Tesbihli Abi İle Çay Saati: Sarı Reno 12

Sarı Reno 12
Sarı Reno 12

8 veya 10 yaşındayım, 9 değil. ben çift rakamları seviyorum aklım kestiğinden beri. gerçi bundan kimsenin haberi yok, olsa da umursamazlar zira yetişkinlerin, bir çocuğun rakam takıntısından daha önemli meseleleri vardır her zaman. bal sarısı reno 12 steyşına doluşmuşuz, muhtemelen anneannem, teyzem, annem ve yengem var. arabayı hacı dedem kullanıyor. azametli aile büyüğümüz. nur sakallı, gri yelekli, tevekkül ve dua ile çizgilenmiş asil yüzünün ön camdaki yansımasını fark ediyorum ve yine o güven duygusu kaplıyor içimi. hacı dedem muhtemelen büyük İslam alimlerinden biri veya evliya gibi bir şey. bir ömür yaşasam sıkılmayacağım salonunun camekanlı dolabındaki dini kitapların neredeyse tamamında bahsi geçen mübareklere çok benziyor dedem, kitap yazanlar kendisinden haberdar olsa sayfalar arasında onun da adına rastlamak işten değil. steyşın arabanın en arkasında, çocukların çok sevdiğini sandıkları bagajda yolculuk ediyorum yine. yanımda yöremde el çantaları, poşetler ve belki bir de arabanın ilk yardım çantası. sadece büyüklerimin bildiği bir sebeple uzak bir semtteki akrabalarımıza gidiyoruz. bagajda dokunduğum her yer soğuk, dışarıda karanlık bir kış yağmuru var ve dedemin reno 12 steyşını tüm fransızlığına rağmen sadece bahar aylarında insancıl bir konfor sunuyor yolcularına. buğulanan arka cama resim çiziyorum, aslında ben o yaşlarda bulduğum her yere resim çiziyorum. bana “çocuk sen ne güzel resim çiziyorsun” dedikleri ilk günden beri her yere… parmağımın camda bıraktığı izlerden incecik su hatları kayıyor aşağı doğru, çizdiğim resimde istemediğim çizgiler çıkıyor ortaya. arkamızdan gelen arabalardaki insanlara aslında güzel resim çizdiğimi ve bu laf geçirilemez su damlalarının resmimi bozduğunu anlatabilmeyi istiyorum. mümkün değil ve bu imkânsızlık çok can yakıcı geliyor. bu kez onların hepsini geride bıraksak da bir çeşit intikam alsam diye geçiriyorum içimden, çizdiğim resme küçümser bir şekilde bakan o arabaların yolcularından. direksiyon başındaki hacı dedemin o yalçın dağ gibi duruşuna karşı bir cümlenin ilk harfi bile dökülemiyor ağzımdan. içimden bağırıyorum “hadi dede, daha hızlı sür. bütün arabaları geçelim” diyorum. dedemin öyle hırsları yok, biliyorum çünkü o evliya gibi adam. ben aklımdan bazen kötü şeyler geçiriyorum, her ne kadar komşumuz faruk amca bana hep ‘molla mustafa’ dese de asla ulvi bir insan olamayacağımı biliyorum. küskünlükle gözlerime hücum eden yaşları siliyorum ve arka camdan bakmaya devam ediyorum bizi kovalayan farlarına arabaların. az sonra dalıp gidiyorum ve bir rüyadan gerçeğe mi yoksa gerçekten rüyaya mı geçtiğimi anlayamamanın şokuyla kala kalıyorum. gözlerimin yaşı sildiğim halde eksilmiyor, otuz yıl öncesi ve sonrası arasında gidip geldiğimin ayırdına varıyorum. gözlerimi açmaya korkuyorum, açarsam ne dedem, ne o karanlık yağmur ve ne de sarı reno 12 kalacak elimde, biliyorum. bu kez yüksek sesle söylüyorum her şeyi göze alarak; “dede ne olur yavaş sür, yavaş sür ki bu yol bitmesin. Hep gidelim dede, ne olur...”