Cennete çatı katı

Sezai Karakoç
Sezai Karakoç

O akşam bulvardaki yıllanmış kahvenin kaldırıma konmuş masalarından birine oturup yağmuru dinledim. Yağmuru dinler gibi yapmaya başladım sonra. Çok uzaklarda kalmış bir ikindinin beni üşütmesine dalmışım.

Uçurtmamı rüzgâr yırttı dostlarım!

Gelin duvağından kopan bir rüzgâr

Bu rüzgâr yüzünden bulutlar yarım

Bu rüzgâr yüzünden bana olanlar

O ceviz dalları o asma o dut

Gül gül mektup mektup büyüyen umut

Yangından yangına arda kalmış tut

Muhabbet sürermiş bir rüzgâr kadar

Sezai Karakoç

Çocuk, bahçe kapısını açıp sokağa karıştı. Pembe gocuğunda soğuktan kalan son iz kayboldu gözlerimden. Kahvenin kapısının önünde onu izledim gözlerim tükenene dek. Sağımda iki adam ve harcıâlem konuşmalar. Zamanın baskısı ve diğerleri. Çocuk, mutluluğa dair bir haber gibi dokunmuştu bakışlarıma. Bu sokakları eskiten ne varsa yerli yerindeydi üstelik. Bakkalın dolabında sıcak ekmeklerin hatırlattığı mutlu kahvaltılar bile yorgunluktan sonra eskiyordu.

Bu sokakları eskiten ne varsa yerli yerindeydi üstelik. Bakkalın dolabında sıcak ekmeklerin hatırlattığı mutlu kahvaltılar bile yorgunluktan sonra eskiyordu.


Ağacın yapraklarına yuva kuran serinlik, demli bir çay eşliğinde okunan gazetelerdeki kâğıt kokusu, her sabah başlayan “yaşamak” fikri, ayaklarımı telaşlandıran dost sohbetleri, birkaç tebessüme yetişmeye çalışan yüzüm, pencerelerde okuduğum geçmiş zaman, şiirin hayatından kalanlar, her nefeste şehri gözümden düşüren yılgınlık, tek başına dinlenen yağmurun verdikleri, aramızda dolaşan “sefalet” kelimesi, yanlış kurulmuş bir ciddiyetin katlettiği incelik, “Anneni ara ve ağla.” diyen ses, bin yıldır yaşıyormuşçasına soluk soluğa kalmış bir kalp, kanayan şarkılar ve bütün doğrular eskiyordu.

“Uçurtmamı rüzgâr yırttı dostlarım!”

Henüz 18 yaşında yazdığı bu şiirde üstad, öyle bir ses yakalamış ki belki o sesten sonra büyük şair olmaya adım attı. Ya da o zaten doğuştan şairdi, okuyucu fark etti büyüklüğünü. Derin bir ömrün sonuna eklenen bir ses gibi yorgun başlayan bu güzel şiir, yanık ve teslimiyet yüklü bir bilgelikle de biter.

Apartmanın bahçesindeki betonun elverdiği ölçüde göze görünen yeşilliklere baktım. Beyaz perdelerin ardındaki hayata. Bulvara doğru yürüsem eski yürüyüşlerimden kalan tortu karşılayacaktı beni. Kendimde sıkışıp kaldım. Kulağımda birikti durdu bahçe kapısının demir sesi. Sesti ve canlılıktan, yenilenen sabahtan, çocuğun acelesinden bir şeyler vardı seste. Sessizliğimin tam ortasına çöreklenmişti. Sesi hayalimde tekrar tekrar dinledim.

“Yangından yangına arda kalmış tut”

Hüznün ve mutsuzluğun, umutsuzluğun mantığı şunu emreder: Neden üzülüyorsun? Üzüntü bir sonraki üzüntünün temelini oluşturacak ve bu sana hiçlikten başka ne verecek? Öyleyse tekrar aşındır kendini. Tekrar sürtün hayatın damarlarına, ateşler saçan, sürtündükçe korkunç sesler çıkaran bir makine gibi. Aşındıkça yok olacaksın, ama hüznün içinde yığılıp kalmaktan iyi değil midir bu?

Hüznün ve mutsuzluğun, umutsuzluğun mantığı şunu emreder: Neden üzülüyorsun?


O akşam bulvardaki yıllanmış kahvenin kaldırıma konmuş masalarından birinde oturup yağmuru dinledim. Yağmuru dinler gibi yapmaya başladım sonra. Çok uzaklarda kalmış bir ikindinin beni üşütmesine dalmışım.

O akşam bulvardaki yıllanmış kahvenin kaldırıma konmuş masalarından birinde oturup yağmuru dinledim.
O akşam bulvardaki yıllanmış kahvenin kaldırıma konmuş masalarından birinde oturup yağmuru dinledim.

Kullanılma kılavuzu

Adını, öldüğün bir hayata verdiler. Şairin uykusunda unutulmuş bir adama… Var olmanın saldırısına uğramış yeryüzüne, dumanlara, mahallenin en çirkin kızlarına, otel defterlerine, denize bakan sokaklara, taşra renkli akşamlara…

  • Sevmekten ve sevilmekten aşınmış yüzlere siyah beyaz bakışlar döşendiler. Senin çarşıların, dediler haramilere uykular satsın. Sen toprak kusan ağızlara ve et parçalayan kemiklere tekinlik olarak sunuldun şiirin atlaslarında. Sen sustuğunda, intihar edersem utanırım diye haykırdı cehennemdeki koro…

Ölümlerimizin bir yerinde dişimizde biriken kan senin şiirinden olsa gerek dedik. Geceleri aynalara gittik. Gündüzümüz hiç olmadı. Kafka’nın şiirdeki acı tebessümü ve nefes alınınca içilen içkiler. İçkiler ansızın terk edilen çocukluk; içkiler, zamanın esaretinde gölgesi uzayan acılar; içkiler, reddedilen hayata yazılan şiirler…

Uzun sürmüş bir şiirin en karanlık dizesinde uyandın ve bize baktın. Baktın, ölüm ilanına benzeyen yüzlerimize. Ve nasıl susulması lazımsa öyle sustun, dibini bulduğun yazlar gibi…

Radyolardan, duvar kâğıtlarından, çekmecelerden, telefonlardan, Pazar ikindilerinin yapışkan yağmurundan, “seni seviyorum” süsü verilmiş yaralardan, “paslanmış bir durmak”ta yeni yaratılmış bir otobüs beklemelerden, siyah beyaz çiçeklerden, kadınların kestiği tüylerden, koyu bir dalgınlık hâlinde yaşamalardan, somutlaştır bu sancıyı yoksa seni rehin alacak bu eşyalardan, gökyüzünden düşen gemi ölülerinden sustun sustun sustun…

Herkese, kendine göre akşamdı ya, işte öyle sustun.

Ve gittikçe soğuyan bir ceset gibi parmaklarımızın ucundan sarkan şiirin, yer ve gök arasında durmadan kendinden soyunuşunu ve düşüşünü tekrarlıyor.

  • “Şiirler yazdım, kitaplar okudum
  • Elime bir bardak aldım onu yeniden oydum
  • Derinlerde kaldım böyle bir zaman
  • Kim bulmuş ki yerini, kim ne anlamış sanki mutluluktan
  • Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşam sefaları
  • Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum”
  • Edip Cansever
“Varlığını bilinmezlik toprağına göm. Çünkü gömülmeyen şey bitmez. Bitse de netice itibariyle tam olmaz.”
“Varlığını bilinmezlik toprağına göm. Çünkü gömülmeyen şey bitmez. Bitse de netice itibariyle tam olmaz.”

Kontrol kulesi

“Varlığını bilinmezlik toprağına göm. Çünkü gömülmeyen şey bitmez. Bitse de netice itibariyle tam olmaz.”

Ben giderdim. Kapının eve bakan kısmının sarı aydınlığında kalırdı. İyi haberlerle döneceksin dediğinde o iyi haberlere erkenden ulaşmışım denli sevinirdim.

“Yaptığın ibadet ve taat seni sevindirmesin. Fakat o ibadetle, Allah’ın sende açığa çıkan ihsanı sebebiyle sevinebilirsin.”

Köpek öldü. Önce sert bir çarpma sesi. Biz otomobile çarpışını göremedik. Dönüp baktığımızda cansız cesedi ve pelteleşmiş kanıyla yolda yatıyordu. Tutup yol kenarına kaldırdım. Çok üzüldüm.

“De ki Allah’ın ihsan ve rahmetiyle, ancak bununla ferahlayıp sevinsinler. Bu, onların toplamakta olduklarından daha hayırlıdır..” Yunus suresi, 10/58.

Sabahlar. Denizin kokusu bir yana, sabahı dolduran başka bir umudun da kokusu olurdu. Karanlıkta çınlayan zavallı ayak seslerimden sonra ve onun doğurduğu… Biz hayata ait değildik. Bunu bilirdik. Böyle yaşadık.

“Ümitli olduğun her şeyin kölesi, ümit kestiğin her şeyden azade ve hürsün.”

Tepenin tepesine yakın bir kuytuda o ev… Oraya kurulmuş hayal misali… Bendeki eksikliğe yapılmış bir anıt mezar sanki. Gecelerin açtığı uçurumlara uygun değil.

“Senin ondan istediğin şeylerin en hayırlısı, onun senden istediğidir.”

Edip Cansever
Edip Cansever

Ben oraya, kalplerin tutulduğu bir ikindi için giderdim.

“Halkın sana bir şey vermemesi aslında mahrumiyet, Allah’ın vermemesi ise bir nevi ihsan ve ikramdır.”

İkindinin cumartesi ışığı odaya inerken, bir kızın kitaplarını karıştırıyorum. Bazı kitapları benim de sevdiğim, okuduğum kitaplar… Doğrusu bunu yaparken, ona dokunuyormuşum gibi de mahcubum.

“Melal içindesin, yoksul olduğunu düşünüyorsun. Ne ki senden alınmıştır, o senin hayrınadır. İçindeki yoksulluğu hissediyor musun? İşte senin için en hayırlı vakit. Unutma! İhtiyaç mütemadidir.”

Yazdığım her yazı, kurduğum her cümle beni ondan uzaklaştırıyor. Dünyanın yuvarlak oluşuna bakılırsa tersi de doğru.

“Eşyadan eşyaya seyahat edip durma. Kendine uzaktan bakmayı öğren. Bir dolap beygirine benziyorsun. Öyle ahmak ve öyle hüzün verici…”

Suyun taşa sertçe inmesiyle su köpükler gibi beyazlaşıyor…

Not: Alıntılar İbn Ataullah İskenderi'nin Hikem-i Ataiyyesi'nden…