20.356 Takipçi

Politikadan dosya habere, yerel haberden özel çalışmalara kadar haberin sosyal medyasındasınız. Bazen 'ciddi mesele' bazen bir dakikalık videolarla gündeme dair önemli detaylarla buradayız.

Koronavirüs salgını küresel çapta yeni bir döneme ve güç anlayışına mı işaret ediyor?

ABD Başkanı Donald Trump basın mensuplarına grafik üzerinden açıklama yaparken görünüyor.
ABD Başkanı Donald Trump basın mensuplarına grafik üzerinden açıklama yaparken görünüyor.

2019'un Aralık ayında Çin'in Vuhan kentinde ortaya çıkan ve kısa sürede küresel salgın haline dönüşen yeni tip koronavirüsün (Kovid-19) küresel etkileri artıyor. Salgınla birlikte duyduğumuz 'yeni dünya' söylemi ve 'enerji savaşının yerini sağlık ve gıda güvenliği mi alacak?' sorusu merak edilen konuların başında geliyor.

Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol, "Düne kadar teknolojinin, ticaretin, savaşların tam manasıyla gerçekleştiremediği “tek tip insan” esaslı yeni bir dünya düzeninin bu virüsle gerçekleştirileceği iddiaları ve bunun günlük hayata yansımaları ciddi ciddi tartışılmaya başlanmış durumda." diyor.

İçindekiler

Tüm dünyayı etkisi altına alan yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınıyla uluslararası sistemin tartışmaya açık hale gelmesi salgının ardından 'dayanışma temelli bir inşa süreci mi oluşturulmak isteniyor?' sorusunu akıllara getirdi.

Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol
Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol

Salgının ardından 'dayanışma' üzerinden açıklama yapan uzmanlar varken, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol "Özgür dünya"nın daha önce hiç bu kadar tutsak bir konuma düşmediğini, iş gücünün zirvesindeki insanoğlunun kendisini bu kadar aciz hissetmediğini söylüyor.

Anadolu Ajansı (AA) için bir yazı kaleme alan Erol, salgını, "400-500 mikro hücre çapına sahip bir virüs çivisi çıkmış, taşları yerinden oynamış dünyayı neredeyse teslim almış durumda. İnsanoğlu kendisine çok hızlı bir şekilde yeni alışkanlıkları, teknolojileri, araçları, değerleri, kavramları, anlayış ve düzeni, kısacası başlı başına yeni bir hayat tarzını, kendi yasasını dayatmaya başlayan yeni bir tür “düşman” ile karşı karşıya." cümlesiyle tanımlıyor.

Hangi küresel sonuçlar bizi bekliyor?

Kovid-19 salgınının küresel çaptaki çok boyutlu sonuçları itibarıyla, sadece tıbbın konusu olmaktan çıktığının altını çizen Seyfettin Erol, "Düne kadar teknolojinin, ticaretin, savaşların yumuşak ya da sert güç unsurlarının tam manasıyla gerçekleştiremediği “tek tip insan” esaslı yeni bir dünya düzeninin/sisteminin bu virüsle gerçekleştirileceği iddiaları ve bunun günlük hayata yansımaları ciddi ciddi tartışılmaya başlanmış durumda." diyor.

Ekonomik kaygılar Avrupa'da tedbirleri gevşetti
Uzmanlar, Avrupalı devletlerin sürü bağışıklığı ile ekonomik kaygılar arasında denge kurmaya çalıştığını belirtiyor.

Yazıdan öne çıkan başlıklar şöyle:

"Bu noktada, “sebep-sonuç” ikilemi boyutuyla uluslararası ilişkiler literatüründe de hızlı bir şekilde yerini alan Kovid-19, komplo teorilerinden ötede bir konuma aday görünüyor. “Ortak tehdit/düşman/öteki” algısı üzerinden, görünürde işbirliğine dayalı sözde “ortak dünya” (fakat gerçekte/uygulamada “tek dünya”) inşası fikrinin aşamalı olarak bir kez daha bu kriz vesilesiyle gündeme getirilmesi, akıllara çok da yabancısı olmadığımız, fazlasıyla tanıdık bir hedefi ve bu kapsamda uygulamaya konulan bir senaryoyu getiriyor.

  • Bu tanıdık senaryoda en temel husus, hatırlanacağı üzere, “güvenlik” (daha doğrusu hayatta kalma karşılığında) “özgürlüğün” önemli bir bölümünün gönülsüzce de olsa devredilmesiydi. “Korku” ve “öteki/düşman” üzerine inşa edilmiş bu yeni dünya düzeni oluşumunda, yeni üst kimlik inşası ve bu bağlamda yeni insan tipi (Küresel İnsan [Homo Globalis]) de önemli bir yere sahipti.

ABD'de bir hasta ambulansa taşınırken görünüyor.
ABD'de bir hasta ambulansa taşınırken görünüyor.

“Küreselleşme” adı altında Amerikan hegemonyasını esas alan bu husus, devletlerin ilk oluşumuna damgasını vuran ve en son 11 Eylül’le zirve yapan çelişkiyi bir kez daha ortaya koyması açısından önemliydi. Nitekim ulus-devletler, varlıklarına bir tehdit olarak gördükleri bu çelişkiyi, esnek mukabele stratejisiyle başarısızlığa uğrattılar. 11 Eylül’le birlikte zirve yapan ve sonrasında eski gücünü kaybeden, ABD hegemonyası altında “Tek Kutuplu Dünya”yı hedefleyen bu senaryoda görünen o ki araçların adı, boyutu değişmiş ve etki sahası daha da genişlemiş bulunuyor. Yine 11 Eylül’de olduğu gibi, ulus-devletler bir kez daha küreselciler karşısında hazırlıksız yakalanmış durumda.

  • Dolayısıyla burada temel tartışma mevzu olarak karşımıza, Kovid-19’un insan sağlığını tehdit eden bir virüs olmasından ziyade, yol açtığı sonuçlar itibarıyla uluslararası sistemde bir değişikliğe yol açıp açmayacağı hususu çıkıyor. Zira Soğuk Savaş sonrası ortaya çıkan belirsizlik-kaos durumu, daha önceki krizlerde olduğu gibi bu soruyu sormayı fazlasıyla haklı kılıyor.

11 Eylül saldırıları böyle görüntülenmişti.
11 Eylül saldırıları böyle görüntülenmişti.

11 Eylül’ün sonu mu?

Öncelikle şu tespiti yapmakta fayda var: 11 Eylül’ün ortaya koyduğu oyunun kuralları, araçları büyük ölçüde değişmiş olmakla birlikte, hedefi aynen devam etmektedir. Neo-conlar ABD’nin kuruluş felsefesini oluşturan sapkın Mesihçi anlayışa uygun “küresel devlet” inşa hedeflerini gerçekleştirmedeki ısrarlarını devam ettirmekteler. Bu noktada oyunu bir adım daha ileri taşımış olup, belki de en büyük kumarlarını oynuyorlar. Zira söz konusu araç ve bu bağlamda ortaya çıkan kriz kontrolden çıktığı takdirde, kıyametten payını bu kesim de alacaktır.

Kriz kontrollü mü?

Peki, gerçekten de böyle bir riski alabilirler mi? Elbette hayır! Her ne kadar ABD liderliğinde bir dünya için “Kıyamet Lobisi” ile işbirliği/ittifak yapsalar da, hesap-kitap dahilinde buna fırsat vermeyeceklerdir. Nitekim gelişmeler, bu krizin de en azından şu an için kontrollü olduğunu gösteriyor. Açıkçası bu husus şaşırtıcı da değil. Çünkü bugüne kadar ötekilerin “kontrol edilebilirliği” ve “ikna ediciliği” her zaman için birinci derece aranılan/istenilen özellik olmuştur.

  • Haklı olarak, küreselcilerin niçin böylesi bir riski aldıkları sorusu sorulabilir. Cevap çok net: Çünkü 11 Eylül’de ortaya konulan bir “öteki” olarak “terör” ve “terörizmle mücadele” inandırıcılığını kaybetmenin ötesinde, sahada ABD’nin oyununu ve çıkarlarını tehdit etmeye başlamıştır. Bu bağlamda 11 Eylül’le sadece sahayı karıştırabilmiş, fakat sahadaki varlığını devam ettirebilmesi her geçen gün zorlaşmaya başlamıştır.

Bir çocuk muayene edilirken görünüyor.
Bir çocuk muayene edilirken görünüyor.

Neo-conlar 11 Eylül’le hedefledikleri Soğuk Savaş dönemi değerlerini, kurumlarını, kurallarını ortadan kaldıramadıkları gibi, bunların “önleyici” etkisiyle de muhatap olmaya başlamışlardır. Daha da ötesi, “Tek Dünya Devleti/ Hükümeti”ni esas alan küreselleşme süreci ciddi bir meydan okumayla karşı karşıya kalmıştır. Soğuk Savaş dönemindeki müttefiklerinin önemli bir kısmı ulusalcı cephede konuşlanmak suretiyle rakibi, hatta hasmı olmaya başladılar. Dolayısıyla sahada artan çok boyutlu maliyetler ve “ulus-devlet cephesinin” artan gücü ABD’yi, daha net bir ifadeyle “küreselcileri”, “ulusalcılar” ile yeni bir hesaplaşma süreci içine itmiş görünüyor.

Kovid-19 bir 'fırsat' mı?

Kovid-19 bir ABD üretimi (made in USA) olmasa bile, ABD’nin, “Tek Dünya Devleti/Hükümeti”ni hedefleyen neo-conların işine yarayabilecek bir kriz/fırsat olarak karşımıza çıkıyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) hedef haline getirilmesi örneği bile, bu fırsatın nasıl hemen değerlendirilmeye çalışıldığını göstermesi açısından dikkat çekici.

Dolayısıyla, bundan sonraki süreçte ABD ya da küreselciler, içeride ve dışarıda kendilerine muhalif olan tüm kesimlere ve örgütlere karşı, “sınır tanımayan” bu güçlü silahı kullanmaktan çekinmeyeceklerdir. Ne de olsa ABD’nin geçmişi, bu anlamda zaferi garantilemiş (zaman zaman gecikmelere şahit olsa da) bir “ötekiler” ile mücadele tarihi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ulus-devletler ve entegrasyon hareketlerinin sonu mu?

ABD açısından öncelikli hedef Çin ve Rusya ikilisi olmakla birlikte, Avrupa Birliği’nin (AB) de bu mücadelede hizaya getirilmesi gereken bir “öteki adayı” olarak kabul edildiği anlaşılıyor. Bu noktada ulus-devletler kadar, entegrasyon hareketlerinin de hedef alındığı görülüyor. Zira entegrasyon hareketleri Tek Dünya Devleti’ne gidişte önemli bir aşama olarak kabul edilirken, pratik, bunun böyle bir sonuç vermeyeceğini göstermiş durumda.

Entegrasyon hareketleri kılıfına büründürülmüş ulus-devletçi emperyal hedeflerin artık gizlenemez hale gelmesi, hiç kuşkusuz burada önemli bir yere sahip. Bu bağlamda AB’nin, daha doğrusu Almanya’nın “Batıya Doğru Politikası”nın etkin bir aracı olduğunun deşifre edilmiş olması, onun uzunca bir süredir hedef alınmasının da nedenini oluşturuyordu.

Laboratuvar ortamındaki çalışmalar böyle görüntülenmişti.
Laboratuvar ortamındaki çalışmalar böyle görüntülenmişti.

AB tarihinde 2008 ekonomik krizi, 2011 Suriye iç savaşı ve “Komşuluk Politikası”nın çökmesi, 2016 Brexit ile başlayan dağılma süreci ve 2020 Kovid-19 darbesi Birliğin geleceğini ciddi anlamda tehdit ediyor. Bu krizle birlikte, ABD ve Avrupa arasındaki temel dinamik ve motivasyon farklılıkları ve direnme kabiliyeti bir kez daha karşımıza çıkıyor. Nitekim ABD’ye meydan okuyan AB’nin ve hatta İngiltere’nin gündemi bir anda değişmiş vaziyette. Bu arada, ufak bir teferruat gibi görünse de İngiltere Başbakanı Boris Johnson’ın Kovid-19 karşısındaki ilk tepkisini, izlemeye çalıştığı politikayı ve sonrasını bir an için olsun hatırlamakta fayda var.

İlginizi çekebilirAvrupa'da ekonomik kaygılar tedbirleri gevşetti: Sürü bağışıklığına mı geçiliyor?

Burada dikkat çekici bir diğer detay ise Avrupa ülkelerinin yardımına Çin ve Rusya’nın koşmasıdır. İlk bakışta tamamıyla insani bir girişim olarak görünse de bunun siyasi boyutu ve bu kapsamda verdiği mesaj dikkatlerden kaçmıyor. Küreselcilere karşı, ulus-devletçi anlayışın ya da ulusalcı kesimin bu oyunu gördüğü ve buna karşı birlikte mücadele edecekleri çok net bir şekilde görülüyor. Dolayısıyla bu karşı hamlenin kendisi bile aslında mevzuyu büyük ölçüde özetliyor.

Diğer taraftan AB dağılmasa bile, artık eski iddiasını/hedefini devam ettirebilmesi pek mümkün görünmüyor. Bu noktada ABD ya da küreselciler önemli bir inisiyatif yakalamış durumda. AB ve İngiltere’nin geleceği, Çin politikalarını devam ettirip ettirmeyeceklerine ve ABD liderliğine ne kadar tabi olacaklarına bağlı desek, çok da yanılmış olmayız.

Çin'i nasıl bir gelecek bekliyor?

Çin şu an için imajını düzeltmeye çalışsa da Kovid-19’la özdeşleştirilmiş bir “öteki” olarak gündemdeki yerini almış durumda. ABD Başkanı Donald Trump’ın söz konusu virüs için kullandığı “Çin virüsü” ifadesi, bir dil sürçmesinden ziyade, bu operasyonun bir parçası olarak karşımıza çıkıyor.

  • Kovid-19 ile Çin’e adeta gücünün sınırları hatırlatılırken, bundan sonraki süreçte ne tür krizlerle karşı karşıya kalacağının mesajları da veriliyor. Bu noktada, ABD’den Çin’e yönelen trilyon dolarlık tazminat tehditleri, buzdağının sadece görünen kısmı. Örneğin mevcut şartlar altında Çin’in Kuşak-Yol projesini hayata geçirebilmesi artık eskisi kadar kolay olmayacaktır. Pekin’in imajını düzeltebilmesi, güven sağlayabilmesi için demiryolları kadar, (belki de daha fazla miktarda) aşı üretim laboratuvarlarına da yatırım yapması gerekmektedir.

ABD Başkanı Donald Trump'ın koronavirüs hakkında 14 Nisan'da düzenlediği basın toplantısı oldukça olaylı geçti. Beyaz Saray'da gerçekleşen toplantının en dikkat çekici anlarından biri CNN analisti Brian Karem'in Başkan Trump'a sorduğu soru oldu. Karem'in sorusunu cevaplamak istemeyen Trump muhabire, “Sus, sessiz ol, geveze, gösteri teknesi” gibi ifadelerle cevap verdi.

Sonuç olarak ifade etmek gerekirse, Soğuk Savaş sonrasına damgasını vuran iki temel tez arasındaki bu çatışmada, Kovid-19 salgını yeni bir döneme ve güç anlayışına işaret ediyor. 11 Eylül’le birlikte tüm dünyayı değiştirmek ve yeni bir dünya düzeni kurmak isteyen kesim ile buna karşı koyan cephe arasındaki savaşta yöntem-araç farklılaşması söz konusu. Bu bağlamda, farklı “laboratuvar ortamlarında üretilmiş” terör örgütlerinin yerini yeni nesil tehditlerin aldığı görülüyor.

  • Dolayısıyla düne kadar çatışmaların, harplerin temelini oluşturan “kaynaklar savaşının” ve “enerji güvenliği” eksenli mücadelenin yerini, “sağlık güvenliği” ve “gıda güvenliği” alacak gibi. Bu da beraberinde insan hayatından toplumsal düzene ve devlet yapılanmalarına kadar birçok şeyi derinden etkileyecek bir yeni dünyaya işaret etmektedir. Kuşkusuz virüsler gibi insanlar ve devletler de bu tehdit karşısında bir dönüşüme uğrayacaktır. Fakat bu dönüşümün tek bir liderlik çatısı altında gerçekleşmesi ve insanların kimliklerinden vazgeçmesi bir ütopya olmaya devam edecektir. Zira insanlık tarihi bunun birçok örneğiyle doludur.

Dolayısıyla Fransız İhtilali ile özdeş ulus-devleti savunan “ulusalcılar” ve “milli burjuvazi” ile ABD devrimiyle özdeşleşmiş, sapkın Mesihçi anlayışa dayalı “Tek Dünya Devleti/Hükümeti” odaklı “küreselciler” ve “küresel sermaye” arasındaki savaş on yıllar boyunca devam edeceğe benzemektedir."

İlginizi çekebilirİngiltere'nin koronavirüs ile imtihanı: 'Sürü bağışıklığı' hata mıydı?