Röportaj "Sınırlarını kıran, sınırlarını aşan herkes daha mutludur."
Sinan Canan, Röportaj, 2018
VİDEONUN BAŞLAMASINA SN. KALDI
Akademisyen

Sinan Canan

"Sınırlarını kıran, sınırlarını aşan herkes daha mutludur."

Üsküdar Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Sinirbilim Uzmanı Prof. Dr. Sinan Canan; kendini bilmenin önemini, mutluluk ve beyin arasındaki ilişkiyi ve daha birçok konuyla alakalı düşüncelerini GZT okurlarıyla paylaştı.

RÖPORTAJ : CİHAN DAMLA FOTOGRAF : RECEP ÇELİK GZT 17 EKİM 2018, ÇARŞAMBA 22 DAKİKADA OKUNUR

Kendini tanımanın ilk yolu nedir? Neden sürekli kendinizi tanıyın diyorum. Bunu ben de çok bilmiyorum ama hepimizin içinde büyüdüğü o ortak kültürde önemli bir söz vardır; ‘Kendini bilen Rabbini bilir.’ Bilgeliğin temeli kendini bilmektir. Sen kendini bilmezsen bu nice okumaktır. Sürekli insanın kendini bilmesine dayalı bir referans var. Biyoloji öğrencisi oldum. Daha sonra tıp fakültelerinde öğretim üyeliği yaptım. Hep insanı inceledim. Aslında biyoloji bütün canlıları inceler. Ama biyoloji en azından insanın kendisini biyolojik donanımla anlaması için bir çabadır. Başlangıç noktası burasıdır. İçinde yaşadığım dönemin nimeti ile biyolojinin çok hızlı ilerlediği bir zaman diliminde bu işlerle ilgilenmeye başladım. Şu anda öyle bir dönemde akademisyenlik yapıyorum. Bir de bana yolda insanı insan yapan, insanı diğer canlılardan ayıran beyin denen muhteşem bir donanımla uğraşma fırsatı bahşedildi. Bunların hepsine ve yolda öğrendiklerimle neler yaptığıma baktığım zaman hayatımda ne kadar avantaj varsa bu avantajların kendime dair biyolojik donanım bilgisinden geldiğini fark ettim. Mesela; bir cep telefonu alırsınız. Kullanım kılavuzunu ve özelliklerini ne kadar bilirseniz ondan o kadar istifade edebilirsiniz. Ama bugün çoğu insan bunlara hiç bakmadığı için ellerinde uzay teknolojisi varken sadece fotoğraf çekip, mesaj atıyorlar. Böyle bir kısıtlı kullanıma girmemek için insanın kendini iyi bilmesi lazım.

İnsanların bedeni iyi kullanmaktan veya sağlıklı yaşamaktan daha mühim bir sorunu var. O da şudur; ‘Benzersiz bireyler olarak biz bu dünyaya ne yapmaya geldik?’ Bunun da cevabı hiçbir kitapta yazmıyor. Hiçbir üniversite bunu öğretmiyor ya da hiçbir doktor size bunun çaresini söyleyemiyor. İnsanın bunu kendi kendine keşfetmesi gerekiyor. Bana sorarsanız hayat insanın ne için burada olduğunu keşfetmesini gerektiren bir yolculuk.

Sinan Canan

Esas mesele bunun üzerine kurulu. Benim yaptığım ve anlattığım şeylerin sonunda bir sözüm var 'kendine iyi bak göreceksin' diye. Benim açık beyin de sloganım budur. Dolasıyla insan ne biliyorsa bununla kendine baksa çok fazla şey öğrenecek. Bir de maalesef kendimiz dışında hep dışarıdaki ile ilgileniyoruz. Yandakinin kötü hareketi, borsanın dalgalanması, dolar fiyatı dertlerimiz olduğu için kendimize bakma konusunda birinin hatırlatma yapması gerekiyor. Ben de severek bu misyonu üstlenmiş durumdayım.

1972 yılında Ankara’da doğdu.
1972 yılında Ankara’da doğdu.

Din ve bilim çelişir mi? Dinden ne kastettiğinize ve bilimden ne anladığınıza bağlı olarak ‘din ile bilim çelişir mi’ sorusunun cevabı çeşitlilik gösterir. Benim anladığım şekilde ise aralarında çelişki olması mümkün değildir. Çünkü ikisi de insanın bilme faaliyetlerinin doğal araçlarıdır. Din, inanç ya da ezoterik literatür olarak düşünürsek insanın kesinlik ihtiyacını karşılar. Bu dünyada neden varız sorusunun cevabını ne bilimden bulabilirsiniz ne de dünyevi başka bir daldan bulabilirsiniz. Bunlar bize dünya hakkında bilgi verir. Ama o kesinlik ve amaç duygusu, bu tip alanlarda vardır. Mesela; inançlarınız, yaratıcınız ile olan içsel bağlantınız size bir camın nasıl davrandığını söylemez. Bunun için bilim yapmanız lazım. Dış dünya ile olan iletişiminizde bilgiye dayanmanız lazım. Bilgi, bilim ve bugünkü diğer dallar bunun aracıdır. Yine aklınızın işleyişi üzerine yapacağınız her türlü idman her türlü çalışma felsefe dediğimiz bir disiplin alanına girer. Bu felsefede inançlarınız yanıltıcı olabilecek taraflar içerebilir. Siz kendi yargılarınızla kendi dar görüşünüzle ya da yetiştiğimiz çevrenin size verdiği kodlarla bir şeylere yanlış inanabilirsiniz. Öyleymiş gibi zannedebilirsiniz ama felsefe ve yanında bilgi bunları düzeltici bir etki yapar. Böyle baktığınızda ve benim tarif ettiğim gibi tarif ettiğiniz de zaten hepsi aynı şeydir. İçinde yaşadığımız gerçekliği değişik yönlerle anlamlandırma çabasıdır. Ama tarihsel olarak bu ütopyayı yaşamadığımız çok aşikârdır.

Birkaç yıldır dini inançları nedeniyle bilgiye mesafeli olan insanlara bilimi anlatamaya çalışırken bilimsel bilginin başarısı nedeniyle ve dini inancın bundan uzak tutulması gibi tarihsel tecrübeyle dini tecrübeden uzak duran insanlara da dinin bir öcü olmadığını anlatmaya çalışmak gibi garip bir işle uğraşıyorum.

Sinan Canan

Çok kavga çıkıyor. Bu konular insanların yumuşak karnı olan bir meselelerdir. Bu konuda fikir beyan ettiğinizde insanlar çok hızlı bir şekilde bunu bir dayatma olarak algılayabiliyorlar. Hâlbuki ben sadece bir düşünme yönetimi teklif etmeye çalışıyorum. Çünkü ben öyle düşünüp rahat ediyorum. Siz de rahat etmek istiyorsanız böyle düşünün diyorum.

"İnandığım dinin ana kitabı Kuran-ı Kerim’e, bir Müslüman olarak çıplak gözle baktığınızda bize devamlı dünyayı işaret eden bir metin görürsünüz. Bize devamlı dışarıya bakmamızı söylüyor. Ama bugün başta ilahiyatçılar, müfessirler, Kuran bilgisi ile uğraşan insanlar sadece sayfalara bakıyorlar. Metinlere bakıp oradaki kelime köklerinden, tarihsel olaylardan anlamlar çıkarmaya çalışıyorlar. Bu birinin telefonunu istihbarat amacı ile dinleyip ne söylediğine hiç dikkat etmemeye benziyor. Hâlbuki Kuran’ın söylediği bir şey var. Çok açık net bir takım yönlendirmeleri, tavsiyeleri, emirleri, yasakları var. Biraz bunlara bakabilsek ve bu metinde ki anlaşamadığımız noktaların çözümünün dış dünyada, tabiatta, evrende gizlenmiş bizzat Kuran ifadesiyle yaratılmış ayetler olarak nitelenen bu yaratılmışlarda olduğunu göreceğiz. Bizzat gözümüzü çevirip bakarsak bir şeyler göreceğiz."

Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü’nden mezun oldu.
Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü’nden mezun oldu.
Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji-Embriyoloji Anabilim Dalı’nda yüksek lisans, aynı kurumun Fizyoloji Anabilim Dalı’nda ise doktora eğitimini tamamladı. 2010 yılında Tıbbi Fizyoloji Doçenti ünvanını aldı.
Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji-Embriyoloji Anabilim Dalı’nda yüksek lisans, aynı kurumun Fizyoloji Anabilim Dalı’nda ise doktora eğitimini tamamladı. 2010 yılında Tıbbi Fizyoloji Doçenti ünvanını aldı.

Bilim bunu yapıyor. Şimdiye kadar bütün inananlar ve din mensupları bilimden ve bilgiden çok uzak düştükleri için dinden daha seküler daha la-dini bir görüşün elinde araca dönüşmüş. Tabii böyle olunca dindarlarda kendi kabuğuna çekilip dünyevi bilgi ile tamamen alakalarını kesmişler. Şu anda dünyada yaşanan sorunların bir kısmının bundan kaynaklandığını düşünüyorum. Sanıyorum ben ömrümün sonuna kadar bu işle uğraşamaya devam edeceğim. Benden sonra da bu iş ile uğraşacak arkadaşları yetiştirmek üzere de her türlü ortamı oluşturmaya da gayret ediyorum.

Sinan Canan: “Hayat, insanın ne için burada olduğunu keşfetmesi gereken bir yolculuktur.”
VİDEO / 07:01
Sinan Canan: “Hayat, insanın ne için burada olduğunu keşfetmesi gereken bir yolculuktur.”
Üsküdar Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Sinirbilim Uzmanı Prof. Dr. Sinan Canan; kendini bilmenin önemini, mutluluk ve beyin arasındaki ilişkiyi ve daha birçok konuyla alakalı düşüncelerini GZT okurlarıyla paylaştı.

Mutluluk ve beyin arasında nasıl bir ilişki vardır? Mutluluk bu zamanın en tanımsız sloganlarından bir tanesidir. Mutluluğun ne olduğunu kimse doğru düzgün tarif edemiyor. Bunun için bir psikoloji dalı bile kuruldu. Pozitif psikoloji dediğimiz bir alan var. İnsanın kendinden hoşnut olma halinin nasıl sağlanabileceği ve sürdürebileceği üzerine bir meseledir. Bugünün dünyasında bu kadar mutluluk lafı geçiyorsa mutlulukla ilgili bir sorunumuz olduğu aşikârdır. Nasıl ki tutsak toplumlar sürekli özgürlükten bahsederse mutsuz toplumlarda sürekli mutluluktan bahsederler. Dediğin gibi çok stres altındayız. Eğer o gözle bakarsak bunun da çok temel çok anlaşılabilir bir sebebi var. Biz biyolojik canlı olarak 300.000 senedir dünyadayız ama şu 100 senedir hepimizin bir şekilde tahayyül edeceği teknolojik ve medeni değişim bizi tarihimizde hiç görmediğimiz bir ortama soktu. Bu bizim tercihimiz ile yapılmış bir şeydir. Bu teknoloji, bu binalar, bu şehirler, bu iletişim, haberleşme her şey bizim tercihlerimiz sonucunda oluştu. Ama biz bu teknolojik tercihleri 19. yüzyıldan itibaren yaparken insanı tanımıyorduk, insanın ne olduğunu bilmiyorduk. Bazı bilim insanları ve felsefeciler bizi insanın ne olduğuna dair defaatle binlerce yıldır uyarıyorlar. Koskoca tasarruf literatürünü bunun üzerine kuruludur. İnsana ne olduğunu hatırlatma üzerine bir gelişim alanıdır. Her dinde her kültürde böyle bir şey var.

İnsan sanayileşmeden sonra ne olduğunu unuttu. Verime, hıza ve kâra odaklandı. Böyle bir sistem kurduk. Eğer biz biyolojik canlı ve manevi ihtiyaçları olan bir canlı olarak ne olduğumuzu keşfedebilirsek bu stresin sebebini de, mutluluk denen şeyi neden çölde bir serap gibi kovaladığımızı da anlarız.

Sinan Canan

Mutluluğu TDK sözlüğündeki tanımına bakarsanız kriz geçirmemeniz elde değil. Maalesef insanın bütün haz ve isteklerine kesintisiz olarak ulaşabilmesi durumdur diye bir tanımı var. TDK bunu kimden aldı bilmiyorum ama insanoğlu istek ve arzuların nihayetsiz ve kesintisiz olarak ulaşabilmesi bütün evreni ona verseniz de mümkün değildir. Bu verende insanı tanrı yapsanız bile insanı mutlu edemezsiniz.

Tüm akademik kariyeri boyunca disiplinlerin sınırlarında yer alan araştırma konularıyla ilgilenmeyi tercih etti.
Tüm akademik kariyeri boyunca disiplinlerin sınırlarında yer alan araştırma konularıyla ilgilenmeyi tercih etti.

nsan istekleri bitmeyen bir canlıdır. Dünyadaki her şeyi verdiğinizde dünyanın dışına gözünü diken bir canlıdır."

Sınırlarını kıran, sınırlarını aşan herkes daha mutludur.

Değişen Beynim, Sinan Canan, 2015
Değişen Beynim, Sinan Canan, 2015

Böyle tuhaf bir şeydir. İstediklerini karşılamak yetmiyor. Ben de formülü yok. Fakat nasıl bir canlıdır bu diye baktığınız zaman insanı mutlu eden şeylerin çok basit olduğunu görüyorsunuz. Bir kere biyolojisinin dayattığı kurallara göre yaşamak zorundadır. Biyolojisinin dışında yaşayamaz. Benim o yüzden bir sonraki kitabımın ismi "İnsanın Fabrika Ayarları" olacak. Adına fabrika ayarları dediğimiz tekâmül ayarlarımızı ne kadar iyi bilirsek kadar iyi yaşayacağımızı savunuyorum ve bu işin biyolojik kısmıdır. Bir de insanın manevi bir kısmı var. Bu kısmın da en önemli biyolojik kaynağı zayıf, çırılçıplak bir canlı olan insanoğlunun hayatta kalması için ortamı değiştirmesi gerekiyor. Böyle bir zorunluluğu var. Ortamı değiştirmesi için de bunun içerisine bir güdü olarak yerleştirilmiş olması lazım. İnsana bakıyorsunuz sınırlarını kıran, sınırlarını aşan herkes daha mutludur. Belki zorluk çekiyor, parasız kalıyor, aç kalıyor, hasta oluyor ama mutlu oluyor. Kendini gerçekleştirmiş hissediyor. İnsanın bu koşullarda bu standardize edilmiş eğitim, işler, maaşlar, tatiller gibi bir ortamda oku diplomanı al, işe gir çalış, emekli ol, ölümü bekle ve öl şeklindeki bir döngüye oturmayacağı aşikârdır. İnsan burada yaşayamıyor.

Tabiatta yaşayan, dağ köylerinde ya da daha ilkel dediğimiz koşullarda yaşayan insanlarda mutluluk sorunu göremezsiniz. Bu problemler şehirli insanların problemleridir. Tekamülü anlayamamak şehirli insanların sorunudur. Kendini tanıyamamak şehirli insanların sorundur. Tabiatta kendini tanımadan, tekamülü anlamadan, biyolojik organizmalarla bir orkestranın parçası gibi yaşamadan hayatta kalmanız mümkün değildir.

Sinan Canan

Bugün marketten besinimizi para karşılığı alabildiğimiz için tabiattan bağımsız olduğumuz gibi bir garip ön yargı içinde büyüyoruz. Bu kopukluk bizim stres ve gerginliğimizin en büyük kaynağıdır. Şunu da söyleyeyim; stres sadece laf olsun diye söylenecek bir terim değildir.

"Bugün şehirli insanın açık ara bir numaralı ölüm sebebi stres ve strese bağlı hastalıklardır. Aslında kalp, tansiyon gibi aklınıza ne geliyorsa bu rahatsızlıklar uzun dönem strese hazır olmayan bir bedenin strese verdiği yıkıcı cevaplardan oluşur. Dolasıyla bütün bunlara baktığımızda mutluluk insanın insan olarak yaşamasına karşılık ona bahşedilen bir ödüldür. İnsan olarak yaşamak da insanın kendini tanımasından geçer."

Bugün başlangıç olarak kendimizi tanımak için en iyi yolardan bir tanesi biyolojidir. Biyolojimizi iyi bilmemiz lazım. Fiziksel bedenimiz ve zihnimizin ihtiyaçlarını anlamamız lazım. Bunlara göre hayatımızda yapacağımız her ufak düzeltme çok büyük bir stres yönetimi olarak bize geri döner. Hayatımızdan birçok stresi çıkarmış oluruz. Bir örnek vereyim; günde üç öğün yiyeceğinize haftanın dört günü günde 2 öğün yiyin bedensel stresinizin çok büyük oranda azaldığını göreceksiniz. Çünkü biz bu kadar yemeye ayarlı bir bedene sahip değiliz. Kendimizi yemeyi azalttığımızda daha iyi hissediyoruz. Çünkü yüz binlerce yıldır atalarımız tabiatta bu kadar yemek bulamadıkları için aç kalarak soylarını devam ettirdiler. Açlığı vücutları için avantaja dönüştürmeyi öğrendiler. Biz de miras olarak aldığımız bu özellikleri bugün bir markette bir bakkalda istediğimiz ürünü bulabileceğimiz bir ortamda kullanıyoruz. Maalesef bununla da baş edemiyoruz. O yüzden bugün tokluktan ölen insan sayısı açlıktan ölen insan sayısından kat ve kat fazladır. Mesele biraz kendimizi bilmektir.

 “Kimsenin Bilemeyeceği Şeyler”, “Değişen Be(y)nim“, “Unutulacak Şeyler” ve “Beynin Sırları” adlı kitapları yazdı.
“Kimsenin Bilemeyeceği Şeyler”, “Değişen Be(y)nim“, “Unutulacak Şeyler” ve “Beynin Sırları” adlı kitapları yazdı.

Unutkanlığın, dikkatin çabuk dağılmasının beyinle ilişkisi nasıldır? Dikkat, bizim bilinç dediğimiz bir spot ışığına benzeyen yoğunlaşan yeteneğimizi bir yerden bir yere çevirme yeteneğimize verdiğimiz isimdir. Mesela; ben şimdi konuşurken benim bilincim tamamen biraz sonra hangi cümleleri söylemem gerektiğine dair hesap kitap ve simülasyon yapmakla meşgul. Eğer kafam buradan dağılırsa ki bazen televizyon programlarında benim de başıma geliyor, nereden başlamıştım diye mevzuyu koparıp unutuyorsun. Bu günlük hayatımızda da sıklıkla başımıza gelen yaşadığımız bir durumdur. Şöyle düşünelim hatta bir rakam vereyim daha kolay anlaşılsın. Vücutta görme, işitme, tatma, koklama gibi duyuları biliyoruz. Ama onun dışında 10 - 15 tane daha duyumuz var. Bütün kaslardan, eklemlerden, deriden, iç organlardan devamlı duyular beyninize veri gönderiyor. Çok doğru bir hesaplama değil ama örnek olsun diye benzetme amacı ile kullanılabilir.

"Mühendislerin yaptığı hesaplamaya göre sinirsel veriler bilgisayar sinyaline benzediği için beynimiz her bir saniye on bir milyon bitlik veri alıyor, diyorlar. Bütün vücudumuzdan on bin milyon bitlik veri vücudumuza akıyor. Ama bizim bilinçli dikkatimiz sadece bunun 40 bitinin farkında."

Yani on bir milyonun içinde 40 bitlik aralık bizim dikkatimiz nereye baktığımızda ne alabileceğimizi belirliyor. O yüzden biz dikkatimizi sıklıkla eğer uyaran birden fazla ise o uyaran ile bu uyaran arasında gezdirmek durumundayız tabiri caizse sadece fenerin ışığını tuttuğumuz yeri görebiliyoruz. Mesela; çok karanlık bir ormanda olduğumuzu düşünelim. Etrafa çok şey var ama elimizde sadece küçük bir kalem fener var. Böyle düşünelim. Bu sistem içerisinde tabiatta çok işimize yarayan faydalı bizi hayatta tutan bir sistemdir. Çünkü tabiatta aşikâr ki bugünkü gibi çok fazla uğraşmamız gereken sorun yoktu. Ama bir şehir insanının tipik bir gününü düşünün. Sabah gardırobu açtığı andan itibaren 'ne giyeceğim' ile başlayan bir sürü karar ve konsantre olma gereksinimi karşısına çıkıyor. Sağlıkla ilgili, günlük hatalarla ilgili, görüşülecek insanlarla ilgili, e-postalarla ilgili, telefonlarla ilgili bir sürü konuya ayrı ayrı dikkat etmesi lazım. Bir de kitle iletişim araçlarının biz sürekli bombardımana tabi tuttuğu bilgi sağanağını düşünelim. Şu an haber okumak isterseniz 40 tane alternatifiniz var. Hepsinden aynı haberler yazsa bile kendinizi tutamayıp her siteden hele ki kriz durumu varsa onunla ilgili haberleri okuyorsunuz. Mesela benim oğlum dolar krizinin olduğu zaman anlık olarak 20 siteden dolar fiyatı takip ediyor. Hâlbuki bir tanesinden takip etmesi yetmesine rağmen insan doyamıyor. Sanki daha fazla veri alıyor hissi çok hoşuna gidiyor. Gittikçe alıcılar genişliyor ve gittikçe bu çok kıymetli ve dar dikkatimiz belki de hiç işimize yaramayacak bir sürü konuya odaklanmak zorunda kalıyor. Bu dikkat sisteminin bir özelliği daha var o da pilinin çok zayıf olmasıdır. Hızlı bir şekilde bitiyor. Özellikle standart şehirli bir insanın gün içerisinde öğleye kadar beyninin dikkat pili maalesef biter. Hele ki bir yöneticiyseniz, toplantılar yapıyorsanız ve kritik karalar vermeniz gerekiyorsa. Kurumsal gelişim seminerlerinde birçok insan; kritik toplantıları sabah yapın, öğleden sonraya bırakmayın der. Beynimizin sınırlarını aşan bir karmaşa içinde yaşadığımız için dikkat yoğunlaştırmada sorun yaşıyoruz. Dikkati yoğunlaştırmakta sorun yaşamak ise aldığımız veriyi kalıcı olarak kaydetmemizi engelliyor. Çünkü verinin kaydedilmesi bizde dosya kaydedilir gibi olmuyor. Belli bir süre beyin devrelerini o bilgi ve o deneyim ile meşgul etmeniz lazım. Bisiklete binmeyi nasıl defaatle deneyerek öğreniyorsak aynı şey günlük yaşamda öğrendiklerimiz için de geçerli. Sürekli dikkatin seken bir taş gibi oradan oraya geçtiği bir yerde anı biriktirememeye başlıyoruz. Çok sık unutmaya başlıyoruz. Ancak çok sert, bizi duygusal olarak ilgilendiren tabiri caizse beynin ilkel kısımlarına hitap eden duygusal şeyler aklımızda kalıyor. Sayıları, bazı ifadeleri, kelimeleri, yerleri daha sık unutmaya başlıyoruz. Bunu bir nevi aşırı veriye bağlı bunama gibi olarak düşünebilirsiniz. Bu bugünün hastalıklarından bir tanesidir. Gençlerde bile vardır.

"Gençler bile beynin en parlak dönemleri olmasına rağmen unutkanlıktan şikâyet ediyor. Çaresi ise çok basittir. Hayatı sadeleştireceğiz. Gün içinde bir işle ilgileniyorsak sadece o işle ilgileneceğiz. Biz multitasking canlı değiliz. Çok işlevli değiliz. Aynı anda tek işi yapabiliriz. Aynı anda çok iş yapıyor gibi gözüksek de hepsinde birden performans düşüklüğü yaşıyoruz."

Binlerce deneyle gösterildi. Tek bir işe konsantre olup sadece onunla uğraşacağız. Aklımız başka bir düşünce ile dağılıyorsa eğer o işi değiştirip başka bir işe geçeceğiz. Sitem tamamen bunun üzerine çalışıyor ve çok fazla yüklendiğimiz zamanda hafızadan çok performans beklemeyelim. Herkes kendi içinde şöyle bir sınama yapabilir; ‘Bundan bin sene önceki insanın hayatını hayal etmek zor belki ama teknolojiden yoksun Toros dağlarında bir köyde ya da Avusturalya’da bir Aborjin kabilesinde yaşadıklarını düşünsünler. Bir gün içerisinde neyi nasıl yaparlardı?’ Ellerindeki işlerden herhangi bir tanesini öyle bir ortamda yaptıklarını düşünsünler. Dikkat için ne gerektiğini bu sistem onlara çok güzel öğretecek. Kendilerine bakarlarsa yine görecekler. Ama maalesef bu tantana içerisinde insan beyni yeterli kalmıyor.

Sinan Canan: “Unutkanlığı önlemek için hayatı sadeleştirmeliyiz.”
VİDEO / 11:48
Sinan Canan: “Unutkanlığı önlemek için hayatı sadeleştirmeliyiz.”
Üsküdar Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Sinirbilim Uzmanı Prof. Dr. Sinan Canan; kendini bilmenin önemini, mutluluk ve beyin arasındaki ilişkiyi ve daha birçok konuyla alakalı düşüncelerini GZT okurlarıyla paylaştı.

Ülkemizdeki temel sorunlardan olan eğitim sisteminin çocukların gelişimine nasıl etkisi bulunmaktadır? Geçenlerde Milli Eğitim Bakanımızın düzenlediği bir çalıştaya katıldım. Orada da bu konular çok fazla gündeme geldi. Şu anda adına eğitim dediğimiz şey 19. yüzyıldan itibaren sanayi devriminin artık iyice yükselmeye başladığı dönemde hayatta belli bir işi yapacak insanları uzmanlaştırmaya yönelik bir sistemdi. Bugün maalesef hala aynı sistemi çeşitli değişiklikler uygulamaya çalışıyoruz. Çocukları bir sınıfa tıkıyoruz. Merkezi sınavlarla test ediyoruz, çoktan seçmeli şeyler veriyoruz. Ama dünya şu anda birazcık farklı. Birazcık derken burada ironi yapmaya çalışıyorum. 18 - 19. yüzyıllar özellikle Batı’da düşünürseniz yokluklar devriydi ve üretim yapmamız gerekiyordu. Zaten bu yüzden sanayi devrimi oldu. Fakat bugün herkesin birbirine âdete sinirsel bir internet bağı ile bağlandığı çokluk dünyasıdır.

"Şu anda akılınıza gelen insan bilgisi dâhilinde herhangi bir konuda internetten akademik düzeyde yeterli bilgiyi alıp üniversite mezunu olabilirsiniz. Sıfırdan başlayıp bir üniversite bitirmiş hatta mastır, doktora yapmış kadar bilgi sahibi olabilirsiniz."

Böyle bir zamanda Google’dan, Wikipedia’dan aranıp bulunabilecek şeyleri öğrenmek için saatlerce, yıllarca sınıflarda oturmanın bir mantığı kalmamış durumdadır. Bugünkü dünyada o antik alışkanlıklarımızla gelen eğitim faydadan çok zarar veren bir biçime dönüştü. Hala zorunlu eğitim diye garip bir şey var. İnsanları askerlik yapar gibi ömürlerinin belli bir dönemini eğitime yatırmaya zorluyoruz.

Yeryüzünde hayatını sürdürmek ve gerekli olan becerileri almak için ömrünün yarısını eğitim ile geçiren hiçbir canlı yoktur. Ama biz insanoğlu olarak bazen bütün ömrümüzü eğitime ayırabiliyoruz. İş yapamaya gelince de ölüyoruz.

Sinan Canan

Bir insan esnaf olacaksa neden üniversite okumalı bunu anlamıyorum.

Emr-i hak vaki oluyor ve çoğu şeyi yetiştiremiyoruz. Herkes üniversite okumalıymış, herkes üniversite profesörü olmalıymış gibi bir kafamız var. Ben bir insan esnaf olacaksa neden üniversite okumalı bunu anlamıyorum. Otursun ticaret yapsın, ticaret alanda, gerçek hayat içinde öğrenilecek bir şeydir. Uluslararası ilişkiler okuyorsunuz. Akademik çalışma yapacaksınız. Ama uluslararası ilişkiler gidip ulusların arasında gezerek öğrenebileceğiniz bir şeydir. Çünkü bugün sizin öğrettiğiniz teori iki yıl içinde çöker, dünya bu kadar hızlı değişir. Maalesef eğitim de değişime adapte olamayan bir şeydir. Kurumlar için çok söylenen bir şey var; kurum içindeki değişim dışarıdaki değişimin hızından düşükse bu kurum batacaktır. Geçtiğimiz yüzyılın ortalarında şirketlerin ortalama ömrü 65 yılken bugün 15 yıla düşmüş durumdadır. Bu kadar hızlı bir değişime artık şirketlerde dayanamıyor. Şu anda dünyada bildiğimiz teknoloji devleri kendi ürünlerini yok etmeye çalışıyorlar ki bir sonraki dalgaya yeni inovasyon yapabilsinler. Çünkü başarılı ürünleri onları bağlıyor ve değişime adapte olmaktan onları alıkoyuyor. Böyle bir durumda eğitime bakalım; şu anda neredeyse aynı şekliyle benim babamın küçüklüğündeki eğitim benim çocuklarımın başına geliyor. Ben eğitimin zararını minimize edecek yöntemler üzerine çalışıyorum. Eğitimi daha iyi bir hale getirmek ayrı bir konu, ben eğitimin zararlarını en aza indirecek çalışmalara yapmaya çalışıyorum. Bunu özellikle üniversitede gençler üzerinde yapıyorum. Çünkü birçoğumuz kendimizi neden orada olduğumuzu bilmeden eğitimin içinde buluyoruz. Sormadığımız sorulara cevaplarla dolduruluyor kafamız. Bize merak etmediğimiz bir sürü şey boca ediliyor. Bir süre sonra bütün öğrencilerin sorduğu o mükedder soruyu daha küçük yaşlarda hepimiz sormaya başlıyoruz ve ben sormayan birini görmedim.

'Bunlar benim hayatta ne işime yaracak?' Bu soru beynin sorduğu bir sorudur. Çünkü beynin bize veriliş amacı bizi hayatta tutmaktır. Hayatla ilgili olmayan şeyi de öğrenmeyi sevmez. Bu kadar basittir.

Sinan Canan

Eğitimi devrimsel bir şekilde değiştirmek çok kolaydır. Her yerde anlatırım burada da söyleyeyim. Eğitim ile uğraşan herkes bunu deneyebilir. Öğreteceğiniz şeyi hikayeleri ile anlatırsanız insanlar öğrenir. İntegrali öğretmek zordur, türevi öğretmek zordur. İntegral ve türevin nasıl bulunduğunu, neden insanların buna ihtiyaç duyduğunu hikaye ile anlatırsanız herkes öğrenir. Çok kolay bir yöntemdir. Her şeyin bir hikayesi vardır. Hikayeler konuları hayata bağlar. Siz kafada bir çekmece açıp onun içerisine trigonometri doldurup kapatırsanız o beyin o bilgiyi kullanamaz. Ama bir köprüyü inşa etmek için veya Sivas’taki Buruciye Medresesi'ni inşa etmek için insanların nasıl trigomentiyi yeniden keşfetmek zorunda kaldıklarını insan hikayeleri üzerinden anlatırsanız karmaşık formül ve teorilere onlar için vakit ayırmanıza hiç gerek kalmaz. Çünkü çocuk onları zaten internetten öğrenir. Bunun binlerce öğreneğini gördüm. Şu anda insanlar evlerinde yazılım dili, bomba yapmaya kadar her şeyi öğreniyorlar. Yeter ki istek ve arzu olsun bunu yapabiliyorlar. Beyinle ilgili birinci en temel kural bilgisayar değildir. Akıllı rasyonel bir cihaz değildir. Tamamen duygusal bir cihazdır ve zaten duygularını yönlendirdiğiniz zaman o her şeyi bulur.

"İnsan sorun çözmek için yaratılmış bir canlıdır. Diğer bütün canlılar kendi habitatlarında gül gibi yaşar. İnsan sorun çıkarır ve sorun çözer. Bir de insanın karnı doyunca arıza çıkaran tek canlı olduğunu düşünürseniz insan olmanın kolay bir şey olmadığını da fark edeceğiz."

O yüzden eğitimi yeni baştan yapmamız gerekiyor. Şu anda da hep beraber bu konu üzerinde çalışıyoruz.

2013 yılında bir bilimsel anlatı ve araştırma merkezi olan [n]Beyin‘i kurmuş ve 2017 yılı sonuna kadar bilimsel kurul başkanlığı görevini yürüttü.
2013 yılında bir bilimsel anlatı ve araştırma merkezi olan [n]Beyin‘i kurmuş ve 2017 yılı sonuna kadar bilimsel kurul başkanlığı görevini yürüttü.

Yaş ilerledikçe bir şeyleri öğrenmek neden zorlaşır? 'Ağaç yaşken eğilir' sözü hakikaten insan ve bütün âlem için geçerlidir. Varlığın başlangıç, büyüme ve yok oluş gibi aşamaları var. Canlılarda da bu doğma, büyüme, gelişme, yaşlanma ve ölüm olarak kendini gösteriyor. Doğma ve büyüme aşaması metabolik ve yapısal esnekliğin en üst düzeyde olduğu dönemlerdir. Çocuklara imkânsız demezseniz çocuklar her şeyi öğrenebiliyor. Aynı anda zıt işleri bile öğrenebiliyorlar. Beyinleri o kadar uyum sağlayabilir bir yeteneğe sahip. Hatta bazı durmalarda çocuğun beyninin yarısı alınıyor. Beynin bir yarısını çıkarıyorlar ve kalan beyin yarısı diğer yarının da işlevini yerine getirebilecek şekilde uyum gösterebiliyor. Erken dönemler de beynin uyum kapasitesi inanılmazdır. Böyle olmasa bu kadar şeyi öğrenemezdik. Yaş ilerledikçe uzmanlaşma başlar. Bütün vücutta artık o zamana kadar biriktirdiği işlevleri daha iyi şekilde yerine getirmesini sağlayan bir uzmanlaşma süreci gelişir. İnsan da bu erişkinliğe karşı geliyor. Çocukken, gençken ne biriktirdiyseniz erişkinlik döneminde zihniniz ve beyniniz o biriktirilen deneyim çevresinde dünyada bir takım interaksiyonlar yapma, sorunlar çözme yönünde çalışmaya başlar. Şimdi gittikçe ömür uzadı ama yaşlanmayı geciktiremiyoruz.

Yaşlanma biyolojik olarak biz hastalık gibi algılasak da aslında sistemin içerisinden biyolojik bir gerekliliktir. Yaşlanma dokuların yorulması, yenilenme ve adaptasyon kabiliyetinin azalması ile karşımıza çıkan bir durumdur.

Sinan Canan

‘Neden derimiz kırışıyor?’ deri yaşlandıkça su tutamıyor ve su miktarı azaldıkça da buruşma görüyoruz. Aynı şey beyinde de var. 65 – 70 yaşından sonra beyin fiziksel olarak küçülmeye başlıyor. Bildiğiniz büzülüyor. Her sene % 4 oranında yaklaşık beyin dokusu kaybediliyor. Özellikle kişi hareketsiz ve bilişsel olarak aktif değilse. Bu arada sadece yürüyüş yaparak bu azalmayı durdurabiliyorsunuz. Her gün yarım saat yürüyüş yapan adamın beyni küçülmüyor. Fiziksel hareket yaşlılıkta bile etkilidir. Ama biz insan zihnini, beynini ve hafıza kapasitesini her an bilgisayar gibi yeni bir şeyler öğrenmesi gereken bir depo merkezi olarak düşündüğümüzden bu bize bir işlev kaybı gibi geliyor. Hâlbuki gözden kaçırdığımız bir şey var. Özellikle iyi yaşanmış bir yaşamın ileriki dönemlerinde, olgunluk ve yaşlılık dönemlerinde nasıl olduğunu hala tam bilmediğimiz bilgelik diye bir devre gelişiyor. Belki artık yeni şeyler öğrenmekte zorlanıyor ama o zamana kadar öğrendiği şeylerle birlikte bakar bakmaz öyle şeyler görebilmeye öyle sonuçlar çıkarmaya başlıyor ki hatta dizilerde, filmlerde, edebiyatta bu tema çok vurgulanır. Nedir bu tema? Yaşlılara danışılıp onların görüşünü alma durumdur. Edebiyata başvuruyorum çünkü artık bizim hayatımızda kalmadı. Eskiden vardı. Dedelerimize giderdik, ninelerimizden akıl almaya çalışırdık. Artık modern toplumda bu kalmadı. Çok bilge, akademisyen, çok okumuş olmasına gerek yok ama yaşamın getirdiği bir bilgelik var. Bunun üzerine şu anda kitaplar yazılıyor ve araştırmalar yapılıyor. Aslında yeni bir şey öğrenme güçlüğü beyin için bir nimettir. Çünkü şimdiye kadar getirdiği bütün birikimle dünyayı bambaşka bir pencereden görüp bilgece değerlendirmeler, hikmetli sonuçlar üretebilme yeteneğine sahip bir beyin karşımıza çıkıyor. Böyle baktığımızda eğer beyni bir depolama bilgisayarı olarak görürseniz, evet performansı düşüyor. Herkesin alaka kuracağı bir örnek vereyim.

"Evin oğlu gelin adayını getirdi, tanıştırdı. Herkes çok sevdi, ne güzelmiş, ne şirinmiş dedi. Dede dedi ki, oğlum kızı pek gözüm tutmadı dikkat et. ‘Bizim modern toplumda ne olur?’ torun dede ne geri kafalısın der. Pek sözünü dinlemez. 3 ay sonra iş bozulduktan sonra süklüm büklüm dedesinin yanına gelince ya dede haklıymışsın bana söyle etti böyle etti der. ‘Böyle bir dede modeli nasıl davranır?’ Ben sana demiştim sözümü dinlemezsen böyle olur demez. Olur, evladım hayırlısı olsun bunu da yaşaman gereklidir gibi kucaklayıcı geniş zihinli bir yanıtlar silsilesi çıkarabilir. Bu ancak bilge bir beyinden elde edebileceğimiz bir şeydir. Çünkü ilk teşhisinde haklıdır ama ikinci teşhisinde haklı olduğunu iddia etmeyecek kadar da olgundur. Böyle bir durumu gençlerde göremememizin sebebi genç beyin henüz o bilgelik devrelerini geliştirmiş değildir. Sözün özü; yaşlılık hastalık değildir."

Biyolojik hayatta kalmamızda çok önemlidir. Her neslin hayatı yeniden keşfetmemesi için yaşlılara ihtiyacımız vardır. Biz bugün her şeyi internetten öğrenebildiğimizi sanıyoruz ama en sıradan hayat yaşamış ve yaş almış bir insandan öğrenebileceğimiz tonlarca ansiklopediden daha fazla şey vardır. Bunun çok fazla örneğini görüyoruz ve çok şükür insanlar bu durumu anlıyorlar. Şu anda bakım evlerindeki insanlar ile artık konuşuluyor onlara sadece bakım verilmiyor. O insanlarla konuşuluyor. Konuştukça olgunluğun ve yaşlılığın ne olduğunu bir kere daha anlayacağız.

Şu anda Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü’nde öğretim üyeliğinin yanı sıra Nöropazarlama Yüksek Lisans Programı Başkanlığı görevlerini sürdürmektedir.
Şu anda Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü’nde öğretim üyeliğinin yanı sıra Nöropazarlama Yüksek Lisans Programı Başkanlığı görevlerini sürdürmektedir.

Editörlüğünü yaptığınız yeni kitabınız “Gelecekten Beyin Öykülerinden biraz bahseder misiniz? 'Gelecekten Beyin Öyküleri' aslında benim kitabım değil. Editörlüğünü yaptığım bir kitaptır. Bu kitap önemsediğim ve inşallah devam ettirmek istediğim bir çabanın ilk örneğidir. Bilim kurgu kitapları okuyarak büyüdüm ama çok az bilim kurgu yazılırdı. Bunun hep ezikliğini hissetmişimdir. Bir dönem yazdım. Bir daha vaktim olursa tekrar yazmak istiyorum.

Bilim kurgu yazmak geleceği tahayyül etmek ve bugünün dünyasının gelecekte neye dönüşebileceğini düşünmek üzerine yaptığımız bir şeydir.

Sinan Canan

Ben Isaac Asimov’u çok severdim. Isaac Asimov 1930-1940’lı yıllarda yazdığı efsanevi romanlarla hala okunan bir insan. Isaac Asimov, Arthur Clarke gibi insanlar geleceği hayal edebildikleri için Batı medeniyeti geleceği inşa etme cesaretini bulmuştur. Stanley Kubrick, Arthur Clarke’ın 2001 uzay macerasını 1968-69’da çektiği zaman insanların zihinleri açıldı. Uzay yolculuğu, yapay zekâ, bilgisayarla-insan ilişkisi konusunda daha ortada doğru düzgün bilgisayarlar yokken insanların zihnini açan bir şeydi bu tarz bir edebiyat. Bu insanlara cesaret geldi. O yüzden şu anda Amerika’da bir çocuk uluslararası uzay istasyonunda 6 tane astronotun ve 1 tanesi de Amerikalı olan 6 kişinin yaşamasını garipsemiyor. Ama bizim bundan haberimiz bile yok. Bizim dünyamızda uluslararası uzay istasyonu map küresi yok. Küçüklüğümden beri bir takıntım var. Geleceği hayal etmeyen geleceği inşa edemez bunu biliyorum. Neden bu insanlar geçeği hayal etmiyorlar? Çünkü bu insanları çok fazla sorunlarla boğuşturuyoruz. Ben de dedim acaba birkaç tane çatlak arkadaş yok mudur bu işlerle uğraşan. İki sene evvel (n)beyin diye bir organizasyonum vardı. Bu da bilimi anlat organizasyonudu. Onunla beraber Türkiye çapında bir bilim kurgu yarışması başlattık. Birkaç hikâye gelir biz de bunları yayınlarız dedik. Sonucunda 160’ın üzerinde öykü geldi. Farklı ülkelerden de geldi. Türkçe konuşan ve Türk kökenli olan insanlardan da geldi. Aklımız durdu, öyle şeyler yazılmıştı ki hepsi çok güzeldi. Kitaba bakınca görecekler çok kaliteli öyküler geldi. Seçmekte anormal zorlandık. Murat Menteş, Barış Müstecaplıoğlu gibi birçok arkadaşın dâhil olduğu bir jürimiz vardı. Onlar aralarından zorlanarak bir seçki yaptılar. Bunların arasında birkaç kitabı olan arkadaşlar vardı. Sağ olsunlar o kitaplara rağmen bize hikayelerini gönderdiler. Benim de gurur duyduğum işlerden biri olarak kitaplaştırmak banan nasip oldu. Bu öyküleri bir araya getirdik. 21 tane öykü var. Neden 20 değil diye soruyorlar. Çünkü 8. öyküyü bölüştüremedik. Puanlama sonucu iki öykü 8. sırayı paylaştı. 20 öykü seçecektik ama 21 oldu. Gerçekten biz buradan müthiş bir mesaj aldık. Yapılabileceğini söyler, ortam açarsanız burası hiçte bir şeylerin yapılamadığı bir ülke değil. Yeterince kalabalığız. 25 milyon gencimiz var. Birçok Avrupa ülkesinin toplam nüfusundan daha fazlayız. Burada anormal bir potansiyel var. Ben bu işe inşallah devam edeceğim. Hatta yapabilsem senede 2 kere yaparım. Herkese de tavsiyem özellikle genç arkadaşlara yazarlık yeteneğinizden edebi yeterliliğinizden ya da hayal gücünüzden bağımsız olarak kendi geleceğinizi ya da dünyanın geleceğini hayal edip bir şeyler karalayın.

Geleceği hayal etmeyen geleceği inşa edemez.

Çünkü bunu insanlar bir dönem yaptılar ve biz şu anda onların hem medeniyette hem teknolojide hem bilimde hayallerini yaşıyoruz. Ama diyorum; ‘Farklı bir mayadan beslenen insanlar da bir hayal kursa ve onların hayalleri de yarını şekillendirse fena mı olur?’ Bence güzel olur. Biz artık geçmişle uğraşmayı ve şu hamaseti bırakıp gözümüzü ileriye çevirsek çok iyi şeyler olacak gibi geliyor. Bunda beni hızlandıran bir tecrübeyi de paylaşayım sizinle;

"Beni bir programa çağırdılar. Siyasetle ilgilenen gençleri bir araya toplayan 'Yarının Liderleri' diye bir program vardı. Yüzlerce genç vardı. Ben de gittim onlara kaos teorisi karmaşık bir gelecekte bilim ne olacak diye bir konu anlattım. Konuyu anlattıktan sonra bir kaç arkadaş yanıma geldi. Dediler ki; hocam sen bütün düzenimizi bozdun. Ayarlarımız gitti. Neden, o kadar kötü bir şey anlatmadım, dedim. Biz burada 10 gündür eğitim alıyoruz. Sen son gün geldin. Biz 10 gündür Osmanlı’yı dinledik, Cumhuriyetin ilk dönemini dinledik, Menderes’i dinledik, Türkiye’nin demokrasi tarihini dinledik. Sen geldin gelecekten bahsettin bizim program kaydı dediler. ‘Çocuğum bu programın ismi nedir?’ dedim. Yarının Liderleri dediler. ‘Neden dünle bu kadar vakit harcıyorsunuz?’ dediğimde çocuklar biz de bilmiyoruz dediler."

Biz geçmişten deneyim alalım ama yarını düşünmedikten sonra yapamazsınız. Hep geçmişin gölgesinde kalmaya devam edersiniz. Bugün bu cesaret var. İnsanlar yarını düşünüyorlar. Ben bile ne kadar ömrüm kaldı bilmiyorum ama uzun erimli düşüncelerim var. Onları en azından ben burada olmasam da birileri yapar diye düşünüyorum. Lütfen geleceği şekillendirme cesaretimiz uyandıralım. Çünkü başka türlü ayakta duramayacağız. Tabi bunları biraz daha bilgi tabanlı yapmanın bir zararı yoktur. Önce kendimiz sonra dünyayı bilerek bu kurguları çok daha isabetli yapacağız. Çünkü 3,5 milyar yıllık Ar-Ge’nin sonucu olarak burada bulunuyoruz. 3,5 milyar yıllık biyolojik tarih demek büyük bir bilgelik demek bunu bilmeden giriştiğiniz her manada yenileceksiniz. Galip gelmeniz mümkün değil. Tabiat sizi siler yerinize yeni bir tür getirir. Bunu daha önce defaatle yapmıştır. O yüzden efendi olalım. Kendimizi ve ne olduğumuzu bilelim ondan sonra kaptırıp gidelim. İnsana her şey amadedir ama onların ve kendimizin ne olduğunu bilirsek.

Sinan Canan: “Geleceği hayal etmeyen geleceği inşa edemez.”
VİDEO / 17:33
Sinan Canan: “Geleceği hayal etmeyen geleceği inşa edemez.”
Üsküdar Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Sinirbilim Uzmanı Prof. Dr. Sinan Canan; kendini bilmenin önemini, mutluluk ve beyin arasındaki ilişkiyi ve daha birçok konuyla alakalı düşüncelerini GZT okurlarıyla paylaştı.

CİHAN DAMLA GZT Editörü

GZT Röportaj’ın sorumlu editörü olarak görev yapıyor. GZT’de Açık Pencere isimli programı hazırlayıp sundu. Her hafta alanında önemli kişilerle röportaj yapan Cihan’a cihan.damla@gzt.com adresinden ulaşabilirsiniz.

YUKARI DÖNÜN

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz