Saatler

Saatler
Saatler

Dedemde bizi korkutan neydi diye düşündüğümde bunun gerçek bir korkudan ziyade dedemin dünyasını bozmama, onun bize büyük olduğunu hatırlatmasına izin verme ve her şeyi idare ettiğini sanmasına göz yumma olduğunu anlıyorum.

Dedem ömrü boyunca bir fıkıh kitabına sadık kaldı. Bizlere hep o kitaptan okur ve mesela namazı nasıl kılmamız gerektiğini uygulamalı olarak gösterirdi. Ayaktayken ayaklarımızın arasındaki mesafe bile çok önemliydi. Dua ederken ellerimizi nasıl açmamız gerektiği bile namazın kabul şartlarındandı. Çabuk öfkelenir, anlattıklarını bizde de görmek ister ve hepimizin namazı nasıl kıldığına tek tek bakardı.

Dedem çocukluğumun sonundaki bir resme dönüştü ölünce.

Bütün torunlarına sirayet eden bu pratikler başta zevkli görünür sonra eziyete dönüşürdü. Ama hepimizde dedeme yaranma isteği de olmuyor değildi. Onu mutlu ettiğimiz için biz de mutlu olurduk. O da görevini yapmış bir insanın huzuru içinde “İslam’ın diğer meseleleri”ne vakit ayırırdı: Mesela çikolata ve bisküvi ambalajlarından çoğu Osmanlıca olan kitaplarını kaplamak, Diyanet takviminde gördüğü kendince yanlışları düzeltsinler diye Diyanet’e mektup yazmak, solmuş beyaz defterlere dualar yazmak, hastalanıp dedemden medet uman köyün yaşlı kadınlarına muskalar yazmak, kavanozdaki suları okumak, ezan dinlerken gerçekten de berbat okuyan imamı eleştirip hakkında ıslah edici dualar etmek… Ebem bozulmuş bir yemeği çöpe dökmeye çalışıyorsa onu uyarıp israf üzerine hadisler okumak hatta bunları gelinlerine daha bir şevkle tekrarlamak, namaz vakti geldiğinde abdest alırken bizi izleyip tastaki suyu ölçülü kullanmamız gerektiğini onuncu kere hatırlatmak… Aslında bunlardan çoğu zaman rahatsız olmazdık. Ama ebemin azarlarcasına söylemesi bizi kızdırırdı. Belki ebem de dedeme çaresiz şirin görünme telaşıyla yapardı bunu. Ama onun otoritesi dedem kadar olmadığından ona cevap verirdik.

Dedemde bizi korkutan neydi diye düşündüğümde bunun gerçek bir korkudan ziyade dedemin dünyasını bozmama, onun bize büyük olduğunu hatırlatmasına izin verme ve her şeyi idare ettiğini sanmasına göz yumma olduğunu anlıyorum. Çünkü dedemin üzerimizdeki otoritesi aslında hiç sarsılmayabilirdi. Ama ne zaman ki biz küçükler annemin veya dayılarımın gizli gizli dedemi eleştirdiğini duyduk o andan sonra dedem bizde hükmünü biraz yitirdi. Bütün nasihatlerini yaşlı adam huysuzlanmasın idare edelim havasında dinledik. Biz de biliyorduk belki dedem de biliyordu. Eğer bize dini bir üslup içinde kendini hatırlatmazsa evin bir köşesinde eli öpüldükten sonra seyirlik bir nesneye dönüşebilirdi. O böyle olmayı asla kendine yediremezdi ve biz de aslında böyle olmasını istemezdik. Yoksa çocukluğumuzun bir yanı eksik kalırdı.

Köye gittiğimizde daha eve girmeden o evin kokusunu duymaya başlardım. Temiz ve eski çocukluğun ta kendisi olan bir kokuydu. Birazı minderlerden, kilimlerden, birazı yıllanmış sabunlardan, “kesik” dediğimiz bahçedeki elma ağaçlarından, topraktan, taşlardan, farelerin kemire kemire bitiremediği raflardaki dedemin eski kitaplarından, elbiselerden, tozdan yükselirdi o koku ve hâlâ burnumun ucunda bekliyor sanki… Bütün bu karışım ve evi andıran özel kutusunda duvarda asılı duran Serkisof saatin zamanı yumuşatan ve çocuk kalplerimizi başka bir âleme yollayan tik-takları evin ve odaların gerçek ruhuydu ve dedemgili ele geçirmişti. Biz kısa süreliğine o kokuya misafir olurduk. Çok severdim o kokuyu. Nerden yükseldiğini anlayamazdım. Uyumaya çalışırken kokladığım yastıklar kokunun sırrını biraz açardı. Sofradaki yemekler buram buram açık ederdi kokuyu… Tahta kapılardan, dedemin sarığından, “hayat” dediğimiz sofadan, mutfaktan, kapının yanındaki su dolu küpten, ocaktaki alevden, annemin çocukluğundan yükselirdi koku…

Annem, dedemgildeyken bana hiç kızmazdı. Aslında yaramaz bir çocuktum ve her gün azar işitirdim ondan. Ama dedemgildeyken hep övülecek taraflarımı anlatır, yaramazlıklarımı bile küçük seslerle geçiştirirdi. O zaman annem gözümde büyürdü ve onu daha çok severdim. Belki de korku ve annelik hissini hiç katmadan, onu, o evin içinde gerçek varlığıyla görür ve öyle severdim. Annem hep düşünceli bir güzellik içinde görünürdü gözüme dedemin yanındayken. Ben de onun oğlu olmaktan mutlu olur ve annemin gözüne girme telaşına kapılırdım. Sadece namaz vakitlerinde çok sıkılırdım. O zaman annem de dedem gibi davranır ve abdestimi almam gerektiğini söylerdi. Dedem uzun sureler okurdu namazda. Namazdan kaçamazdım çünkü nasıl olsa dönüp dolaşıp hesabını verecektim kaçışımın…

Sofrada her yemek gözüme güzel görünürdü. Güzel ve bereketli belki… Ayrı bir tadı olurdu o yemeklerin. O zaman annem, “hep bir olunca yeniyor”, derdi. Ama dedemin gergin havası sofraya da çökerdi. Dayılarıma hâlâ nasihat etme derdinde olurdu ve onlar da mümkün olduğunca sineye çekerlerdi bunları. Ebem aslında dayılarımın tarafındaydı hep. Ama bazen o da dedemin anlattıklarının etkisinde kalıp, ayet ve hadis geçtiyse konuşmada, şevke gelir ve birden rolünü unutup dedemin sözlerini alttan alta desteklemeye başlayınca dayılarımın ve bizim yüzümüzde komik bir şaşkınlık belirirdi. Dedeme bir şey diyemeyen dayılarım ve teyzem kısık seslerle ebemi uyarırlardı yangına körükle gitmesin diye. Ebem birden hangi tarafta olduğunu hatırlar, meseleyi yeni anlamış gibi yapıp kurnaz bir “heeee” çıkarırdı dilinden… Aslında ebem ne tarafta olduğunu dedem yaşarken pek anlamadı.

Dedemin koyu mavi eski bir cübbesi vardı. Çocukluğumun unutulmazlarındandır o cübbe… Hiç değişmedi, sarık da aynı kaldı. Ama son zamanlarda krem rengi bir cübbe giydi, son birkaç yıl ama… Sembol olamadan o hırka, dedem çocukluğumun sonundaki bir resme dönüştü ölünce…

Onu en son ölümünden 8 ay önce Ankara’da dayımın evinde gördüm. Aynıydı. Namazlarımı kaçırmamamı tembihledi. Elini öpünce, yine yanaklarımdan tutup alnımdan hızla öptü. Sonra odasına çekildi, kitaplarına, kâğıtlarına… Hep bir şeyler yazardı. Kâğıdın üzerine eğilir, eğildikçe gözleri büyür, dünyadan uzaklaşır, Osmanlıca harfleri güzelce yan yana dizerdi. Bazen yazdıklarını heyecanla bize okurdu. Okuması da konuşması da hiç sıkmazdı. Hızlı ve güzel konuşurdu. Hiçbir şey yapmadan oturmak onu sıkardı. Ya konuşurdu bizlere ya okur ya da yazardı. Geri kalan zamanları zaten ibadetle doluydu. Mesela bizi dinliyorken sakalını sıvazlamaya başladıysa, anlardım ki sıkıldı ve birazdan kendi dünyasına gidecek.

Biraz daha dinç olduğu zamanları şöyle hatırlarım: Yemek yenmiş. Ama dedem her zamanki minderinde ve iki dizini dikmiş. Fesi sağ dizinde. Eli ara sıra fesinde, ara sıra da başını kaşımakta ve dayılarımın biriyle ya da bir kaçıyla ciddi bir şeyler konuşmakta. Ciddi şey dediysem muhtemelen tarla, arazi ya da bir ortaklık davasıdır. Dedem yine haklıdır ve köyden birini çekiştirmektedir. Dedem inatçıydı da. Yıllar süren davaları olurdu tarla komşularıyla. Yok, ağacı kim kesti, yok sınır taşı biraz bizim tarafa kaymış. Sonradan bu konuşmalar yerini dedemin hastalıklarıyla ilgili konuşmalara bırakır ve dayılarım sabırla doktora gitmesini söylerler, karşılığında dedemin hastalık ta şifa da Allah’tan diyen inatçı konuşmalarını dinlerlerdi. Giderdi gitmesine ama doktorlara değil, dualara inanırdı hep… Bazen özellikle Mustafa dayımla dini konularda yaptığı tartışmalar kavgaya dönüşür ve dedem onları dinden çıkmakla suçlardı. Dayımın tiz sesiyle parmağını dedeme uzatıp elinde kitap konuşması aklımdadır. Ama dedem için İslamiyet İmam-ı Birgivi’nin “Tarikat-ı Muhammediye” kitabıydı. Başka bir yorumu katiyen kabul etmezdi. Ali dayım dedemle kavga etmez hatta Mustafa dayıma kızardı. O bilirdi dedemle tartışılmayacağını. Ama Mustafa dayım babasını tanımak isteyen bir çocuğun merakıyla sanki şansını denerdi.

Dayılarım sabırla doktora gitmesini söylerler, karşılığında dedemin hastalık ta şifa da Allah’tan diyen inatçı konuşmalarını dinlerlerdi. Giderdi gitmesine ama doktorlara değil, dualara inanırdı hep…Dedem bana hiç ölmeyecekmiş gibi gelmiştir hep... Yaşlı ve hastaydı. Ama benim gözümde hep bize namazı ve abdesti anlatan o sağlam ihtiyar olarak kaldı. Ne olursa olsun onun yaşadığını ve hep de yaşayacağını hatırlar ve kendimi iyi hissederdim. Dedem yaşadığı müddetçe ben onun torunuydum ve her gördüğümde bana nasihatler edecek ve ben onun sesini dediklerini yapmasam bile sağlam bir geçmişten gelen eski ve güzel bir ses olarak dinleyecektim. Elini öpmekten mutluluk duyduğum tek o vardı. En yaşlı oydu ve el öpmek asıl anlamını onun zayıf ellerini öperken kazanıyordu. Tamam, son yıllarını bir sürgün gibi yaşadı bizim ve dayılarımızın yanında. Köydeki evleri yıkılmıştı ve bakıma muhtaçtı, ebem de hastaydı. Ama dedem hep köyü hep kendi evini özledi. Bunu sık sık söylerdi. Son kurduğu hayal yine köye dönmek ve evi onarıp orda yaşamaktı. Ama kaldığı her evde ben onun kokusunu duydum.

Bir Ekim akşamı annem aradı. Sesi ağlamaklıydı ve “Oğlum deden öldü ya” dedi. 14 Ekim 2002’de bir gece, dayımı yanına çağırmış. Vasiyetiyle ilgili bir şeyler söylemiş ve dayım Kur’an okurken dedem “memleketine” dönüvermiş. Ebem “Oğlum deden aldattı ya bizi” dedi.

Ben hâlâ anlayamam öldüğünü duyunca niye hıçkıra hıçkıra ağladığımı. Dayımı aradım ve niye bana haber vermediniz cenazesinde ben niye yoktum diye sesli sesli yine ağladım. Telefonu kapattım ve kendimi mahiyetini tam bilemediğim bir boşlukta yine ağlarken buldum.

Ben hâlâ bu satırları yazarken gözlerimi yaşartanın ne olduğunu bilemiyorum. Ben onu hiç ölmeyecek sandım. O da öldüyse neyin varlığına bel bağlayıp varlığımı sağlama alayım ki?

O, bir gün dönülecek güzel kokulu bir evdi.

İçimizde yaşayıp duran ahret inancıydı o…

Bizi birbirimize bağlayan büyük hafızaydı.

İnsanın dedesinin ölümü çocukluğun ölümüdür. Kaç yaşında olursam olayım dedem vardı ve ben onun torunuydum.

Yine de anlayamıyorum öldüğünü duyduğumda niye sarsıla sarsıla ağladığımı… Galiba sırtımı dayadığım bir his tarihinin yıkıldığını hissettim.