Sağ-sol: Zulüm 1937’de başladı

Namık Kemal
Namık Kemal

Sağ sol davası ne zaman başladı? İlk taşı kim attı? Siyasetin tarihini yazanlar mutlaka detaylı ve kesin bilgiler verecektir. Biz ilk göze çarpanları işaret etmekle yetinelim. Bana göre 1935’lerden filan önce Türkiye’de sağ sol davası yoktu. Sağcılar da solcular da, yahut en geniş açıdan bakarsak yerliciler de batıcılar da yok değillerdi. Fakat bunlar aynı mahallenin çocuklarıydı nihayetinde. Dolayısıyla da her meseleyi sonuna kadar tartışırlar, ama birbirlerini yok saymazlardı.

Öyle bir yerdeyiz ki Füruzan okuyan Yıldız Ramazanoğlu’nu tanımaz, Cihan Aktaş okuyan Tomris Uyar kim, Turgut Uyar’ın akrabası mı der. İdeoloji değil ya bu, edebiyat! Türkçede bir araya gelmeyeceksek ölelim daha iyi.

Kendi payıma, Mustafa Kutlu’nun bir hikayesi Gergedan’da çıktığı zaman sevinmiştim. Aynı şekilde, Latife Tekin’in müthiş bir dürüstlük ve samimi bir üslupla bizim mahalleyi anlattığı Buzdan Kılıçlar’ı “İslami bir yayınevinden” çıkarma isteği de beni mutlu etmişti. Ama dersimizi alıp oturduk tabii. Latife Tekin’in isteğini öğrenen bir büyüğümüz, “Zekat verelim,” demişti. Gergedan’daki durum da tamamen Enis Batur’un şahsıyla başlayıp biten bir biraraya getirme çabasıydı.

Henüz develer tellal pireler berber iken, AK Partililer de CHP’liler de dedelerinin beşiğini tıngır mıngır sallar iken başlayan bir hikaye.


Sonra ne oldu? Akranlarım bilir, gençler de öğrensin: Yapı Kredi TMSF’ye geçince ilk iş olarak Enis Batur’a güle güle dediler. Latife Tekin çeşitli vesilelerle Müslümanlara etmediği hakareti bırakmadı. Bu hakaret işi öbür mahallede zamanla bir salgına dönüştü. Müslümana hakaret etmeyeni bırakın aydını, sanatçıyı nerdeyse insan saymayacaklar.

Bu tarafta da durum çok parlak değil. Muhafazakarlar daha munis daha meraklı diye düşünmek istiyor insan. Bir yere kadar böyle de hakikaten. Ama en ufak terslik olduğunda muhafazakarlar da kendilerinden olmayana sırtlarını dönüveriyorlar.

Ne yazık ki bu hikaye yeni bir hikaye değil. AK Parti iktidarıyla filan da başlamıyor. Henüz develer tellal pireler berber iken, AK Partililer de CHP’liler de dedelerinin beşiğini tıngır mıngır sallar iken başlayan bir hikaye.

Sağ sol davası ne zaman başladı? İlk taşı kim attı? Siyasetin tarihini yazanlar mutlaka detaylı ve kesin bilgiler verecektir. Biz ilk göze çarpanları işaret etmekle yetinelim. Bana göre 1935’lerden filan önce Türkiye’de sağ sol davası yoktu. Sağcılar da solcular da, yahut en geniş açıdan bakarsak yerliciler de batıcılar da yok değillerdi. Fakat bunlar aynı mahallenin çocuklarıydı nihayetinde. Dolayısıyla da her meseleyi sonuna kadar tartışırlar, ama birbirlerini yok saymazlardı.

  • Mesela Meşrutiyet döneminde Batıcı liberal Tevfik Fikret, milliyetçi Mehmet Emin ve İslamcı Mehmet Akif hemen her konuda başka türlü düşünüyor ve belli oranda farklı hayatlar yaşıyorlardı.

Akif bir ulema ailesine ve çevresine mensuptu, İslamcıydı, halkçıydı, yerliciydi. Mehmet Emin bir balıkçının oğluydu, milliyetçi ve İttihatçıydı, hem ilerici hem yerliciydi. Tevfik Fikret’e gelince, aralarındaki en burjuva karakter oydu; sanat için sanat görüşünü savunan, Batı merkezli evrenselciliğe iman etmiş, yabancılarla beraber olmaktan haz duyan, elitist bir adamdı. Şiir ve kültür ortamında üç benzemez gibiydiler. Her biri bir tarz-ı siyaseti temsil ederdi.

Tevfik Fikret
Tevfik Fikret

İşte ama bu üç birbirine benzemez adam birbirlerini asla inkar etmediler ve şiirde aynı üsluba hizmet ettiler.

O devirde kuşak çatışması da şiddetliydi. Ama atayı inkar yoktu. Ne Fikret ne Akif, Namık Kemal’i aynen devam ettiriyordu. Her biri kendi yolunda gidiyordu ve her yeni gelen kuşak yeni hayaller ve yeni endişelerle hareket ediyordu.

Ama Namık Kemal’i inkar etmek kimsenin aklına gelmezdi. Bu, en büyük bir terbiyesizlik gibi anlaşılırdı.

Cumhuriyet’in ilk kuşağı olan Necip Fazıl, Nazım Hikmet ve Tanpınar bile Namık Kemal’i inkar etmemiştir. Nazım, ideolojik açıdan ve hayat tarzı itibariyle tamamen zıddı olduğu Akif için “Kuvayı Milliye Destanı”nda “Akif büyük şair, inanmış adam” diyebiliyordu.

Sonra Nazım’ı bizzat kendi ailesi sansürledi. “Akif büyük şair” ibaresi Destan’dan çıkarıldı. Nurullah Ataç, hiçbir eleştiril kritere dayanma ihtiyacı duymadan Mehmet Akif’e üstad öldükten sonra savaş açtı. Sene 1937. Yaşarken cesaret edebilir miydi? İşin tuhafı Ataç’ın yolundan gitmeyi marifet bilen bazı muhafazakarlar sonradan inkar etmedik ne Kemal bıraktılar ne Akif.

Mehmet Akif Ersoy
Mehmet Akif Ersoy

Günel Altıntaş diye bir “solcu” eleştirmen, Eser Gürson “Bir Metafizik Şair” başlıklı bir yazıyla Sezai Karakoç’un şiirini incelemeye başladığı zaman Gürson’u sol camiaya ihbar eder tarzda saldırgan yazılar yazdı. Sene 1967.

“Solcu” dergiler İsmet Özel’i siyasi bir yazısından dolayı şiir antolojilerinden bile çıkardılar. Hatta İsmet Özel yazıyor diye Dergâh dergisini bile görmezlikten gelme kararı aldılar. Sene 1993. 1937’ler, 1967’ler, 93’ler bu memlekette sık sık tekrarlanıyor. 2001’den itibaren edebiyatta bir yakınlaşma içine girdiğim “solcuların” nasıl da gizli ajandalarla hareket ettiklerini öğrenmek mide bulandırıcı oldu benim için. Gizli ve kirli. Oysa farklılığımızın iki taraf da idrakinde olarak Türk şiirinde, edebiyatta, Türkçede işin doğası gereği bir araya geliyoruz sanıyordum ben. Adam beni dinimden, dünya görüşümden, siyasetimden, hatta çevremden koparabileceğini sanıyormuş da bir yatırım hesabıyla oturmuş masaya.

  • Birbirimizi devşirmeye çalışarak en temel meselelerden birini, insan dediğimiz varlığın saygınlığını yerle bir ediyoruz. Bir rekabet, ikna çabası, bir tartışma ve yarış olması ne kadar tabiiyse, kendimizi devlet-i aliyye karşıdakini kapıkulu yerine koymak da o kadar zulüm.

Benim gözümde bu zulüm, Mehmet Akif, Hakkın rahmetine kavuşup da o dönemin sağcı ve solcu yazarları Akif’in tabutu üstünde ilericilik-gericilik, milli edebiyat-evrensel edebiyat, halkseçkinlik vb. konularda zar atmaya giriştiklerinde başladı.

Zalimler sadece mazlumlara zulmetmez. Zayıf düşen eski zalimlere de acımaz zalimler. Sağda da solda da bir fırsat çıksa da şuna bir tekme de ben atsam diye bekleşen nice insan var.

Ama ümitsizliğe kitabımızda yer yok. Bunlar gübre olup giderler. Gül dediğin de gübre sayesinde yetişir. Ben 1937’de ilk işaret fişeğini atan sağ-sol ayrımcılığının da Türkiye kültürü için bir gübre vazifesi göreceğine inanıyorum şahsen. Olup biten çirkinliklere öğretici vakalar gözüyle bakarsak ayrımcılıkla, başkalarını görmezlikten gelmekle, insanların ayağını kaydırmaya çalışmakla ne kimsenin üste çıkabildiğini ne de kimsenin yok olduğunu kavrayabiliriz.

Bugüne kadar hiçbir düşmanının unutturamadığı büyük Namık Kemal ne diyordu:

Yere düşmekle cevher, sakıt olmaz kadr ü kıymetten