Adem'in Elmaları

Adam tüm engellere rağmen “elma”sına kavuşur. Çalıntı bir elmadır bu üstelik.
Adam tüm engellere rağmen “elma”sına kavuşur. Çalıntı bir elmadır bu üstelik.

Bu iki sabreden derviş hikâyesinde her şey Allah’a ulaşmak için bir yol, vesile ve işaret olabilir. Kötü-iyi, şer-hayır, imtihan-isyan, her şey zıddıyla kaimdir ve şüphesiz Allah; tövbekârların, dervişlerin ve azizlerin olduğu kadar inançsızların, günahkârların ve inanmak ıstırabıyla dolup taşan kalplerin de Allah’ıdır.

“Gözlerin sadece kötülük ararsa, bütün dünya kötü olur”

Rahip İvan

Ankaralı Turgut’un müziklerini yaptığı (çok ciddiyim) 1998 yapımı Seçim Gecesi (Valgaften) filmiyle Kısa Metraj En İyi Film Oscarı’nı aldıktan, yani bu parlak başlangıçtan sonra hayatımıza dâhil olan bir adam; Andres Thomas Jensen. Viking diyarından, Danimarkalı. ,

2005 yapımı Âdem’in Elmaları (Adams æbler) filmi, bir yönetmen için çok talihsiz bir durumu da resmediyor aslında, o da şu; zirvede başlamak!

Hollywood kodlarından usanmış seyircilerin sığınağı olan; aşırı üretken, titiz ve çalışkan bir sinemacı. İyi filmler yönetmişse de, kabul edeceği ilk vasfı- unvanı-tutkusu; senaristlik. Safa Önal’la yarışabilir düzeyde bir veludluğa sahip kalemiyle hiç yerinde duramayan, İskandinav sinemasının altın çocuğu lakaplı Jensen’in ilk uzun metraj yönetmenlik denemesi 2005 yapımı Âdem’in Elmaları (Adams æbler) filmidir. Bu film bir yönetmen için çok talihsiz bir durumu da resmediyor aslında, o da şu; zirvede başlamak!

Kuzey Avrupa/İskandinav sinemasının kendine has özellikleri, bu soğuk, puslu, kasvetli ve nispeten “dertsiz” coğrafyada film yapan yönetmenlerin özgün bir dil kurma çabasıyla eşdeğer bir şeritte ilerliyor. Bu özgünlük, özellikle komedi anlayışında kendisini göstermekle kalmıyor, bir ekol oluşturma yolunda da dev adımlarla yürüyor. Mizahın konumlandırıldığı alanın absürtlük ve kara mizah tonları arasında bir yerde olması, hatta bu iki türün aynı anda nefes alması bir “İskandinav sineması zenginliği” olarak kayıtlara geçiyor aslında. Zengin sayılabilecek çeşitlilikle bir mizah dergisi kültürünün olmadığı “müreffeh” toplumların mizahı da, anlaşılan o ki, sinemalarında neşvünema bulup yeşeriyor.

  • Jensen’in yazıp-yönettiği, geniş kitlelerin beğenisini kazanan ve kayda değer festivallerden dokuz ödülle dönen Âdem’in Elmaları filmi, ilk yarısında komedi, ikinci yarısında dram unsurlarının ağır bastığı, seyir zevki yüksek hırçın bir kara komedi olarak göze çarpıyor.

İlk cümlesi de şöyle; hikâyemiz toplumsal hizmet, uyum ve rehabilitasyon gibi ulvi amaçlarla cezasının kalan kısmını bir kilisede geçirmek üzere şartlı tahliye edilmiş bir neo-nazi (Adam) ile o kilisenin rahibi (İvan) arasında cereyan etmektedir. Devam edersek, ana hikâye kadar, yan karakterler de ilgi çekici ve cazip. Prensip olarak sadece çokuluslu şirketleri soyan silah meraklısı politik bir Arap (Khalid), klemptomani hastası obez bir eski tenisçi (Gunnar), kafadan çatlak dedikoducu bir doktor (Kolberg) ve babasının nerede olduğunu bilmediği bir çocuğa hamile olan kiliseye sığınmış alkolik bir kadın (Sarah).

Hikâyenin çatısında, ilk bakışta karşımıza çıkan şey; Adam-Ivan (Âdem-Havva) ve elma metaforu oluyor doğal olarak. Adam, kiliseye gelmek üzere otobüsten indiği anda, cebinden çıkardığı çakısıyla az önce indiği (ona iyilik yapan) otobüsü nedensizce çizerek, kötülük kalıbının içine oturuyor. Nazi Adam ile Rahip İvan’ın ilk karşılaşmalarında Adam’ın tam karşısında iyiliği temsil eden rahip İvan’ı görüyoruz ve burada iyilik-kötülük temsilleri aynı kalıp üzerinden resmediliyor. İvan, Adam’ı karşılayıp kiliseye götürdüğünde onu ilk olarak elma ağacıyla tanıştırıyor. Adam’ın ilk elden, umursamaz bir bela olarak, kurulu düzene açık bir tehdit olduğunu anlıyoruz. Zaten çatışma da bu tehdidin etrafında dönüyor.

Rahip İvan, acılarını unutmak için kendi kurduğu neredeyse soyut sayılabilecek bir evrende yaşamaktadır. İvan’ın izole “iç” dünyasındaki fırtınaları, gerçek “dış” dünyadan bakarak anlamlandırmak zor bu yüzden. Kendi gerçekliğini, hayatta kalmak için yaslandığı tek dayanak olarak gören İvan, başına gelen zorlukları, sıkıntıları ve dertleri -bir rehabilitasyon/ terapi yöntemi olarak- şeytandan bilerek, küçük yaşantısına Tanrı’nın sevgili kulu olduğuna, Tanrı tarafından sevildiğine inanmak isteyerek devam eder. (“Tanrı kulunu çok sevdiyse onun yoluna böylesi travmatik zorluklar çıkarmaz, o hâlde bunu yapan şeytan olmalıdır”a inanır İvan) Böylesi daha iyileştiricidir ve tahammül eşiğini fena hâlde yükseltir. Ama yine de -karakter konumlandırılması açısından- İvan’ın kusursuz bir iyiliği, Adam’ın ise safi bir kötülüğü temsil ettiğini söylemek mümkün değil. Çünkü İvan’ın adanmış bir kul olarak, vaaz sırasında tuvaletini tutamaması sebebiyle kiliseden çıkmaya çalışan bir ihtiyara kızması-tehditte bulunması ya da Adam’ın baş belası bir adam olarak banka soygununda insanların vurulmasını engellemesi gibi ayrıksı hâller mevcuttur hikâyemizde. İyilik-kötülük kavramları yekpare, siyah-beyaz bir temsil üzerinden değil; daha gri bir alanda zaaflar-dönüşümler gözetilerek anlatılıyor. Bu da hayattan kopuk olmayan cari ve has bir hikâyenin içinde olduğunu hissettiriyor izleyiciye.

Âdem’in Elmaları, ilk yarısında komedi, ikinci yarısında dram unsurlarının ağır bastığı, seyir zevki yüksek hırçın bir kara komedi olarak göze çarpıyor.
Âdem’in Elmaları, ilk yarısında komedi, ikinci yarısında dram unsurlarının ağır bastığı, seyir zevki yüksek hırçın bir kara komedi olarak göze çarpıyor.

“Kötü”nün karşısında tek başına bir Eyüp!

Kötücüllüğü temsil eden Adam, odasının duvarına astığı Hitler portresinin (kötülük ikonu) kilise çanı karşısında tutunamamasını ve sürekli yere düşmesini bir şeye yormasa da, kaldığı odadaki kapının her açılışında masanın üstünde duran İncil’in yere düşmesini ve hep aynı sayfanın/bölümün (Job’s Book-Eyüp’ün Kitabı) açılmasını bir işaret olarak kabul edecektir. Adam, nihayetinde kendisini Ivan’a götürecek bu bölümü okur. Bahse konu bölümde; Hristiyan teolojisinde önemli bir yeri olan Job’un (Eyüp); tüm varlığını, sevdiği insanları ve sağlığını kaybetse de Tanrı’ya inanmaktan, şükretmekten vazgeçmediği anlatılır. Bu sabrı, şükrü ve metanetiyle imtihanını geçerek ödüllendirilir ayrıca. Kur’an’da bu kıssa Sad (41-44) ve Enbiya (83-84) surelerinde -insanı kalbinden vuracak şekilde- yer alır.

Adam, İvan’a hiç benzemez.
Adam, İvan’a hiç benzemez.

Oldukça sarsıntılı-travmatik bir hayatı olan İvan; engelli oğlu, tecavüzcü babası ve ölen yakınlarının acısıyla sert bir imtihandan geçmektedir. Tek başınadır. Yaşadığı acılar İvan’ı içe kapanmaya, olumsuzlukları reddetmeye ve her şeyi şeytana fatura etmeye (şeytan bizi sınıyor) itmiştir. Tanrı’nın sevgisini ve takdirini kazandığını düşünmektedir. Başına gelenlerin Tanrı’dan geldiğine, her şeyin Tanrı’nın bir imtihanı olduğuna ve Tanrı’nın sevgisini kazanmış olmakla başına gelen zorluklar arasında direkt bir alaka kurulamayacağına inanmaya başladığı eşik ise, tek kişilik o korunaklı evreninin Adam’ın uyguladığı psikolojik şiddetle sarsılmasıyla başlar. Duymak istemediğini duymak zorundadır, kulakları kanamaya başlar. İyimserliği elinden alınmıştır artık. Her şey zıddıyla kaimdir.

Adam, İvan’a hiç benzemez. Tanrı’nın belası olduğunu söyler. Tanrı’nın insanları cezalandırdığını, cezanın Tanrı’dan geldiğini düşünür ve aslında inanç bağlamında -kendi tabiriylebu saçmalıkların (din, Tanrı, şeytan) hiç birisine inanmaz ve İvan’ı tüm olumsuzlukları şeytana havale ettiği (Tanrı’yı temize çıkardığı için) dünyasından/ gerçekliğinden dışarıya çıkarmak ister. İvan’ın kayıtsızlığı ve tüm olumsuzlukları görmezden gelişi, Adam’ı doğası gereği fiziksel şiddet uygulamaya iter; ama İvan bundan etkilenmez. Adam’ı da şeytanın gönderdiğini düşünür.

Doğru yola ulaşması için insana her zaman bir kapı aralanır. Anahtar bizatihi “insan”dır.

Seni öldürmek isteyen Tanrı!

Adam fiziksel şiddetten bir sonuç alamayınca İvan’ı en iyi tanıyanlardan biri olan doktorun (Kolberg) “onu gerçekleri söyleyerek öldürebilirsin” tavsiyesiyle harekete geçer ve işler burada değişir. Fiziksel şiddete dayanan İvan, psikolojik şiddetten derinlemesine etkilenir. Adam’ın o sarsıcı cümlesiyle Ivan’ın içinde yaşadığı gerçeklik de yerinden oynar;

“Ya seni test eden şeytan değilse, ya sürekli peşinde olan o değilse? Tanrı’nın Job’un (Eyyub) her şeyini elinden alışını ve onu cüzzamlı yapışını duydun mu? Tanrı senin yanında değil! Senden tek isteğim O’nun (yani bu belaların kaynağının) Tanrı olduğunu anlaman. Şeytan seninle vakit kaybetmez, seni öldürmek isteyen Tanrı!”

Bir mecazi fırtına kopar o an, İvan’ın duymak istemediği sözler kulaklarını kan içinde bırakır, orda yere yığılır. Kendi kıyametini yaşıyordur sanki. Kurduğu bentler bir bir yıkılmıştır. İvan’ı yere seren bu mecazi fırtınadan sonra başka bir fırtına daha patlar. Bu fırtına ayniyle gerçektir. Adam İvan’ı bırakır ve tek amacı olan elma ağacının yanına gider hemen, bu esnada elindeki fenerin söndüğünü fark eder, elma ağacına düşen yıldırımın ağacı yok ettiğini görür, ağaç yanar ve fener tekrar ışıldar. Bu bir işarettir. Ağacın yanındaki korkuluk tam olarak haç şeklini alır. Adam için ilk dönüşüm başlamıştır. Oldukça etkileyici bir sahnedir bu: Tanrı, doğa, umut, görkem, varoluş… Ve Adam’ın yarı karanlık, ürpertici, hafif korkulu, endişeli yüzü…

Adam’ın temel tezi “Tanrı senden nefret ettiği için sana bela gönderiyor” a dayanır. İvan’ın inandığı gerçek ise, “Bize bu belaları gönderen şeytandır”la sınırlanmıştır. Oysa Job’s Book ya da “Eyüp Kıssası” bu ikisinin de dışında-üstünde bir şey söyler. Zaten filmin finali de kıssanın temeline/ruhuna/mesajına bağlanır. Adam, uyguladığı psikolojik şiddetle İvan’ı kendi dünyasından-gerçekliğinden çıkarmayı başarır; ama İvan neredeyse tüm inancını kaybetmiş gibi davranır artık. Elinden kendi inşa ettiği iyimserliği alınan İvan, engelli oğlunun yanına gelerek çaresizliğin doğurduğu bir cüretle şunları söyler;

  • “Tanrı bizden nefret ediyor oğlum, hep nefret etti!” Bu sözleri kalpten söylemediği hissedilir. Tam bu noktada Adam’ın iyilik çizgisine yaklaşan dönüşümü hareket kazanır. İvan’ın inancını sindirmeye başladığı anda, Adam’ın doğruya yaklaşmaya çalıştığını görürüz. Bir kavga sırasında başına yediği kurşunla, fantastik bir şekilde beynindeki kavun büyüklüğündeki urdan kurtulan İvan’ın imtihanını alnının akıyla bitirdiğini düşünebiliriz.

Filmin ana hikâyesinin çatısını oluşturan elma ağacı (hayat ağacı) metaforunun temsil ettiği anlamlar çok katmanlı ve açılımlıdır. Adam elmaya ulaşamaz bir türlü. Zorlu engeller, felaketler, yıldırımlar, yangınlar, kargalar… Adam kiliseye ilk geldiğinde “Tek istediğim kendine bir amaç belirlemen” diyen İvan’ın bu isteğine biraz da dalga geçerek elmalı pasta yapmayı amaçladığını söyleyerek mukabele etmiştir. Bu gaye, başlarda öylesine söylenmiş gibi görünse de, finale doğru yegâne amaç hâline gelecektir. Adam tüm engellere rağmen “elma”sına kavuşur. Çalıntı bir elmadır bu üstelik. Olumsuzlanacak bir umut olarak Adam’ın ellerindedir, gayesini nihayete erdirerek pastasını yapıp İvan’a götürür, pastayı birlikte yerler. Adam’ın filmin başındaki kötülük-nefret sembolü olarak otobüsü çizdiği çakısıyla, filmin sonunda iyilik-umut sembolü olarak pastayı kesmesi, dönüşümün tasviri açısından oldukça anlamlı bir detaydır.

Dr. Kolberg’in “Ben bilim adamıyım, rakamlara inanırım. Ben hastaların öldüğü ve kafalarına kurşun yedikten sonra bahçede oturup hamburger yemedikleri bir yer bulmaya gidiyorum.” diyerek “isyan” etmesini, mucizelere muzipçe bir gülümseme olarak sayabiliriz. Ravashi sendromunu, neden Sarah’a iki kurabiye verildiğinin tartışılmasını, Khalid’in bütün hıncıyla kargaları vurmasını ve yine Khalid’in Adam’ın dazlak arkadaşlarına ateş ederken verdiği müthiş tepkilerini ise gülümsemenin diğer adresleri arasına yerleştirebiliriz. Bahse bu dört sahne “İskandinav mizahı nedir?” sorusuna kallavi birer cevaptır.

Âdemin Elmaları, incelikli bir din(ler) eleştirisi olarak da okunabilir. Ama ana hikâyeyi temellendirerek önümüze getirilen “Eyyub Kıssası” imtihan ve sınanmanın erdemi üzerinden sabırla olgunlaşan ruhların Allah’a ulaşacağını söyler bize. Film son derece duru bir biçimde anlatıyor bunu. Adam her şeye rağmen sınavını verip doğru bir yola girerek mükâfatını elmalı pastayla alıyor. İvan ise son ana kadar sabredip beynine yediği kurşunla imtihanını tamamlıyor ve mükâfatı iyilik yolunda yürümek için yeni bir başlangıç hakkı kazanmak oluyor.

Bu iki sabreden derviş hikâyesinde her şey Allah’a ulaşmak için bir yol, vesile ve işaret olabilir. Kötü-iyi, şer-hayır, imtihan-isyan, her şey zıddıyla kaimdir ve şüphesiz Allah; tövbekârların, dervişlerin ve azizlerin olduğu kadar inançsızların, günahkârların ve inanmak ıstırabıyla dolup taşan kalplerin de Allah’ıdır.

Doğru yola ulaşması için insana her zaman bir kapı aralanır. Anahtar bizatihi “insan”dır. Kemalât, sabır, şükür, ahlak ve erdem insanın içinde saklı birer hazinedir. Kalbindeki iyinin, doğrunun, güzelin adresini sana senden daha iyi tarif edecek kimse yoktur. Adam’ın, İvan’la birlikte kilisede kalmayı tercih etmesi ve farklı yüzlerle filmin açılış sahnesine yeniden geri dönülmesi; yani döngünün sürekliliği, “iyi ve kötü” nün sonsuz çatışması, âlemin bitimsiz ritmi ve mutlak galip olarak Tanrı! Film biter ve Adam da nihayetinde o şarkıya eşlik eder.