41 vuruş...

cins
cins

1999 Şubat’ı. Soğuk bir Amerika gecesi. 4 Amerikan polisi, bir tecavüz suçlusunun peşinde New York sokaklarında dolaşıyordu. Karşılarında beliren bir gence silahlarını doğrulttular; aradıkları suçluya benzediklerini düşünerek. Öyle ya renkleri aynıydı… Korkudan kimliğini uzatmak üzere elini cebine sokan Gine’li göçmen Amadou, bu hareketinin karşılığını üzerine yağmur gibi yağmış 41 kurşunun 19 tanesine hedef olarak gördü.

Amerika Sen Bu'sun...

İsmail Kılıçarslan

Kadim dergilerden birisi için hazırlamış olduğum bir röportajda, Malcolm X ve Betty X (Shabazz)’in en yakın dava arkadaşlarından birisi olan, New York –“Women in Islam” başkanı Aishe Al Adawiya şöyle diyordu.

“Güneyden, Alabama’dan New York’a 20’li yaşlarımın sonlarında gelen birisi olarak ben, hayatım boyunca ırkımdan dolayı pozitif bir durumla hemen hemen hiç karşılaşmamıştım. Fakat Malcolm’un İslam dini ve öğretileriyle birlikte temellendirdiği duruşu bunun tam tersiydi. Bize özgürlüğümüzü İslam verdi…”

DİNLEMEDİ…

1955 Aralık ayı. Soğuk bir Amerika günü… Alabama eyaleti. Afro-Amerikan bir terzi olan Rosa Park’s otobüsteki yerini bir beyaz erkeğe vermeye reddettiği için Montgomery’nin ırk ayrımı yasalarını ihlal etmekle suçlandı.

5 Aralık 1955’ten 21 Aralık 1956’ya uzanan bu dava süreci, hukuk mücadelesi, kamu otobüslerindeki ayrımcılığa dikkat çekmek içindi. Bu süreç boyunca protestoculara saldırılar, kimi evlerin bombalanması yaşanan buhranın sadece birkaç sahnesiydi.

Mahkemeye verilen ifadelere göre Parks, diğer dört siyahla birlikte dördüncü sırada oturmaktaydı (siyahlar yalnızca ilk sıraya oturabilirdi). Daha sonra tüm oturma yerleri doldu ve otobüse beyaz bir erkek bindi. Siyahlar ve beyazlar aynı sırada olamayacakları için adam tüm siyahların oradan kalkmasını istedi. Şoförün de tüm ikazlarına rağmen diğer dört siyahi itaat ederken, Rosa bunu reddetti. Tutuklandı…

5 Aralık 1955’ten 21 Aralık 1956’ya uzanan bu dava süreci, hukuk mücadelesi, kamu otobüslerindeki ayrımcılığa dikkat çekmek içindi. Bu süreç boyunca protestoculara saldırılar, kimi evlerin bombalanması yaşanan buhranın sadece birkaç sahnesiydi. Nihayet Yüksek Mahkemenin siyah yolcuların otobüste istedikleri yere oturabilecekleri yönünde bir karar vermesiyle eylem 21 Aralık’ta sona erdi.

Bu kısa anekdotu buraya ataçlıyorum sayın okuyucu. Karşıya geçiyorum. “Kim, bir insanı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, o sanki bütün insanları öldürmüştür. Her kim de birini (hayatını kurtararak) yaşatırsa, sanki bütün insanları yaşatmıştır. Andolsun ki, onlara resullerimiz apaçık deliller (mucize ve ayetler) getirdiler. Ama onlardan birçoğu bundan sonra da (hâlâ) yeryüzünde aşırı gitmektedir.” (Maide-32)

DUYMADI…

1999 Şubat’ı. Soğuk bir Amerika gecesi. 4 Amerikan polisi, bir tecavüz suçlusunun peşinde New York sokaklarında dolaşıyordu. Karşılarında beliren bir gence silahlarını doğrulttular; aradıkları suçluya benzediklerini düşünerek. Öyle ya renkleri aynıydı… Korkudan kimliğini uzatmak üzere elini cebine sokan Gine’li göçmen Amadou, bu hareketinin karşılığını üzerine yağmur gibi yağmış 41 kurşunun 19 tanesine hedef olarak gördü. Evet, seyyar satıcı Amadou Diallo daha 20 yıl öncesinin Amerika’sında, ömrünün en beyhude çağında, 22 yaşında oturduğu apartmanın önünde katledildi. İşin daha da tuhaf tarafı katilleri olan polislerin serbest bırakılmasıydı, suçlu bulunmaları durumunda ömür boyu hapiste kalacaklardı zira. Bu haksız hukuki karar, bu cinayet, Amerika’da binlerce kişinin tutuklanmasına vesile olacak bir ayaklanmaya yol açtı. Irkçılık, polis şiddeti ve adaletsizlik temalı eylemler yıllarca sürdü…

 Evet, seyyar satıcı Amadou Diallo daha 20 yıl öncesinin Amerika’sında, ömrünün en beyhude çağında, 22 yaşında oturduğu apartmanın önünde katledildi.
Evet, seyyar satıcı Amadou Diallo daha 20 yıl öncesinin Amerika’sında, ömrünün en beyhude çağında, 22 yaşında oturduğu apartmanın önünde katledildi.

Bill Clinton, olaydan yaklaşık 1 yıl sonra “Mahkemede bulunmadım ve jürinin kararını eleştirmek istemiyorum, ama ırkı ne olursa olsun Amerikalıların çoğu, bu olay beyazların yaşadığı bir semtte, genç bir beyazın başına gelseydi, büyük bir olasılıkla böyle tatsız sonuçlanmayacaktı diye düşünüyor” diyerek zorlama da olsa bir açıklama yaptı.

  • Demokrat çevrelerin partisini desteklemesi adına gönüllerini aldıysa da, oğlunun aleni katillerinin hesabını sormak anne Kadiatou Diallo’ya düştü. Ve hala daha adaleti aramakla meşgul olan bu kadın, bu uğurda gerek kendi oğlunun, gerekse ayrıma maruz kalan tüm insanların sesi olmak için Amadou’nun adını taşıyan bir kuruluş kurdu.

“Bozguncunun ta kendisi” tanımlamasının tam olarak oturduğu topraklardan bahsediyoruz en yalın haliyle. Her kaosun başkentinde bulunan ve başına kim gelirse gelsin, ona lider olanın dahi bir kara büyüye teslim olmuşçasına kendi menfaatinden başka her şeyi yok saydığı bu ülke, kendi kanlı geçmişine bakmadan, onunla yüzleşmeden, kendi ırkının yaralarını dahi onarmadan, adaletini temin etmeden, içerisindeki nefrete hali hazırda bir çözüm üretmeden başka ülkelere -goya- sulh getirme maksadıyla gidiyor, her yerde bir menfaat kuyusu kazıyor, gittiği hiçbir yerde savaş, kan ve gözyaşından başka bir mahsul üretmiyor. Hâlen.

Üstüne üstlük, insan hakları, demokrasi, basın özgürlüğü gibi kavramlar üzerinden Türkiye’ye ayar vermeye kalkıyor. Suriye’de kimyasal silah etkisiyle can çekişerek ölen sayısız çocuğun hesabını soramayan bir duruştan bahsediyoruz. Bu kadar mültecinin, mül- teci çocuğun hangi yastığa baş koyduğunu düşünür mü Galler Prensi’nin röpteşambırlı torununa çeyrek altın takarken bağzı insanlar… Duyuyorsun Ahmet Kaya çalıyor fonda değil mi? “nerden baksan tutarsızlık, nerden baksan ahmakça…”

Diyorum ki kim ne derse desin, bizi yine merhamet kurtaracak. Burnumuzun ucundaki sızı, koşulsuzluğumuz, hani hiçbir diplomasinin, kuralın, uluslararası çıkarın, stratejik hesapların düşünülmediği bir an, boğulmaktan kurtulmuş bir çocuğun nefesi belki kurtaracak. Kâğıt toplayan bir Suriyeli mühendisin şükrü, “bugün de çocuklarım benimle” diyerek ince bir sızıyla dua eden Hanil’in âmini. Bizi yine Rabbimizden başka kimseye sırtımızı dayamadığımız o tevekkül kurtaracak. Bir Hadis, bir ayetle korkup titrediğimiz İbrahim’in boyun eğişi, Ölümcül hastalık umutsuzluğa kapılmadığımız sonsuz tevazu ya da… Biraz fedakârlık kurtaracak bizi; kemiksiz kurban eti dağıttığımızdaki, dürüstlüğümüz belki, yatsıya saat kurarak kalkan bir yorgunluğun ahde vefası…

Ama Amerika…

“Sen o çıtkırıldım herifle raks ederken yalılarda, Amerika bitirecek dünyamızı."