Kurmacanın önünde bir engel daha: Kanonun küstah bakışı

ABDULLAH HARMANCI
Abone Ol

Dergiye dahil olmak bir anlamda edebiyata dahil olmaktır. Başlangıçta yazar adayının dergiye olan ihtiyacı sanıldığının aksine seneler içinde sona ermez. Sürer. Özellikle roman yazıp da genel okur kitlelerine ulaşamayan ve kendine okur gibi bir onay mekanizması bulamayan “nitelikli yazarlar” ancak edebiyat dergilerinin desteğiyle ayakta kalırlar.

Nereden başlayalım? Oğuz Atay’ın 1970’li senelerde, edebiyat dünyasına hakim olan genel poetik anlayışın dışına çıkması üzerine aldığı tepkiler ne anlama geliyor? Malumdur: 1960’lı senelerde başka alanlarda olduğu gibi edebiyatta da “sol” yükselişe geçti. Sosyalist bakış açısının hakim olduğu bir edebiyat, kültür dünyamızı domine etmeye başladı. Aslında toplumcu gerçekçiliğin geçmişi çok daha eskidir. Nazım Hikmet’le 1920’lerin başına, Sabahattin Ali’yle 1930’ların ortasına gitmemiz gerekir. Fakat Türkiye’de sol – sağ ayrımının belirginleşmesi ve solun yükselişi 1960 sonrasına tekabül eder. İşte bu dönemde toplumcu gerçekçi edebiyat anlayışı edebiyatımızın yaratıcı türlerinde kalem oynatan isimlerin genel yönelimini belirler. Yoksulları anlatmak, burjuva kesimini eleştirmek, topluma sınıfsal çatışmanın yuvası olarak bakmak, bireyselliği geri plana almak, toplumsallığı öncelemek... edebiyata hakim olan o dönemin genel anlayışı böyle özetlenebilir.

Oğuz Atay’ın 1970’li senelerde, edebiyat dünyasına hakim olan genel poetik anlayışın dışına çıkması üzerine aldığı tepkiler ne anlama geliyor?

Örneğin İkinci Yenicilerin, 1953’ten itibaren, daha bireyselci ve biçimci gözüken şiirleri toplumcu anlayışa sahip çevrelerden tepki aldı. Asım Bezirci’nin İkinci Yeni Olayı isimli eseri hepimizin hatırındadır. Oğuz Atay’ın bilinen anlatma tarzına benzemeyen öykü ve romanları da aynı şekilde toplumcu kesimin tepkisini çekti. Kendisine en kestirmeden “faşist” yaftasını yapıştırdılar. Sebebi kanonik edebiyatın –o dönem için- Oğuz Atay tarzı bir anlatımı benimsemiyor olmasıydı. Biçimci, içsel çatışmalara yönelen, iç-eylem edebiyatı, dönemin kanonik anlayışını rahatsız etmişti. Şimdi daha küçük ölçekte bir örnek verelim: Edebiyat dergilerine son derece yetenekli ve ufuklu gençlerin ürün gönderdiklerini ve bunların bir kısmının dergilerde yer bularak kendilerine edebiyat dünyasında bir yer açtıklarını biliyoruz. Ancak bir edebiyat dergisinde yer almanın, hatta zaman içerisinde o dergide yer edinmenin ne kadar zor olduğunu da biliyoruz.

Sansüre uğrayan metin yazınsal eleştiriden mahrum kalır
Post Öykü

Genç yetenekler, genellikle, dergide yayımlanan ilgi gösterdikleri edebiyat türünün örneklerine bakarak kendilerine bir kapı açmaya çalışırlar. Nasıl yazarlarsa, ne yazarlarsa kendilerini edebiyat dergilerinin sütunlarında bulabileceklerini az çok bilirler.

  • Biz artık biliyoruz ki, edebiyat dergileri “masum” değildir. Yazar onu ne kadar belirlerse dergi de yazarı bir o kadar belirler. Ne yazacağımız sorusundan tutun da, hangi konuda yazacağımız ve nasıl yazacağımız sorularının cevabını dergiler verir.

Dergiye dahil olmak bir anlamda edebiyata dahil olmaktır. Başlangıçta yazar adayının dergiye olan ihtiyacı sanıldığının aksine seneler içinde sona ermez. Sürer. Özellikle roman yazıp da genel okur kitlelerine ulaşamayan ve kendine okur gibi bir onay mekanizması bulamayan “nitelikli yazarlar” ancak edebiyat dergilerinin desteğiyle ayakta kalırlar.

Kanon kurmacayı köşeye kıstırıyor. Kanona direnen kazanıyor. Ama uzun vadede.

Özellikle dergiye dahil olma sürecinde, nasıl yazacağımızı aradığımız belki de kendimizi aradığımız günlerde edebiyat dergileri bize “doğru yolu” gösterirken aslında kanonik edebiyatı da dayatmış olurlar. O derginin edebiyat anlayışının ve derginin de dahil olduğu ideolojik bakışın, edebiyatın kapısında bekleyen kalemlere dolaylı bir biçimde dayatılması söz konusudur. Kanonik sınırlamalarla etik sınırlamaların zaman zaman kesiştiği yerler de olur. İkisi bazen aynı şeye hizmet eder. Ya da aynı yerden doğar.

  • Seküler bir dergiye yazı gönderen muhafazakâr bir genç kalem, derginin editöründen, dini, islami içerikli öykülere, şiirlere yer veremeyecekleri ihtarını almıştır. Veya tersinin olduğu da vakidir.

Muhafazakâr çevrelerde itibarı olan bir edebiyat dergisi, kendisine gönderilen başarılı bir edebi metni, içeriğindeki bazı cür’etkâr motifler sebebiyle geri çevirir.

Nuri Pakdil tarafından çıkartılan Edebiyat dergisinin 1975 sonrası ve öncesi olmak üzere iki dönemi vardır.

Etik gibi görünen bu sınırlamalar aslında mevcut “cemaatlerin” kanonik yapılarını da belirler. Bu noktalara itina göstermek kurmacanızı buna göre planlamak sizi bir kanona dahil edecek veya etmeyecektir. Nuri Pakdil tarafından çıkartılan Edebiyat dergisinin 1975 sonrası ve öncesi olmak üzere iki dönemi vardır. İkinci dönemde Pakdil arkadaşlarıyla değil, öğrencileriyle çalışma imkânını yakalar. Bu da ilginç bir durumun ortaya çıkmasına sebep olur. Dergide yazan gençlerin dil ve içerik hassasiyetleri büyük oranda birbirlerine benzer. Sonradan, bu gençlerin, uzun seneler sonra verdikleri söyleşilerden anladık ki, bu biraz da dergi editoryasının zorlaması ile gerçekleşmiş. Dolayısıyla, bir derginin kendi iç kuralları bile sizi dil ve içerik yönüyle büyük bir bütünün parçası olmanız için sınırlayabiliyor.

Kültürler sınırlar
Post Öykü

Bu sınırlamalar bazen sizin kendi edebi şahsiyetinizi tebarüz ettirmenize engel oluyor. Oğuz Atay veya İkinci Yeni örneklerinde olduğu gibi, size kendi edebiyat anlayışını dikte den “kanon” kaybolsa da, eseriniz kalıyor. Genç sanatçının kendini tanımasının ve kendi kişiliğini ortaya koymasının en büyük engeli kendisine dayatılan kanonik poetika... Kanon kurmacayı köşeye kıstırıyor. Kanona direnen kazanıyor. Ama uzun vadede. Kısa vadede ise kanonik bakışın sırtını sıvazladığı isimler kazanmış gibi gözüküyor.