Ben bu filmi daha önce gördüm

MUSTAFA SAMİ
Abone Ol

Aidiyet bilinci, toplumun kahramanlarını yaratır. Savunma sebebidir, karşılık verme refleksidir. Ama kahraman olarak adlandırdığımız öncü kişilikler sadece kötü gidişatın durdurucusu olarak kalırlar. Ayağa kalmak için hafızada tutulamayacak kadar isim gerekir.

Piyanist (2002) adlı filmde Yahudi bir piyanistin çaldığı müziğe karşılık hayatını bağışlayan Alman subayın hikâyesi gösterilir.

Bizim büyük yoksunluğumuz
Cins

O hikâyeden az önce, 19. yy’de, Karl Marks elindeki şişeyi masaya vurup etrafında oturanlara bağırır. “Bir Hintli’nin bir İngiliz’den ne farkı var? Onun kendini ifade edemiyor olması haklarının kısıtlanabileceği anlamına mı gelmeli? Tabi ki İngilizler Hindistan halkının haklarını koruyacak!”

Marks güçlünün zayıfı koruması gerektiğini savunmuştur belki ama sınırları çizilen “güçlü”nün en büyük tüketici olduğunu gözden kaçırmıştır.

Film, yapımcılarından habersiz ayrıca şu mesajı vermişti bana. İngilizler toplayacak vergi bulamayınca, Hindistan’dan geriye kalan son şeyi istedi. Tükenmeyen bir kaynak olan ruhlarını.


Aamir Khan geçtiğimiz ay Türkiye’ye gelmişti. Ziyaretinden 16 sene önce Lagaan (Vergi) adlı filminde İngilizleri krikette yendi. Lagaan, Hindistan’ı vergiye bağlayan İngilizlerin “kriket maçını kazanırsanız üç yıllık vergiden muafsınız” sözü üstüne kurgulanmış bir çalışma. Film, yapımcılarından habersiz ayrıca şu mesajı vermişti bana. İngilizler toplayacak vergi bulamayınca, Hindistan’dan geriye kalan son şeyi istedi. Tükenmeyen bir kaynak olan ruhlarını. Kurtuluş fırsatı olarak önlerine sunulan bir İngiliz oyununa indirgenmişti özgürlükleri ve maçı kazandılar. Ama ellerinde kalan son şeyi kaybettiler. Dünyanın en iyi kriket oyuncuları Hindistan’dan çıkıyor artık. Üstelik bundan gurur duyuyorlar.

Hans Köchler, kültürel üstünlüğü “küstah sömürgeciliğin öteki ile karşılaşması” olarak adlandırmıştı. Hindistan’ın bundan hiç bir zaman haberi olmadı. Ancak Antik Yunan’ın kendi toplumu dışındakileri, “barbarlar” olarak tanımlamasına kadar gider bu mesele.

Lagaan, Hindistan’ı vergiye bağlayan İngilizlerin “kriket maçını kazanırsanız üç yıllık vergiden muafsınız” sözü üstüne kurgulanmış bir çalışma.

Bilgiyi bir üstünlük olarak adlandırmakta bir beis yok. Ama sapla samanı ayırmak zorundayız. Baskın olan, “doğru”luğunu bilgiden değil, güçten alır. Büyük Roma’nın yıkılması da, Megali Idea’nın gerçekleşmemiş olması da bu sebeptendir. Çünkü konuştukları dili, gücü elde edebilmek için kullandılar. Mesela Çin Medeniyeti dilini, en kaba tabiriyle, tarihine sadık kalabilmek için kullandı. Hatta diyebiliriz ki Müslümanlar dilini, İslam’ı yaymak için kullandı. Buradan bakınca yayılmacı İslam ve işgalci Hristiyan kültürlerinin neden dünyadaki en büyük kültürel çatışma olduğunu bile gözlemleyebiliriz.

  • Cennetin Krallığı (2005) filminde bir replik vardır. “İslam onlara ‘İtaat edin!’, Hristiyanlık ise bize ‘Karar verin!’ der.” Yayımlandığı dönemde “İşte Müslümanlar’ı kötülemeyen bir batı filmi” denilen Cennetin Krallığı etkili bir kültür silahıydı.

Gurur duymamızı sağladıkları Salahaddin Eyyubi karakteriyle birlikte, bize vermek istedikleri mesajı başarılı bir şekilde ilettiler. “Karar bizde olduktan sonra isterseniz kazanan siz olun” diyordu film. Artık, Kudüs’ü Selahaddin fethedememiş, demirci Balian insanları kurtarmak için kendi arzusuyla vermiştir. Başlı başına bir çatışma sebebiydi.

Mel Gibson’ın Apocalypto (2006) filminde düşmandan, yaşadığı ormana kadar kaçan ve oraya varınca aslında kaçacak bir yeri olmadığını anlayan bir yerlinin varolma savaşını izlemiştik. Atasından aldığı güçle şöyle diyordu:

“Ben Jaguar Pençesi. Billur Gökyüzü’nün oğlu. Bu ormanda benden önce babam avlanırdı. Benim adım Jaguar Pençesi. Ben bir avcıyım. Bu benim ormanım. Ve ben öldükten sonra da oğlum oğullarıyla bu ormanda avlanacak. Hadi gelin!”

Kendisini tanıyınca korkuyu yenen Jaguar Pençesi kendi hikâyesinin sonunda Amerika’nın keşfine şahit olmuştu. Öteberisini toplayıp uzaklara göç etmesi gerektiğini anladı.

Aidiyet bilinci, toplumun kahramanlarını yaratır. Savunma sebebidir, karşılık verme refleksidir. Ama kahraman olarak adlandırdığımız öncü kişilikler sadece kötü gidişatın durdurucusu olarak kalırlar. Ayağa kalmak için hafızada tutulamayacak kadar isim gerekir. Ve işleri daha zordur. Bu isimler, varlık mücadelesinin ötesinde toplumun zihni mağlubiyetlerin sonunu getirmelidirler. Bu, Afrika’nın Amerika’yı işgal etmesi gibidir. İstatistiksel olarak imkânsız, tarihsel olarak bir rüzgâra bakar. Yeter ki dil, bu cümleyi kurmasını bilsin.

“Karar bizde olduktan sonra isterseniz kazanan siz olun” diyordu film.

Rosa Parks’ın Öyküsü (2002). Köle olarak dâhil edildiğin bir topluluğun dilini öğrenerek onlara karşı bir zafer kazanmış olmazsın. Afro Amerikalıların ilk zaferi olarak gösterilen, otobüste beyazların yerine oturan ve kalkmamakta ısrar eden kadının, aslında sadece beyaz Amerikalı’nın kendisini mahrum bıraktığı ırksal eşitliğe itirazıdır.

Kurtuluşun ölümü
Cins

Bir zaferden çok, varlığının kabul edilme çabasıdır. Bu farka dikkat etmek gerekir. Yani olabileceğin en fazla Barack Obama’dır. Koltuğu işgal edip çekilirsin ve çark dönmeye devam eder. Reelpolitik, uluslararası dengeler ve bazı şeyler için güzel bir örnektir bu.

  • İnsan, var olmakla mükelleftir bunda şüphe yok. Dünyaya geliş amacı insanlığını ispat etmektir. Bu hakikate erebilmesi için insan, kendisine bir alan oluşturmalı ve orada bir hayat sürmelidir. Kısa ömründen en fazla verimi böyle alabilir. Bu alan kültürdür.

Çevresindeki insanlarla ortak kökleri olan bir bağ kurar. Bunu Avatar (2009) filmindeki “Eva” olarak tarif edebiliriz. Yüzyıllık bir çınarın, yanmış yıkılmış dallarının altından bir şekilde kurtulan insanın bir tarih bilinci olmalı, kendi bilmeli ve aktarmalı, aslolanın eylemin kendisi olduğunu anlamalı. Kişi yaşam alanını, kendi kültürünü ayakta tutabilmek için işe attığı adımları düzeltmekle başlamalı. Elindeki bilgiyi kullanmalı. Nereye varmak istediğini değil, nasıl gitmesi gerektiğini düşünmeli. Sonunda üstündeki tozu atacak gücü bulur ve kendi filmini muhakkak yapar. Durum, “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak” olarak gözükebilir ama ufka bakmayan denizi başka nasıl aşar? (2004).