"Baba beni darbeye götür"

cns
cns

Kars’ta da tank kovalamaktan fırsat bulduğumuz anlarda açık dükkanlara girip televizyondan büyük şehirlerdeki dava arkadaşlarımızın şehadeti haberlerini alıyorduk. Onlar, o şerefini satanlar vurdukça biz daha mı fazla mesafe alıyorduk? Tam olarak öyle oluyordu. Şehitler İstanbul ve Ankara’daki direnişi Allah’a taşıdılar. İnşaallah kabul olur.

Artık şunu biliyoruz. İlk on beş dakika çok kritik. Evden çıktın çıktın. Yoksa haber yumağı ve komplo teorileri arasında kedi gibi dolanır durursun.

Hayattaki en büyük üzüntülerimden biri 12 Eylül’ü sabah kalktığımda haber almış olmaktır. Sanki gece dörtte haber alsaydım ne olacaktı, değil mi? Değil. “Tam dokuz yaşında” olmakla övünen bir çocuk için böyle büyük olaylara uykuda yakalanmak travmatik izler bırakabiliyor.

On yaşında olmakla biraz fazlaca övünen ikinci oğlum Ömer için aynısı olmaz inşallah. Melek “Darbe olmuş, Ankara’yı bombalamışlar,” dediğinden büyük oğlum Hakan’la evi terk edip sokağa çıktığımız an arasında geçen dakikalar ve saniyeler içinde Ömer’i uyandırıp uyandırmamayı da şöyle bir düşündüm aslında.

On yedi yaşındaki adamla yani oğlumla ilk iş vilayete gittik. İyimserliğim biraz törpülendi. Vilayeti askerler sarıyordu. Karşı kaldırımdan yürüyüp geçtik Hakan’la. Askerle göz göze gelmemesinde ısrar ettim.

Merhamet baskın geldi ve Ömer’le Fethullahçı/Amerikancı darbenin ezildiği gecenin sabahının iyimserliğini bölüşmek üzere onu güzel uykusunda bırakıp Hakan’la çıktık. Hakan “Baba planımız ne?” diye sordu. “İki planımız var oğlum dedim. Yürüyebildiğimiz kadar yürümek ve hayatta kalmak.” Bir de ısrarla tembih ettim; askerle karşılaşırsak tek kelime etme, konuşma işini bana bırak.

On yedi yaşındaki bir, ne diyeyim, o soğuk geceden sonra edilecek tek kelime “adam” olabilir ancak; on yedi yaşındaki bir adam canına fazla kıymet vermez. Sevdikleri, inandıkları... bütün değer sistemini bunlar oluşturur. Kendinin farkında değildir. Kendinin yani sevdiklerinin, inandıklarının onunla değer, anlam ve vücut bulduğunun.

Kırk beş yaşındaki babası için durum mükemmel manada karmaşıktır. Melek’i Ömer’le Akif’in başına dikip evde bıraktım.

Aile içi wattsapp grubunu Hakan’la yürüyüşümüz ko- nusunda sakin tutmaya çalıştım. Fayrap’ın wattsapp grubuna da sadece kısa ve Kars’taki durumun iyiye gideceğine dair mesajlar attım. Gece boyu; daha doğrusu bu yazıyı yazdığım 18 Temmuz gecesine kadar memleketle ilgili kaygılarım kendim, ailem ve arkadaşlarım için olan kaygılarımla yarıştığı halde sadece olumlu cümleler kurmaya çalıştım. Kendi kendime şöyle şeyler anlatıyordum baba olmanın kalın sessizliği içinde:

Birinci vazifen Hakan’ı eve sağ salim döndürmek.

İkinci vazifen Melek’in, Ömer ve Akif’in hakkı için mümkünse hayatta kalmak. Değilse onları Allah’a emanet etmek ve ölürken güzel ölmek.

Üçüncü vazifen darbeyi tanımadığını imkan ve kabiliyetin ölçüsünde ortaya koymak.

Dördüncü vazifen sokakta bir tek kişi bile varsa ve bu kişi senin en sevmediğin biri bile olsa onunla omuz omuza vermek. İster Gezici olsun ister Ülkücü, ister liboş isterse CHP’li; hepsi bu gece senin dava arkadaşındır. Bundan başka da dava zaten yoktur, olamaz da.

Beşinci vazifen yapılacak hiçbir şey kalmasa bile gerçeği öğrenmeye devam etmek.

Bundan anlaşılıyor ki ben düz köylü Müslümanım. Ne mücahitlik ne alimlik. Cihadım olsa zoraki olacaktı. Yani sonunda dinimi ve namusumu kaybetmemek için. Beni vursalardı cesaretimden ya da direnişimin şiddetinden olmazdı bu. Gayri meşru emre uymayıp sokağa çıkan sıradan bir sivil olduğum için vurmuş olurlardı. İlmimse açıkça görüldüğü gibi son sırada ve kafası karışık talebelik seviyesinde.

On yedi yaşındaki adamla yani oğlumla ilk iş vilayete gittik. İyimserliğim biraz törpülendi. Vilayeti askerler sarıyordu. Karşı kaldırımdan yürüyüp geçtik Hakan’la. Askerle göz göze gelmemesinde ısrar ettim. Vilayetin kaldırımındaki bankamatiğe koşan insanlar vardı. Onlardan ne kadar utandığımı Allah biliyor. Daha sonra fırın kuyruğunda gördüklerimden de. Yaşadığımız dehşet dolu gece için “tiyatro” diyenlerden de. “Tayyip, başkanlık, sarıklılar” diyerek abuklayanlardan da. “Masum, emir kulu, er” gibi kelimeleri kullananlardan da.

  • Fethiye Camii’nden çarşıya döneceğimiz sırada orayı da asker kapattı ve bir tanesi uzaklaşmamızı söyledi. Ama o kadar ezilerek söyledi ki iyimserliğimi geri kazanmak için bir gayret atıldı içim. Bunlar darbe yapmak arzu ve inancı içindeki askerlerden çok, ne olduğunu bilmedikleri bir emre itaat eden zavallılara benziyordu.

O sırada ağabeyim aradı, gelip sizi alayım dedi. Ben de durumu ve yerimizi tarif ettim. Ağabeyim bizi arabayla gelip aldığında Kazım Karabekir kışlasının tam karşısındaydık.

Nereye gideceğimizin koordinatını ağabeyim getirdi. Emniyet Müdürlüğü’nü müdafaa etmeye gidiyorduk. Rüyamda görsem inanmazdım gün gelecek Emniyet’i müdafaa edeceğim. On altı yaşımdan beri beni sayısız kere taciz eden, yıllarca takip eden, nihayet derdest eden Emniyet’i. Allah’ın yarattığı kaza ve kader işte. Memleketin namusu için polisi askere karşı savunmada tuhaf ve kekre bir tat var ama olsun. Memleket sağ salim olsun da ne gerekiyorsa yapar insan dediğin.

Askerin kapatmadığı sokaklardan geçerek sonunda arabayı bir yere park edip Emniyet’in önüne gittik. Ki Emniyet Müdürlüğü’ne çıkan beş sokağın da tanklarla kapatıldığını gördük. Tanklar toplarını Emniyet’e doğrultmuş ve yirmi otuz kişilik sivil grubu aşmaya çalışıyordu. Polisler silahlı ve direnme emri almış olarak duruyorlardı ama tedirginlikleri her hallerinden belli oluyordu. Sert bir müdahale karşısında çözülmeyebilecek bir durumları mevzubahis gibi. İçerden gerçek asker, dışarıdan halk darbeyi muhasara ettiği için Emniyet bir yol bulabildi. Harbe doğrudan iştirak eden birimler müstesna. On beş dakika içinde Emniyet önündeki sivil topluluğu bir insan seline dönüştü ve ağabeyimle durumun vahameti hakkında eldeki bilgileri değerlendirirken bir baktım Hakan yok. Yüreğim güp etti. Ve sağa sola koşmaya başladım.

Canımı bir tankın topunun ucunda gördüm. Yan sokaktan Emniyet’e doğru ilerlemeye çalışan bir tankı durdurmaya gayret ediyorlardı. Ülkücü, Kadiri, Nakşi, AK Partili, Saadet Partili orta yaşlı ve genç insanlar askerleri kışlaya dönmeye ikna etmeye çalışırken Hakan’ın tek yaptığı tankın burnunun ucunda durmaktı. O an hissettiklerimi tarif etmek mümkün mü?

Mutlulukla kaygı karmaşası içindeydim. Göstermelik olarak Hakan’ı kolundan tutup toplulukla beraber hareket etmesini tembihlerken aslında oğlumla iftihar etmedim diyemem. O zaman içimdeki devrimcinin sönmüş ateşi şöyle bir cız etti yeniden. Tanka yapıştık. Tankın mazotu bulaştı elime, hala elim mazot kokuyor sanıyorum. İstanbul ve Ankara’da akan kanın yanında benzin kokusu küçük Kars’ta nasibimize düşen kısmıydı işin. O mazotun parasını bu halk verdi ve o dökülen kan da bu halkın kanı. İnsan elbette buna neden olan kafirleri, münafıkları boğmak arzuluyor. O gün sokağa çıkanlardan bunu yapmakta tereddüt edecek pek az insan vardır. Hele Mustafa Nezihi Pesen’le telefon konuşmamız esna- sında duyduğum kıyıcı kurşun sesleri. “Bizi öldürüyor baba bunlar,” dedi Pesen. Çok Müslümanı öldürdüler de.

Sarıklılar üsteğmene anayasa dersi veriyordu; ben de “Ağabey ben ne yapayım emir böyle,” diyen askere “Emir senin kafanda ve kalbinde,” dedim.

“Benim anam babam da dışarıda şu an,” dedi. Kulakları telsizdeydi. Her hareketlerini sensörlü kamera gibi izliyorduk biz de. Korku yok muydu? Korkunun daniskası vardı. Cesaret ve zorunluluk korkuyu her defasında bir kere daha yeniyordu ama. Halk polise cesaret verdi, polis halka cesaret verdi ve dakikalar ilerledikçe gerçek askerin sahte askere galip geleceği anlaşıldı. Bazı subaylar su koyverip “Hepimiz aynı taraftayız,” demeye başladılar. Vur emri aldılar mı, alsalar ne yaparlardı; onlarla Allah arasında. Bizse şehri teslim etmeyeceğimizi 3.20 sularında fark etmiş bulunuyorduk. Kalabalık daha da artıyordu. Barikat için Karayolları ve DSİ iş makinalarını gönderdiğinde devletin rengi belli oluyor gibiydi. Ama darbeciler saldırmaya devam ediyordu.

Tanka yapıştık. Tankın mazotu bulaştı elime, hala elim mazot kokuyor sanıyorum.
Tanka yapıştık. Tankın mazotu bulaştı elime, hala elim mazot kokuyor sanıyorum.

Kars’ta da tank kovalamaktan fırsat bulduğumuz anlarda açık dükkanlara girip televizyondan büyük şehirlerdeki dava arkadaşlarımızın şehadeti haberlerini alıyorduk. Onlar, o şerefini satanlar vurdukça biz daha mı fazla mesafe alıyorduk? Tam olarak öyle oluyordu. Şehitler İstanbul ve Ankara’daki direnişi Allah’a taşıdılar. İnşaallah kabul olur.

Sabah eve döndüğümüzde iyimserliğim üzüntüye yenilmemek için çırpınıyordu adeta. Evden çıkmadan Melek’e söylediğim şeyi düşünmeye başladım evin antresinde güneşe kavuşurken:

  • Bu gece devlet var mı yok mu, onu anlayacağız hep beraber, dedim Melek’e. Dokuz yaşımdan beri geçen otuz altı sene boyunca merak ettiğim bir şeydir. Var mıydı?

Bence var. Çünkü tam on yaşında olmakla biraz fazla iftihar eden ikinci oğlum Ömer, tatlı uykusundan uyanıp darbe olduğunu öğrenince baba beni niye darbeye kaldırmadın diye sordu. Geçtiğimiz mübarek Ramazan ayı boyunca ilk tam orucunu tutan ve her gece sahura kaldırdığım oğlum Ömer. Gün boyu “Baba beni darbeye götür,” diyen ve sonunda ikinci gece babası, amcası, ağabeyi ve halasının oğluyla Kars Emniyet Müdürlüğü’nün önünde nöbet tutan Ömer.

Hakan, Ömer, Akif. Üç oğlumun sırayla adları. Üçü de benim için memleket kadar aziz. Memleket zaten onlar hayatı Müslüman olarak idrak etsinler diye aziz. Bunun için köpeklerin gecesini her defasında çocukların sabahına çevirmemiz gerekiyor. Evlenmemiş, çocuğu da olmamış bir itin peşine takılıp cehenneme tankla uçakla helikopterle giden kuduz köpeklerin çocuklarımızın rüyalarını zehirlememesi için gösterdiğimiz gayreti elden bırakmamamız, sokağı tutmamız gerekiyor.

Yaralar sıcak. Ne olduğunu ve ne olacağını şu an tam olarak bilmiyoruz. Bazı şeyleri belki çok uzun zaman sonra öğreneceğiz. Biz veya çocuklarımız. Ama burada olsun istiyorum bu. Biz olarak olsun. Allah’ın göğü altında, Allah’ın toprağı üstünde, Müslümanların yurdunda. Allahuekber. La ilahe illallah.