12:08
Devrim Erbil: "İnsanları mutlu etmek için resim yapıyorum."
Türk resminin 60 yılının canlı tanığı usta ressam Devrim Erbil; hayatının dönüm noktalarını, sanat anlayışını, İstanbul'u, gelecek planlarını ve daha birçok konuyla alakalı düşüncelerini GZT okurlarıyla paylaştı.

CİHAN DAMLA GZT Editörü

GZT Röportaj’ın sorumlu editörü olarak görev yapıyor. GZT’de Açık Pencere isimli programı hazırlayıp sundu. Her hafta alanında önemli kişilerle röportaj yapan Cihan’a cihan.damla@gzt.com adresinden ulaşabilirsiniz.

YUKARI DÖNÜN

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz