Şehri seyrediyorum

ehrin hiç uyumayacakmış gibi süren illüzyonuna kapılıyorum yine de.
ehrin hiç uyumayacakmış gibi süren illüzyonuna kapılıyorum yine de.

Şehrin gittikçe daha fazla bir başka şehre benzemesine içleniyorum kurulduğu yüz yılları inkâr edercesine. Hatıralarının üzerine dökülen her damla beton ruhumu da boğazlıyor. Bir zamanlar dutluk olan yerleri hatırlayanlar bile kalmadı, nesiller neyi kaybettiğini bilmiyor artık.


Gürültülü derelere ev sahipliği yapmış derin vadilerin ve bir zamanlar ormanlarıyla meşhur sırtların şimdi en işlek semtlere dönüşmesi tarihi bir mecburiyet olsa da gözlerimi ağrıtıyor baktıkça. Nemlenen gözlerimi gökyüzüne çeviriyorum mecbur.

Galaksiden payına düşen karanlığı bir pelerin gibi üzerinden silkeleyip aydınlığa kucak açışına ve bir gözü açık uyuyanlara has uykusundan uyanmasına şahit oluyorum her sabah. İlk korna sesiyle irkilip kimin çaldığına bakınırken, dükkânlarının kepengini açmaya çalışanların yüzlercesinin sökün etmesinden büyük keyif alıyorum.

Şehrin insanlarını seyrediyorum sonra, tek tek yüzlerine bakıyorum. Gittikçe birbirine benzemelerine canım sıkılıyor, ayrıntılar bulup her birine özgünlük atfetmeye çalışıyorum.

İlk kuşların kanat çırpmalarıyla deliklerinden kafalarını çıkardıklarına pişman olan haşeratın panikle kaçışmalarını, belediye işçilerinin süpürge hışırtılarını isteksiz yayaların kaldırımlara sürttükleri ayaklarının sesine ortak edişlerini ve hatta rüzgârın köşe başından dönerken duvara sürtünmesini… Her birini diğerinden ayırt ederek dinliyorum bir süre. Çay kaşığı sesi duyunca insanların aklına simit gelmesine bir tek ben şaşırmıyorum. Şehrin insanlarını seyrediyorum sonra, tek tek yüzlerine bakıyorum. Gittikçe birbirine benzemelerine canım sıkılıyor, ayrıntılar bulup her birine özgünlük atfetmeye çalışıyorum. İşimi en çok çocuklar kolaylaştırıyor, her biri ayrı bir dünya adeta.

Bir kalıba mahkûm edilip yalıtılmış binalara hapsedilseler bile yüzlerinde hep bambaşka umutların gölgeleriyle bakıyorlar pencerelerden. Esnaf koşturmacalarına dikkat kesiliyorum gıpta ile; şoförlerin hızına. İnsanları seyreden insanlara bakıyorum uzun uzun. Cam teraslardan sarkan, gökdelenlere tünemiş ofislerinde mutlu insanlara. Hemen karşısındaki mahallenin bakkalı günü geçmek üzere olan ürünlerine tasalanırken, her şeyden habersiz sıvası dökülmüş balkonlarda halı çırpan kadınlarına bakıyorum bu şehrin. Kırmızı ışıkta yayalar mı yoksa arabalar mı geçecekti ikilemine düşen tüm dalgınlarına… Şehrin gittikçe daha fazla bir başka şehre benzemesine içleniyorum kurulduğu yüz yılları inkâr edercesine. Hatıralarının üzerine dökülen her damla beton ruhumu da boğazlıyor. Bir zamanlar dutluk olan yerleri hatırlayanlar bile kalmadı, nesiller neyi kaybettiğini bilmiyor artık.

Şehrin gittikçe daha fazla bir başka şehre benzemesine içleniyorum kurulduğu yüz yılları inkâr edercesine.
Şehrin gittikçe daha fazla bir başka şehre benzemesine içleniyorum kurulduğu yüz yılları inkâr edercesine.

Gürültülü derelere ev sahipliği yapmış derin vadilerin ve bir zamanlar ormanlarıyla meşhur sırtların şimdi en işlek semtlere dönüşmesi tarihi bir mecburiyet olsa da gözlerimi ağrıtıyor baktıkça. Nemlenen gözlerimi gökyüzüne çeviriyorum mecbur. Şehrin gökyüzüne bakmayı akıl eden insanlarını toplasam bir sokağa sığarlar herhâlde diye düşünüyorum gün boyu. Karşıya ve yere bakmaya alıştırılmış şehirliler için göğe bakmak şiirlerde bahsedilip pek tutulmayan bir tavsiyeden öteye geçmiyor.

  • Şehri tam ortasından ikiye bölen ne varsa onlara bakıyorum sonra. Bir nehir buluyorum kurumuş ama toprağa hatırasını inatla kazımış. Bir fikir seziyorum en fazla bir asırlık, kardeşleri düşman etmiş. İki ucuna kurulmuş semtlerde palazlanmış ve zamanla ulusal figürlere dönüşmüş spor kulüplerine de gözüm ilişiyor ister istemez, zengin ve fakirliğin kutsandığı mahallelerine de.

Buldukları her fırsatta ikiye ayrılmayı ve hasımlaşmayı sevdiğine iyice hükmediyorum bu şehrin insanlarının. Şehrin saatlere bakmakla fark edilen bir ikindiyi savuşturmasını ve apansız bir akşama daha yakalanmasını izliyorum en son.

Bir bayrak gibi doğusundan batısına dalgalanarak akan segâh bir çağrıyı dinliyorum. Yarın kaygısıyla ömür tüketenler haricinde kim varsa dünyalık gayretlerden el ayak çekmelerini ve ev içlerine çekilmelerini seyrediyorum.

  • Büyük elektrik akımlarıyla bir uçtan bir uca donatılmış şehrin, güneşe ihtiyacı yokmuşçasına cakalı ışıltısı gözlerimi kısmama sebep oluyor. Kaldırımları neonlar yıkasın diye icat ettiklerine inanıyorum insanların.

Gölgeler birleşip en büyük karanlıkları oluştursun diye bu denli aydınlatıldığını fark ediyorum ana caddelerin, günahı da o kadar büyütmenin derdindeki insanları seçiyorum kuytu köşelerde. Şehrin hiç uyumayacakmış gibi süren illüzyonuna kapılıyorum yine de.

Karanlıkta zor seçilen ufukla şehrin arasına bir saç teli gibi giren kızıllık göz bebeklerimi dağlıyor. Usulca yumuyorum gözlerimi ve uyandığımda o sabaha kadar sürmüş bir rüya olmasını dileyerek dünyanın, uykuya dalıyorum…