Büyük öteki: Aşık terbiyesicisi

kuş
kuş

Karşımda oturan bir teyze anne merhametiyle, “İyi misin evladım” diye sordu. Sesi yankılanıp kulağımda patladı. “Hayır” dedim, “İyi değilim.” Teyze hiçbir şey yapmadı, sormak için sormuştu ve hangisi olduğunu bilmediğim bir durakta indi. Yenileri bindi. Yine inip yine bindiler.

Salondaki kanepeye oturmuş, huzur içerisinde kapının menteşesine yakın bir noktadan duvara ağ örmeye çalışan örümceği seyrediyordum.

Dışarıda hava güzeldi ama demirden bir örs gibi içime oturan o tuhaf ağırlık yüzünden kalkamadım. Bir süre sonra, hiçbir nedeni yokken içimde bir şey cız etti. Evet, sesi kulaklarımla duydum.

Bir öküz gibi böğürme hissi, kusmak sırasında olduğu gibi öğürtü şeklinde gelip gitmeye başladı.

Kendimi bir şekilde dışarı atmasam apartmanı ayağa kaldıracak kadar güçlü böğürebilirdim. Yapmadım. Tuttum kendimi. Böğürmek diyorum çünkü içimden fırlayıp çıkacak sesin bir öküz böğürmesinden farksız olacağına eminim. Acıyı iliklerime kadar duyuyor ve buna, nedenini bilmediğim bir şekilde seviniyordum: Issız ve uçsuz bir çölde aylarca yürüyen, sıcaktan kavrulmuş, susuzluktan tükenmek üzereyken aniden iri taneli yağmurun yağmasıyla sevinçten çıldıran ve kızgın kumların üzerinde kendi kaybederek dans etmeye başlayan bir bedevi gibi...

“Doğum sancısına benziyor olmalı” dedim kendi kendime, mutlulukla dolu bir acıydı çünkü. Terk edilişimin üzerinden geçen üç ay boyunca hiç bu denli ağır bir sızı duyumsadığımı hatırlamıyorum.

Bir şeyler oluyordu.

Sonra beni terk eden kızın yüzü gözümün önüne geldi. Hiçbir neden, etrafta tetikleyecek hiçbir obje yokken hem de. Gözümün önüne gelen görüntünün netliği tüylerimi ayağa kaldırdı.

“Doğum sancısına benziyor olmalı” dedim kendi kendime, mutlulukla dolu bir acıydı çünkü. Terk edilişimin üzerinden geçen üç ay boyunca hiç bu denli ağır bir sızı duyumsadığımı hatırlamıyorum. Böylelikle hayat içerisinde her şeyi mantıkla açıklamanın yeterli olmadığıyla acı bir şekilde yüzleştim.

Ancak ne var ki bir süredir bastırıp durduğum ayrılık acısının bu akşam üzeri aniden ortaya çıkmasını hiçbir şeyle açıklayamıyordum. Bana ne oluyordu?

Alacakaranlık çöktüğünde Osmanbey metrosuna ulaştım. Yürüyen merdivenleri yürüyerek, daha hızlı indim. Ayaklarım kontrolümün dışındaydı. Ellerim de titriyordu. Nefes alışverişimde bir tuhaflık vardı. Terlemiştim. Metro gelince güç bela binip kapının dibindeki oturağa sindim. Bir filmden hatırladığım metro sahnesi beynimde dönüp duruyor, filmde olduğu gibi kocaman kara bir karınca bana doğru yaklaşıyordu. Zıngır zıngır titriyordum.

Böğürme hissi yeniden geldi. Yine içimde tuttum.

Karşımda oturan bir teyze anne merhametiyle, “İyi misin evladım” diye sordu. Sesi yankılanıp kulağımda patladı.

“Hayır” dedim, “İyi değilim.”

Teyze hiçbir şey yapmadı, sormak için sormuştu ve hangisi olduğunu bilmediğim bir durakta indi. Yenileri bindi. Yine inip yine bindiler. Gözlerim acımaya başladı. Çaresizliğin doruklarında dolaşıyordum. Sol yanımda bir yerler sızlıyordu ve kolum uyuşmuştu. Metro mu gidiyordu, ben mi süzülüyordum yoksa yok olmanın eşiğinde miydim? Sanki her şey havada asılı duruyordu, zaman donmuş ve önemini yitirmişti. Yaşamak veya ölmek bu noktadan sonra bir anlam ifade etmiyordu.

Bir filmden hatırladığım metro sahnesi beynimde dönüp duruyor...
Bir filmden hatırladığım metro sahnesi beynimde dönüp duruyor...

Kimsenin bana yardım edemeyeceğini, hatta bu noktadan sonra onun bile bir yardımının dokunmayacağını biliyordum. Bu duygular onu da beni de aşmıştı, başka bir boyutta, başka bir anlamdaydı. Bu yükselen anlam yoğunluğunu kavrayabilecek bir seviyede değildim ama farkındaydım.

Her şey farkında olmakla başlamıyor muydu zaten?

  • Kendime geldiğimde, metro son durakta yeniden insanlarla dolmuş ve hareket etmek üzereydi. Hızlı bir hareketle kapı kapanmadan kendimi dışarı attım. Duvarlara çarpa çarpa ilerledim ve yine yürüyen merdivenleri yürüyerek çıktım.

Hava artık tamamen kararmıştı. Terden sırılsıklamdım. Ayaklarım beni ona götürüyordu ama bunu yapmak istemiyordum. Ne diyecektim? ‘Her şeyi berbat ettikten sonra sana aşık olduğumu fark ettim’ mi? Bilinçsizce yürüdüm ve evinin karşısındaki banka oturdum. Her zaman birlikte oturduğumuz banktı.

Tam anlamıyla kontrolden çıkmadığımı, hala sağlıklı düşünebildiğimi, evinin kapısını çalmadığım için bilincimin yerinde olduğunu düşünüyordum ki cep telefonumu elimde buldum. Adeta her şeyin ilkiydi yaşadıklarım. Kontrolümü iyiden iyiye kaybetmek üzereydim. Beynimde, telefonun arama tuşuna gidip gelen baş parmağım üzerine büyük bir çatışma yaşanıyordu. Bir yanım şiddetle parmağımın tuşun üzerine inmesini isterken, diğer yanım bunu “yapmamam” gerektiğini söylüyordu. Tam o sırada siyahlar içerisinde bir adam başımda belirdi ve dikkatimi dağıttı.

Kafamı kaldırıp sokak lambasının aydınlığında başımda bekleyen tuhaf adamı inceledim. Adam kusursuz denecek kadar iyi giyimliydi, takım elbisesi bedenine tam oturmuştu. Böylesi bir karizmayı daha önce görmemiştim. Şefkatli bir yüzü olmasına rağmen yanaklarının keskin hatları ona ciddiyet katıyordu. Saçları geriye doğru özenle taranmış, yüzü traşlıydı. Kırklarının sonlarına gelmiş bir İstanbul beyefendisi olmalıydı.

Biraz daha yaklaşıp gayet normal bir şeymiş gibi telefonu elimden aldı. Elinde döndürdükten sonra bankın boş yanına bıraktı. Önce kızın evine doğru sonra da bana baktı ve kibirli bir ses tonuyla her şeyi biliyormuşçasına konuştu:

“Anlamıyor musun bu kız seni sokaklara düşürecek.”

“Anlamıyordum.” dedim, çünkü anlayamıyordum.

“Kendine gel!” diye uyardı ve çevik bir hareketle bir tokat attı.

Adam beyefendi filan değildi ancak tepki verebilecek durumda da değildim. Şaşkınlıkla elimi kızaran sol yanağımın üzerine koydum.

Hava artık tamamen kararmıştı. Terden sırılsıklamdım. Ayaklarım beni ona götürüyordu ama bunu yapmak istemiyordum.
Hava artık tamamen kararmıştı. Terden sırılsıklamdım. Ayaklarım beni ona götürüyordu ama bunu yapmak istemiyordum.

“Anlamıyor musun?” diye yeniledi, “Böyle giderse, kısır gününde toplanan teyzeler ikindi çaylarını senin dedikodunla içecekler! ‘Bir kız uğruna sokaklara düştü. Civan gibi delikanlıydı, gençliğini heba etti.’ diyecekler.”

Adamın ayakkabıları dikkatimi çekti, timsah derisindendi. Ayakkabılarına baktığımı görünce, “Bir erkeğin ateşli olup olmadığı ancak ayakkabılarından anlaşılır. Bunu bütün kadınlar bilir.” dedi, kendinden emin bir şekilde . Yine kendine has bir hareketle ceketinin iç cebinden sigara paketi çıkarttı, artistik bir hareketle zippo çakmağını çakıp, sigarayı yaktı.

  • Gözlerim gittikçe ağırlaşıyordu. Soru sormaya mecalim kalmamıştı. “Gençlik acıdan başka bir şey değil.” diyebildim sadece.


Susuyordum çünkü ayakkabılarım berbattı. Adamın kim olduğunu hiç merak etmedim, sanki yıllardır tanıyordum ve nedense halime acıyıp yardım etmeye çalışan iyi kalpli bir semt insanı olduğundan kuşku duymuyordum. Belki de bizi daha önce bir arada görmüştü, yani hikayeyi tahmin edebiliyordu.

“Seni anlıyorum. Hem de çok. Hatta öyle ki benden başkası anlayamaz.” dedi ve ekledi:

“Ben kara sevda ve sürdürülebilir acı üzerine yıllarımı verdim. Kendimle hesaplaştım. Acının kontrolünü elime almayı başardım. Bu yüzden güçlüyüm, sense zayıf ve korkak.”

“Ben korkak değilim” dedim derbeder görünen bedenimi dik tutmaya çalışarak. Beni hiç dinlemiş gibi görünmüyordu.

“Acı çekmeye alışırsan aptal bir romantiğe dönüşürsün, oysa senin yüzünde müthiş bir katı gerçekçilik görüyorum.”

“Ne yapmam gerekiyor peki?”

“Acının kontrolünü eline geçir ve sana itaat edene kadar kırbaçla onu!”

Hayatta önemsediği hiçbir şey yokmuş gibi tavır takınıyor ama birden ciddileşiyordu. Yine beklemediğim bir hareketle elimi ellerine alıp incelemeye koyuldu. Parmaklarımı sıktı, bileklerimi yokladı.

“Sende sanatçı elleri var. Kadınsı ama kıllı. Hemen tanırım. Muhteşem.”

Söylediklerini ciddiye alarak, “Benim ellerim hiçbir şeye yaramaz.” dedim, “Ne bir müzik aleti çalmayı bilirim ne de resim yapmaktan anlarım.”

“Yazmıyor musun peki?”

“Yazıyorum.”

“Sanatçı, yapmakta olduğu şeyin farkında değildir. Bu böyledir. Senin şuanda içinde olduğun durum bu. Bu sızlanmaların bir kız için değil. Benliğinde yanıp tutuşan oluşlar dışarı vuruyor ve sen bunu heba etmek üzesin. “

“Söylediklerinden hiçbir şey anlamıyorum.”

“Sanat neden doğar biliyor musun? İnsanların bizde oluşturduğu hayal kırıklıklarından doğar. Kendi kendine karşı küçülmek istemiyorsan başar bunu! Sakın korkma ve yaratıcı cesaretin bu kadar ucuz olduğu bir toplumda yaşadığını unutma! İnsanlar duygularını kızıştırmaktan korkuyorlar. Duygusal kifayetsizlik her yerde. Sen duygunu kızıştırdın. Bilinçli olmadığını sanıyorsan yanılıyorsun! Her şeyi kendi ellerinle yaptın, bunu acıyı sen inşa ettin. Kızın gitmesi tetikleyici oldu sadece. Unut gitsin onu. Elinde büyük bir sermaye var artık. Ah şu gençlik, ne güzel şey!!!”

Gözlerim gittikçe ağırlaşıyordu. Soru sormaya mecalim kalmamıştı. “Gençlik acıdan başka bir şey değil.” diyebildim sadece.

Sokak lambasının belli belirsiz aydınlattığı yüzü gözlerimde silinirken bir taraftan sigarasından çekiyor bir taraftan da konuşuyordu:

“Gençlik, ateşin en harlı olduğu dönemdir. Kor haline gelmeden önce ateşi kalın odunlarla otlaman gerekir. Bazen odun o kadar kalındır ki zor yanar dostum ama bir tutuştu mu sönmek nedir bilmez. En keyifl i yanı da budur işte.”

Bu sıcak yaz gününde, -başıma her ne geldiyse korkunçluğun zirvesindeydim ve ölmek isteğiyle doluydum.

Acı bacaklarımdan omuzlarıma doğru yürüyordu. Göz kapaklarım istemsiz bir şekilde kapanırken adını bile sormayı akıl edemedim adamın, “Ben senin benliğinim, unutma söylediklerimi, gerekirse yine gelirim.” dediğini duydum.

Belki beni uyandıran güneşin yakıcı ışınlarıydı, belki de karşı binada halı çırpan kadının çıkardığı gürültü... Uyandığımda bütün kemiklerim ağrıyordu ve boynum tutulmuştu. Banktan kalktım, yola doğru yürüdüm. Karşı kaldırımdan aşağıya doğru yürüyen, çiçekli elbise giyinmiş kız dikkatimi çekti.

Tanıdım, oydu. Basit tesadüfl erle kurgulanan bir fi lm sahnesinde oyuncuydum sanki. Tatlı bir hüzün hissettim. Saçları hala ısrarımla boyadığı gibi kızıl renkteydi. Geriye döndüm, saçım başım darmadağın, yokluğun derinliklerine doğru savruldum.