Bozgunda fetih düşü: Yahya Kemal

HABER MASASI
Abone Ol

Yahya Kemal, bir imparatorluk. Çok zengin, çok güçlü, çok büyük. Nereden başlayacağız onu tanımaya? Göbeğini zorla taşıdığı Paris caddelerindeki şık iskarpinlerinden mi, yoksa Küllük’te oturup şiir düşünen derin çehresinden mi?

1

Korkacak değiliz alıntı yapmaktan. Ki Sezai Karakoç’undur o, yazdığı bizimdir yani. Bir şeyi bir yerden tanımaya başlar insan. İnsan veya eşya, fark etmez. Ona kendini katarsın. Objektiflik yok. Sınırlar var sadece.

Görmezden gelinen mabed bekçisi: Tarık Buğra
Cins

Bir Yahya Kemal yazısına bir Sezai Karakoç dizesini başlık seçmek, üstelik o yazıya Sezai Karakoç ismiyle başlamak mesela. Bu biziz işte sevgili okuyucu. Ama orada bitmiyor. Yahya Kemal, bir imparatorluk. Çok zengin, çok güçlü, çok büyük. Nereden başlayacağız onu tanımaya? Göbeğini zorla taşıdığı Paris caddelerindeki şık iskarpinlerinden mi, Küllük’te oturup şiir düşünen derin çehresinden mi, Harb-i Umumi’nin oturup ağıt yakmaya fırsat vermeyen keşmekeşine bakan endişeli alnından mı? Ne demiştik? Herkes kendini katar yöneldiği şeye.

2

“Yaşasın yeniden seslerini duyuyoruz suların” demişti Sezai Karakoç. Ben emin değilim duyduğumuzdan. Yahya Kemal emindi. Duymayı bir tarafa bırakalım, duyurmayı da bildi. Tam düşerken Otranto kıyılarında bir Ahmet Paşa mesela…

Devasa bir medeniyetin, gözleriniz önünde ağır ağır çatırdayarak çöktüğünü düşünün. Bir acemiydi Yahya Kemal. Doğrusu bu. Az zamanda çok ve büyük şeyler yapmak zorundaydı. Yaptı da.

O büyük, o güzel, o kadim şarkıyı çıkarıp getirdi yeniden. Gökten inmiş bir dizi güvercin gibi mesela… Bombalar altında, aynı gökyüzüne bakarak, milletinin bahtı gibi kararan bulutlarla dolu gökyüzüne bakıp bembeyaz bir dizi güvercini görmek mesela… Biz burada, tam olarak “oradan” bakacağız Yahya Kemal’e işte. Üç tane Yunan, senin olanı senden alırken “İstanbul’u Fetheden Yeniçeriye Gazel” gibi mesela… “Ağlayın su yükselsin belki kurtulur gemi” gibi de değil…

3

Önce şunu anlayalım: kısa biyografisinden ortaya çıkan hızlı tablo değildir Yahya Kemal. Çelişkileri yok muydu? Düşünen ve hisseden kafanın çelişkisi olmaz olur mu? Olur ve vardı da. Ama bu sorun da değil. “Çelişki, insanı yoldan çıkaramaz” çünkü. Bir ezberi tekrar etmediğini gösterir. Bu kıymetlidir. Şahitlik ettiklerine şahitlik etmek gerekir. Devasa bir medeniyetin, gözleriniz önünde ağır ağır çatırdayarak çöktüğünü düşünün. Bir acemiydi Yahya Kemal. Doğrusu bu. Az zamanda çok ve büyük şeyler yapmak zorundaydı. Yaptı da. Savrulmaları da deneyişleri de bütünüyle bu çabanın yol kazaları. Evet, alışık olmadığından namazın son oturuşunda dizlerini tam kıramadığı için iki eli iki dizinde öne doğru hafif kalkık bir ömür geçirdi. Fakat Süleymaniye’de şiiri asılı olan tek şairdir yine de o.

4

Niş’li Naci Bey’in oğlu olarak 1884’te Üsküp’te başlıyor hikayesi. Babası bürokrat, görece rahat bir hayata doğuyor ve öyle yaşıyor. Çok sonraları Yakup Kadri’nin kendisine dediği gibi, “şahane bir tembel” olmaya Allahualem bu yıllarda başlıyor. Lisede Arapça ve Farsça, bitiyor. İlk şiirlerini sonra tekrar döneceği Aruzla kaleme aldı. Selanik ve sonra yeniden Üsküp ilk iki durağı oldu. Üçüncü durağı her zaman içerisinde yer almak istediği İstanbul sanat ortamlarıydı. Liseyi bitirmek için nihayet İstanbul: Vefa Lisesi. Yıl 1902. Müstear isimlerle şiir ve yazılar gelir burada da.

Niş’li Naci Bey’in oğlu olarak 1884’te Üsküp’te başlıyor hikayesi. Babası bürokrat, görece rahat bir hayata doğuyor ve öyle yaşıyor.

5

Yıl 1902 dedik. Ne nedir, kim kimdir, kim ne söyler her şeyin birbirine girdiği yılların İstanbul’udur bu. İki yıl sonra Fransa’ya gidip, yüksek lisans, dil ve diğer bazı başka şeyler… Batı’nın ahlakını da sanatını da yakından gözleme imkânı bulan şairimiz, yeni Fransız şiirinden edindiği fikirlerden de yola çıkarak geleneksel şiirimizdeki aruz kalıplarına yeni formlar teklif edip, bizzat gösterir de. Ayakları İstanbul’da olan ama gözleri Batı’ya bakan bir kafanın şiirini koyar ortaya bu yıllarda. Tarih hocası, Albert Sorrel’den de kendine mahsus yeni bir tarih okuma yöntemi çıkarır. Biraz sonra onu da ortaya koyacaktır.

6

Epey uzun süren Avrupa macerasından sonra 1912’de yeniden İstanbul’a döner şairimiz. Edebiyat ve tarih derslerinin yanı sıra medeniyet tarihi dersleri de verir. 1915’te İstanbul Üniversitesi’nde uygarlık tarihi, Türk edebiyatı ve Batı edebiyatı derslerine girmeye başlar. Öğretim görevlisi olarak 1923 yılına kadar çalışır burada. Birbirinden kıymetli pek çok talebenin yetişmesine büyük katkılar sunar.

  • Mondros Mütarekesi’nin ardından 1918’de Dergâh adında bir dergi de kurar. 1918’den sonra artık edebiyat-sanat kamusunun çok yakından tanıdığı ve bildiği bir isim haline dönüşmeye başlar.

7

Şahane Tembel’imiz sadece edebiyat ve sanat adamı da değildir. O aynı zamanda, siyasi bir figür olarak da ortaya çıkacaktır. Lozan’a gönderilen heyetin içinde danışman olarak bulunan Yahya Kemal, 1923 yılında İstanbul Üniversitesi’ni bırakıp Ankara’ya, yeni cumhuriyetin başkentine taşınır. Üç yıl kadar Urfa milletvekilliği yapar ardından 1926’da elçi olarak bir iki ülkeye gönderilir. Geri geldiğinde Millet Meclisi’nin kapıları ona yine açıktır. Yozgat ve Tekirdağ milletvekilliklerinin yanı sıra en son da 1943-1946 arasında İstanbul milletvekili olarak Meclis’te bulunur.

Epey uzun süren Avrupa macerasından sonra 1912’de yeniden İstanbul’a döner.

8

En son elçilik vazifesini yaş haddinden emekli olana kadar görev yaptığı Pakistan’da büyükelçi olarak tamamladı. 1949’da emekli olduktan sonra bir otel odasında yaşamaya başladı. Yazarak, konuşarak, danışmanlık ve yönetim kurulu üyeliklerinde bulunarak tek başına ve yalnız bir şekilde ömrünün kalan yıllarının başında bekledi. Hiçbir kitabının yayınlanışını göremeden, yaptığı hiçbir işin “mükemmelen” tamamlanmış olduğuna inanmayarak 1 Kasım 1958’de İstanbul Cerrahpaşa’da ebedi âleme intikal etti. “Bu dünyadan bir Yahya Kemal geçti” diyeceğimiz acayip bir hayat yaşadı. Geride şiir.

“Bu dünyadan bir Yahya Kemal geçti” diyeceğimiz acayip bir hayat yaşadı.

9

  • Türkçeyi bir şarkı gibi kullanmayı biliyordu Yahya Kemal. Eşsiz bir dil zevki, çalışkan bir kafa ve göğüs kafesinde idare lambası gibi yanan bir yürek. “Konuşurken buluyordu” demişti öğrencisi Tanpınar onun için.

Cemil Meriç ise şunları: “Bir insandan daha ne bekleyebiliriz? Türk dilini ebediyen yaşayacak olan bir avuç şiirle zenginleştirmek, iftiraya uğrayan bir tarihi bütün ihtişamı ile diriltmek ve Türk irfanına bir Tanpınar hediye etmek kaç faniye nasip olabilir?” Bu bahis, tüm diğer bahisler kadar önemli aslında. En büyük eseriydi Tanpınar onun: Hocasını geçen bir talebe.

Kendi Gök Kubbemiz-Yahya Kemal

10

Yazdıkları “yalnız” ölümünden sonra ancak basıldı. Kendi Gök Kubbemiz ve Eski Şiirin Rüzgariyle iki önemli şiir kitabıydı. Daha sonra bu iki esere, Rubaileri ve Bitmemiş Şiirler’i de eklendi. Dergi ve gazetelerde yazdığı tarih, biyografi ve kültür - siyaset yazıları da yine 1960’lı yıllardan sonra basıldı. Aziz İstanbul, Eğil Dağlar, Siyasi ve Edebi Portreler, Edebiyata Dair ve Hatıralarım’ın dışında Tarih Musahabeleri de Mektuplarının yanısıra yazılarının toplandığı eserleri oldu.

11

“Gördüm ve anladım yaşamak macerasını” diyen şairimizin uzun yıllar tek başına yaşadığı otel odasında vefatından sonra tutulan hastane raporundaki eşyaları şunlardı:

Evi dünyadan daha büyük olan şair: Behçet Necatigil
Cins

3 adet boş çek, dört buçuk lira, bir adet Cyma marka kroma cep saati, bir çift altın, bir çift gümüş kol düğmesi, gözlük kılıfı, tıraş fırçası ve takımı, çakmak, tırnak makasları, iki not defteri, üç takım pijama, bir çanta, bir bavul, bir baston, bir komple protez, bir çift terlik, üç çift iç çamaşırı, iki gömlek, bir çift ayakkabı, iki kravat, bir robdöşambr, beş çift çorap, bir kemer, bir takım kostüm, bir pardösü, bir şapka, bir dolmakalem, iki anahtar, 3 paket Birinci sigarası ve bir tarih dergisi.