Müzik değişince dans da değişir

HABER MASASI
Abone Ol

Odamın duvarındaki Aliya İzzet Begoviç resmine bakıp “Abi bu Atatürk mü?” diye sordu yine biri. Ben Aliya İzzet Begoviç olduğunu söyleyince, “Demek Atatürk’ü ne kadar seviyorsa benzeyivermiş.” dedi.

İsmail: Biraz önce gazete satmaya birileri geldi, esnaf abilerdi. Aldım da gazetelerinden. Esnaflıklarına hürmeten aldım. “Abi memleket neresi?” dediler. “Ankara” dedim. “Ben de Nevşehirliyim abi.” dedi bir tanesi. Sonra odamın duvarındaki Aliya İzzet Begoviç resmine bakıp “Abi bu Atatürk mü?” diye sordu yine biri. Ben Aliya İzzet Begoviç olduğunu söyleyince, “Demek Atatürk’ü ne kadar seviyorsa benzeyivermiş.” dedi.

Abicim, çağdaşlık bu değil. Yani hurafelere biz inanırdık normalde, ama çağdaşlık bu değil. Ama bu hurafe meselesi; “modern hurafe” meselesi Türkiye’de bir bakıma konuşulmamış bir mesele.


Herkes: (Hep birden) Oooo! (Ardından gülüşmeler)

İsmail: Abicim, çağdaşlık bu değil. Yani hurafelere biz inanırdık normalde, ama çağdaşlık bu değil. Ama bu hurafe meselesi; “modern hurafe” meselesi Türkiye’de bir bakıma konuşulmamış bir mesele. Konuşmayı deneyenler var. İbrahim Paşalı mesela Entelektüellerin Hurafeleri diye konuşmuş idi. Suavi Kemal Yazgıç’ın son yazısındaki tanımıyla I. Dücane Cündioğlu bu modern hurafeler üzerine biraz yazmıştı, sonra kendisi modern hurafeleri üretme tercihinde bulunarak, II. Dücane Cündioğlu dönemini başlattı. Ama bu modern hurafe, geleneksel hurafe kadar konuşulmuş bir şey değil. Adam baktı Aliya’ya ve dedi ki, “Demek Atatürk’ü ne kadar seviyorsa benzeyivermiş…” Bu bana çok tuhaf geldi, fakat ona rağmen abilerden gazete aldım.

Yusuf: Yerel gazete mi nedir?

İsmail: Yok vergi gazetesi falan…

Furkan: Vergi gazetesi ha… Abiler çok enteresan bir örnek. Modern hurafe dedin ya, “modern esnaflık” diye de bir şey var ve modern hurafeyi üreten de bu. Modern esnaf olmak için illa bir işletme sahibi olmana ya da bir şey satmana da gerek yok. İnsanlar ilişkilerinde de esnaf olabiliyorlar. Bu şu demek abi, ilişkiler seyyarlaştıkça, bu tip kaotik kimlikler de beliriyor. Adam işte Aliya’yı Atatürk’le özdeşleştirip “hayırlı cumalar”la bir tür dini sempati de devşirmeye çalışıyor. Twitter’da görüyoruz ya, adam bütün ideolojilere ait simgeleri bir araya getiriyor. Full kasko! Hurafe dediğimiz şey bir tür kaskodur yani.

İsmail: Eyvallah…

Şiirde ''üzgünlük'' ve''politiklik''

İsmail: Şimdi geçen ay beni heyecanlandıran bir şeyden de bahsedeyim hazır burada iki genç şair de varken: Sevgili Ali Oturaklı ve Rıdvan Tulum… Soner Karakuş, kuşağının ilgi çekici, genç şairi. Geçen ay çıkan kitabı Gece Geç beni şu bakımdan şaşırttı, ben “şiirde üzgünlük” fikrinin yeni nesilde gelişmeyeceğini ve bu yeni neslin en büyük zaafının da “şiirde üzgünlük ve politiklik” meselesini bir türlü becerememe durumu olduğunu düşünmüştüm; ama Soner, “şiirde üzgünlük” meselesini geçmiş.

Hiç "acemi" olmamış "emekli" şairler ve şiirde demokrasi
Cins

Öyle görünüyor. Politiklik meselesinde de, bizim genç kuşak arkadaşlara ne yapıp edip, şiirde politik olmanın önemini bir şekilde anlatmamız lazım. Ama anlatamıyoruz galiba, bunları bir zehirleyen mi var Furkan?

Furkan: “Abi önce su bozuldu.” derler ya, önce şair bozuldu. Şimdi Soner ilginç bir deney sundu bizlere. Niye ilginç bir deney sundu? Soner’in şiirleri Necip Fazıl’ın ilk dönem şiirlerindeki karanlık atmosfere, senin tabirinle “üzgünlüğe” sahip. Sadece bir parantez açarak söyleyeyim, Necip Fazıl’daki artistliği ve sanatçı edasını hiç önemsemiyor. Bu bakımdan da modern. Atmosfer bakımındansa klasik. Bu ikisini çok başarılı bir şekilde bir araya getirerek, bize şunu göstermiş oluyor: Öyle çok da poz yapmadan, çok da modern eleştiri klişelerine düşmeden protest bir şiir yazabilmek mümkün. Ki Soner, hiç “poz”u olmayan bir şair.

Muhafazakâr liberalizm, her türlü politik ikonu, her türlü politik olayı bir şekilde pazara sokma becerisidir.

Yusuf: Soner’in kitabını okuduğum zaman, mesela İsmail Bey’in o politik dediği taraf yerindeydi bence. Ama o üzgünlük fikri, senin “karanlık atmosfer” dediğin şeyin de çok baskın, hatta tırnak içerisinde biraz “fazla” olduğunu gördüm.

İsmail: Ama kuşağında üzgünlük o kadar yok ki, Soner’in yaptığı çok kıymetli oluyor yani. Çocuklar üzgün değiller yani. Hiç mi bir şey yaşamamışlar diye düşünüyorsun.

Furkan: Benim mesela şiir okurken geliştirdiğim bazı refleksler var. Bunlardan kendimce en tuhafı, “Yazan bu şiiri nasıl bir yerde ve nasıl bir atmosferde yazdı?” düşüncesidir.

Soner’in şiirleri Necip Fazıl’ın ilk dönem şiirlerindeki karanlık atmosfere, senin tabirinle “üzgünlüğe” sahip.

Yusuf: Evet…

Furkan: Kastım şu, okuduğum bazı şiirlerde gözümde şöyle bir manzara ve seyir canlanıyor: Bir bilgisayar var, bilgisayarın önünde yarısı yenmiş bir pizza var. Bilgisayarın “Word” dosyasını kapattığın zaman arka planda da bir oyun açık… Böyle bir atmosfer canlanıyor abi, bazı şiirleri okuduğumda. Ancak, mesela Soner’in şiirlerini okuduğum zaman, “bu ya bir kahvehanede yazılmıştır, ya bir hastane odasında ya da bir otobüs durağında yazılmıştır” diyorum. Yazılmaktan kastım illa fiilen yazma anlamında değil, akla gelme, doğma meselesi. Anneyle ilgili bir dizesi vardı hani…

Rıdvan: “Okumadan da öğrenebilirdin bu kadar felsefeyi, annen mutfakta neden ağladı?”

Furkan: Yani bu, o annesini kapı aralığından gözleyen adamın şiiri. O şiir, orada gelmiş. Bunları bize hatırlattığı için ve kafamızda bu atmosferi canlandırdığı için Soner’in kitabı ilginç bir etki yarattı bence.

İsmail: O kesin. Ama işte Soner’in kitabından kuşağa doğru bir okuma yapmaya çalışıyorum ben. Ya da bütün gençlere doğru diyelim. Çünkü “üzgünlük” fikrinin kendisinde bir kreativite olduğunu kabul etmek gerekir. İnsan üzgünken genel olarak başarılı yaratımlar ortaya koyabilir. Ama artık üzülmekle ilgili çok bir fikrimiz yok galiba. Neyin bizi üzdüğünü de bilmiyoruz. Bunu gençler için söylüyorum, yoksa ben kendi üzgünlüğümden gayet memnunum. Bizim kuşağın üzgünlüğünden de gayet memnunum. Yani Mustafa Akar şiirinde üzgünlüğü görürsün. Furkan senin şiirinde üzgünlüğü görürüz. Hakan Arslanbenzer’de üzgünlüğü görürsün. İbrahim Tenekeci de görürsün. Ama yeni kuşakta yok sanki bu. Mesela, Hakan Arslanbenzer’ in Çok Üzgünüm diye bir kitabı var, benim “Çok Üzgünüm “ diye şiirim var. İbrahim Tenekeci’nin “Üzgünlük” diye bir günlüğü var. Yani üzgünlük bizde çok belirleyici bir kavram. “Niye çıktı hayatımızdan bu üzgünlük?” diye üzülüyorum. Soner’in kitabı bu açıdan çok kıymetli geldi.

İnsan üzgünken genel olarak başarılı yaratımlar ortaya koyabilir. Ama artık üzülmekle ilgili çok bir fikrimiz yok galiba. Neyin bizi üzdüğünü de bilmiyoruz.


Furkan: Üzgünlük yerini nefrete bıraktı çünkü abi. Yani İsmail’in bahsettiği üzgünlük bu kuşakta nefret olarak yer değiştirdi.

Yusuf: Hatta bir ufak ek yapayım mı? Nefretin bir adım ilerisi boş verme sahası, umursamama.

Furkan: Aynen nefretin bir adım sonrası eylemsizliktir. Nefret tam bir eylemsizlik hâlidir. Ancak üzgünlük öyle bir şey değildir, üzgünlük çabalamak ister.

Yusuf: Her şeye rağmen canlı olmanın da bir göstergesidir.

Furkan: Aynen öyle.

Yusuf: O zaman, konuyu politik olana çekmek lazım. Kuşaklar arası farkı hazırlayan şey, Türkiye’nin politik atmosferi mi? Dünyanın politik atmosferi mi? Öyle ise, oradan mı okusak bunu, o üzgünlük ne için terk edildi? Dolayısıyla şöyle -Soner’i ayrı tutarak söylüyorum yine- bugünkü genç kuşağın şiirine ilişkin eleştiri yaparken, mesela şunu da sormalı: Bunun aksi mümkün olabilir miydi bu dünyada?

İsmail: Yani doğru… “Bir çeşit muhafazakâr liberalizmin memleketi esir aldığı bir yerde üzgünlük kendi kendini üretebilir mi?” diye soruyor Yusuf, anladığım kadarıyla. Benim cevabım üretemez. Çünkü muhafazakâr liberalizm düşüncenin, kültürün katili. Muhafazakâr liberalizm düşünce ve kültür alanında elinde olanın azıyla yetinmeyi öğretti bize. Diğer alanlarda ise elinde olanla asla yetinme, daha çok inşaat, daha çok köprü, daha çok para, daha çok faiz…

  • Sonuç ne? Sonuç: “Reis” marka parfüm. “Muhafazakâr liberalizm nedir?” deseler o parfümü gösterebilirim ya da Recep Tayyip Erdoğan’ın masasındaki çirkin ötesi “rabia” biblosunu gösterebilirim.

Furkan: Ben de buna benzer bir şeyi geçen gün gördüm. Swarovski taşlara benzeyen bir takım taşlarla çevirili bir telefon kılıfı ve ortasında da Che Guevara resmi vardı. Aynı şey bunlar abi. Bunu illa siyasal bir kamp içerisinde değerlendirmek zorunda değiliz. Bu şartlar böyle şeyler üretir. Muhafazakâr liberalizm dediğin şey tam olarak da böyle bir şeydir. Muhafazakâr liberalizm her türlü politik ikonu, her türlü politik olayı bir şekilde pazara sokma becerisidir. Karşılaştığımız şey budur.

(Derin sessizlik)

Modern insan, fandır

İsmail: Dün Bitlis’te “Aliya’dan Gençlere” adı altında bir program vardı, genç arkadaşlar da bizi davet ettiler. Ben de orada Türkiye’de “Aliya’yı seviyorum.” diyen pek çok büyük abinin aslında Aliya’yı hiç bilmediğini ve tanısa Aliya’dan da hoşlanmayacağını söyledim. Çünkü bütün bir Batı düşüncesini, bütün bir Doğu düşüncesini, bütün bir İslam düşüncesini bütün kalbini açarak okuyan Aliya’nın, bugün “Aliya da ne büyük adamdı.” gibi sözler sarf eden adamlar tarafından bilinse, sevilmeyeceğini düşünüyorum. Adam Cemil Meriç ve Sezai Karakoç okumayı fetvaya bağlamış, değil mi ki Nietzsche okuyan Heidegger okuyan, Konfüçyus okuyan Aliya’ya sevgi beslesin. Birini “tanımama”nın en iyi yolu, galiba onu sevmek…

Nietzsche okuyan Heidegger okuyan, Konfüçyus okuyan Aliya’ya sevgi beslesin.

Furkan: Bu geçtiğimiz yıllarda mıydı, Sezai Karakoç Sempozyumu ile Sezai Karakoç’un Diriliş Partisi’ndeki sohbeti aynı gün, aynı saatte oldu. Sempozyuma 500 kişi giderken, Sezai Karakoç’un kendi konuşmasına 10 kişi gitmişti. O 10 kişi tabi ki gerçek sevenleriydi. Bu, Charlie Chaplin’in “benzerleri” yarışmasına katılıp üçüncü olması gibi bir şey. Bu çok modern bir problem İsmail. Bir adamı gerçekten tanımak çok tehlikeli. Onun gerçekten bütün düşüncesine vakıf olmak, incelemek ve bundan bir model çıkartmak, bunu kafaya takmak, bunlar insanları korkutan bir şey. Üstünkörü sevmek daha az mesai ister.

İsmail: Dolayısıyla “hayranlık” modern insana çok uygun bir pozisyon.

Furkan: Çok uygun. Modern insan fandır abi.

İsmail: “Aliya! Bilge Kral, büyük asker.” Yav büyük asker filan olduğu yok. Son derece kabiliyetsiz bir askeri yaklaşımı var. O yüzden de bir dünya askeri danışmanlık alıyor. Bir dünya da yanlış karar veriyor askeri operasyonlarda. Ama bunları bilmeyenler için “büyük asker, başkomutan” di mi? Yani adam severek öldürüyor. Bu hemen hemen İsmet Özel için de böyle, İmam Maturidî için de böyle…

Öykücüden esnaf olur mu, robotlar bize hikaye anlatır mı?
Cins

Yusuf: Bu herkes ve her şey için öyle. Başta söylediğin o hurafeyle de yakından ilgili: İmajlara bakıyoruz biz. Aliya niye önemli, Aliya kendi şahsından hareketle önemli biri değil. Aliya bir şey için önemli: O “bir şey” in yan taşıyıcı malzemesi olduğu için önemli. Vitrin için önemli. İbn-i Sina da, Farabî de, Cezerî de bunun için önemliler.

Furkan: Abi derler ya “müzik değiştiği zaman dan da değişir.” Eğer bir adamı böyle seversen, müzik değiştiği zaman nefret de edersin. Bu anlamda sosyal medya benim korktuğum hatta hafif tiksintiyle karşıladığım bir yer olmasına rağmen, muazzam bir deney ve gözlem imkânı da sunuyor. Çünkü insanların değişimini çok iyi gözlemleyebiliyorsun. Aliya dedik madem, Aliya üzerinden örnek vereyim, kendisine ilk başta Aliya’yı, Malcolm’u idol olarak seçmiş gençlerin şimdi hepsinin, onlara tamamen zıt ikonları benimsediğine sosyal medyadan hepimiz şahit oluyoruz. Çünkü müzik değişti.

İsmail: Müzik değişti…

Furkan: Bir insanı böyle sevmenin hiçbir önemi yok…

(Derin sessizlik)

Herkesin “öteki” olarak işaretlediğine, saygı duyduğunu göstermeye çalışmasıyla geçen günlerin içerisindeyiz…

Yetki ve mevkinin dönüştürücülüğü

İsmail: (Gülerek) “Allah insanı iddiasından vurur.” diye bir söz var. Dün değil evvelsi gün basın toplantısında, Ersun Yanal’la yan yana oturuyor Ali Koç, bir gazeteci de sordu ki,”‘2010-2011 şampiyonluğu Trabzonspor’a aittir.’ diyen ve ‘Ben varken buraya Ersun Yanal asla giremez.’ dediğiniz Ersun Yanal’la şuan yan yana oturuyorsunuz. Bunu nasıl değerlendireceksiniz?” Buna cevap olarak da Ali Koç hiç duraksamadan diyor ki, “Bunlar saçma sapan sorular, ne alakası var?” Ali Koç, Aziz Yıldırım’ı yendiğinde Türkiye’deki siyasi atmosferin de kökten değişeceğini düşünen bir safdillik hâkim oldu bir ara. Ali Koç kazandığında Muharrem İnce de kazanmış sayılacaktı falan. Bu da, futbol dediğimiz meselenin, nasıl futboldan daha önemli bir tarafı olduğunu göstermesi açsından önemli bir örnek.

  • Futbol mesela Ali Koç gibilerin yaldızlarının nasıl döküldüğünü de bize gösterdi. O modern yönetim safsatalarının boş olduğunu da gösterdi. “Ben asla soyunma odasına inmem.” diyen adam yedi haftada beş kez soyunma odasına indi. (Gülüşmeler) Modern yönetim, CEO’luk, misyon ve vizyon buraya kadardı.

Yusuf: Sadece futbol bağlamında değil, ama, Türkiye’deki her şeyde bu böyle. Yani bir mevkide oturanı yetkisi ve etkisi dolayısıyla eleştiren herkes, kendisine o yetkiden birazı verildiğinde, birden o eleştirdiği şeye dönüşür.

Rıdvan: Makam dönüştürüyor.

Furkan: Mühendislikte “moment almak” diye bir şey var. Bir köprü, kiriş ne olursa olsun, bir şeyin stabil ve ayakta durabilmesi için ona uygulanacak kuvvetin nereden alınacağı meselesidir bu. Momenti yanlış alırsan malzemen ne kadar kaliteli olursa olsun o şey yıkılır. Artık Türkiye’de mesnet noktaları oynadı. Artık kimse momenti doğru yerden alamıyor. Yani bir adam bu hayata standart muhafazakâr birisi ya da standart İslamcı birisi ya da standart solcu birisi olarak başlıyor ve moment aldığı bir yer var. Sonraysa Türkiye’nin kaotik ortamında o moment kayboluyor ve artık o kuvveti nereye oturtacağını şaşırıyor. Anıtkabir’i mi ziyarete gitsem, Karl Marx’tan mı bahsetsem, Necip Fazıl’a mı atıf yapsam, annem başörtülü mü desem, cumayı mı kutlasam… Derken o köprü yıkılıyor. Şu anda biz o dönemden geçiyoruz ve köprü yavaş yavaş yıkılıyor. Yenisi ne zaman ve nasıl yapılacak, kafa yormamız gereken şey bu.

'Ben varken buraya Ersun Yanal asla giremez.’ dediğiniz Ersun Yanal’la şuan yan yana oturuyorsunuz.

Yusuf: Fotoğraf ne, şu: Herkesin “öteki” olarak işaretlediğine saygı duyduğunu göstermeye çalışmasıyla geçen günlerin içerisindeyiz…

Furkan: Gerçekte saygı duymuyor ama…

Yusuf: Evet, gerçekte saygı duymuyor.

2018’in senin için en önemli olayı nedir?

İsmail: Peki o zaman Sibel’den başlayalım: 2018 yılının senin için en önemli olayı nedir?

Sibel: Hmm, valla işe girmem herhâlde.

İsmail: Hah işte tam Sibel’den beklenildiği gibi gayet kişisel cevaplar. (Gülüyor) Peki Furkan senin için?

Furkan: 2018’in aslında 1994’te yaşanmış olması…

İsmail: Ne demek o?

Furkan: Yani 90’ların normlarıyla bir 2018 yaşadık biz, bence bütün yılın en önemli olayı bu.

İsmail: Yusuf Bey?

Yusuf:

Geride kalanların bir araya geldiği yer
Cins

İsmail: “Evlenmek” de kurtul.

Yusuf: Ameliyat oldum. (Topluca kahkahalar)

Rıdvan: Abi evlilik de bir çeşit ameliyattır.

İsmail: Rıdvan?

Rıdvan: Ölmedik abi.

İsmail: “Ölmedik” önemli bir laf. Ali?

Ali: Kemal Özdeş’le anlaştık.

İsmail, Furkan: Hahahah.

Ali: Fener’i yendik, Trabzon’u yendik, Beşiktaş’ı yendik, üst üste yendik ve Kemal Özdeş geldi. Sevdiğimiz bir antrenördü, başımızın tacı olur inşallah.

İsmail: Bana gelince, benim için 2018’in en önemli olayı çok tuhaf kişisel bir deneyim olarak Ketebe Yayınları’nda editöryal bir görev almam. Bu benim açımdan olumlu manada çok tuhaf bir deneyimdi. Ketebe Yayınları’nı 2018’in en önemli olayı olarak değerlendiriyorum. Bir de “bonus” vereyim 2018’de, 2019’da yayımlanmak üzere bir roman yazma kararı almış olmak da benim için oldukça önemli bir karardı. Bekleyin…

Furkan: Romanın adı da “90’larda Geçiyor” değil mi?

İsmail: Aynen…

O zaman eyvallah!