20.356 Takipçi

"Postumuzu Serdik!". Post Öykü, 2014'te bu slogan ile matbaanın yolunu tuttu. Öyküyü merkezinde tutan dergi; kurmaca metinler, makaleler, incelemeler ve röportajları da sayfalarına alıp, iki ayda bir satış şubelerinin raflarında yerini alıyor. Şimdi, siz bu kaydı dinlerken Post Öykü, dijital dünyada da yeni bir öyküye imza atıyor. Atölyeler, ilginç dosyalar ve yazarların mutfağında olup, bitenler! Tüm bunlar ve daha fazlası sayfalardan ekranlarınıza taşacak! Post Öykü ve GZT'yi sosyal medya mecraları üzerinden takip etmeye başlayın.

Gülhan Tuba Çelik Öyküsü

Gülhan Tuba Çelik
Gülhan Tuba Çelik

İlk kitap, ifadesi içinde masum sayılabilecek bir koruma güdüsü barındırıyor kanımca. Bir hoşgörü çağrısı sunuyor okurlara. Bazı hatalar olabilir, maruz görün efendim, tutumu. Edebiyat dünyasının ahvalini dikkate alınca bu tutumu yadsımıyorum. Gelmek istediğim yer şu, Gülhan Tuba Çelik’in ilk kitabı bu korumalardan uzak bir konumda duruyor.

Ali Güney: Acı, Zarafet yahut Evsizler Şarkı Söyler Üzerine

Sevgili okur, bir yıldır 4+1 köşesinde kitaplara dair izlenimlerimizi yazıyoruz. 4+1 köşemizin bu sayısında (obabaşımız) Gülhan Tuba Çelik’in ilk öykü kitabı var. 20 öyküden oluşan kıymetli bir öykü toplamı “Evsizler Şarkı Söyler”.

İmaj Çağında İyi Edebiyatın Yeri

Edebiyat dergilerinde görünmek: inceleme yazıları yazmak, hikâyeler yayımlamak... Belki doksanlara kadar bir yazar olabilmenin parametreleri böyle açıklanabilirdi. Şimdilerde ise yazının dışında “şeylere” odaklanan bir tutumumuz da söz konusu. Bir yazarın sosyal medyadaki “özel yaşamı” da hakkında fikir edinmemize sebep oluyor. Gündemde yer alan bir konuyla ilgili attığı twit, yahut köye gittiğinde çektirdiği bir resim. Hâlbuki yalnızca metni esas alsak. Bu durum günümüzde gittikçe daha zor bir hal alıyor. Metin yorumlamalarında, eleştiri de yazarın konumunu belirlemek tutarlı bir bakış kazandırabilir. Ancak imaj çağında bu süreçlerden etkilenmemek zor. Bu yüzden, uzun zamandır tanıdığım Çelik’in kitabını yazarken beni mazur görünüz kıymetli okur.

İlk kitap, ifadesi içinde masum sayılabilecek bir koruma güdüsü barındırıyor kanımca. Bir hoşgörü çağrısı sunuyor okurlara. Bazı hatalar olabilir, maruz görün efendim, tutumu. Edebiyat dünyasının ahvalini dikkate alınca bu tutumu yadsımıyorum. Gelmek istediğim yer şu, Gülhan Tuba Çelik’in ilk kitabı bu korumalardan uzak bir konumda duruyor. Evsizler Şarkı Söyler beklenen bir kitaptı. Edebiyat dergilerinde tabir yerindeyse, pişmiş bir yazar var karşımızda. İnceleme yazılarıyla, öyküleriyle çok sayıda dergiye emek vermiş bir isim Gülhan Tuba Çelik.“Kürt”,“Evsizler Şarkı Söyler” öyküleri, kitaba girmeden de çok konuşulmuştu.

Her dönemin öykü anlayışında öne çıkan isimler olur. Geleneği bilerek gözeterek fantastik öyküler yazan Aykut Ertuğrul, öykü dilinde yeni üretimlerle okuyucuya yeni ufuklar açan Orçun Ünal, Anadolu’yu, taşrayı anlatısındaki samimiyetle, güzellikle İsmail Özen, Mustafa Çiftçi, Mahir Ünsal Eriş gibi.

Gülhan Tuba Çelik de anlatısı ile yeni bir damar oluşturmuş. Öfkeli, arada kalmışların sert hikâyeleri bunlar. Acının coğrafyasında gezinen zarif bir anlatıya sahip metinler bunlar. Anlatısındaki zenginlik, söyleyişteki sivrilik Çelik’i öyküde kendine özgüyü oluşturma noktasında ön plana çıkarıyor. Yaşam koşulları gereği, doğduğu yerlerde olamamış, şehre “düşmüş” kimselerin öykülerini yazıyor. Şehirlerarası otobüslerde sıkça geçen diyaloglardan bir cümleyi anımsarım: “Aslen nerelisin?” Aslen nerelisin diyenlerin öykülerini, arada kalmışlar cenneti olan ülkemizin farklı sorunlarını anlatıyor Çelik.

Gülhan Tuba Çelik öykülerini anlatırken bizi “anlatıcıya inandırır”. Bir hikâye dinleriz.

Bir gerçeklik algısı kurar. Hepimizi aşina olduğumuz bir yere götürür. Hiçbir şey söylememek için konuşmaktan uzak değildir.

Maurice Barres, “Yaşama, ağızlarında küfürle girmeyen gençler hakkında hiç de iyi düşünmüyorum,” diyor. Gülhan Tuba Çelik’in metinlerini bu konuda ele almayı doğru görüyorum. Metinlerin içine yer yer sızan yoksulluk öfkesini, kimlik arayışını anlamak hiç de zor değil. Bir değişim döneminde yaşayan insanların değişen dünyayı anlamlandırma çabasının biçimi farklılık gösterecektir.

Son değinim de, kitabın kapağına ilişkin olsun. Metin kadar bir nesne olarak kitap da mühim. Kapak kompozisyonundaki zarifliğe dikkat.

Unutmadan, yazardan talebimiz, radyoda çalacak ilk türküyü 4+1’e hediye etmesi.

Roger-Pol Droıt, genelde bizi kurtaran devamını yazma isteğidir, der. Çelik’in yazdıklarının devamını merakla bekleyelim.

Ahmet Melih Karauğuz: Evsizlerin Doludizgin Şarkısı

Yaşamak için ihtiyacım var sana Edgard yazmak içinse yokluğuna kaldırımların ve duvarların hatırına beni anla.

Gülhan Tuba Çelik – Paris ve Fabienne

Yazmak pahalı bir uğraş. Yazıyla yaşamak, yazıya tutunmak ve yazgını yazıyla belirleme arzusu, büyük bedeller istiyor. İsmet Özel’in 1975 yılında yazdığı tek şiir olan İçimden Şu Zalim Şüpheyi Kaldır Ya Sen Gel Ya Beni Buraya Aldır şiirinin sonunda dediği beni bir ses sahibi kıl, kefarete hazırım dizesi bunun en net örneği. Ses sahibi olmak için bir şeylerden vazgeçmek gerekiyor. Gülhan Tuba Çelik’in geçmiş sohbetlerimizde sıkça söylediği şeylerden biriydi bu söz. Ses sahibi olmak için ödemesi gereken bedel neyse onu ödeyeceğini söylüyordu. Ağır bir söz bu şüphesiz. Büyük bir yük. Ama yazmak, yazıyla hayata tutunmak da tam olarak bu yükü ve ağır bedelleri istemiyor mu?

Türkçe’ye Çavdar Tarlasındaki Asi olarak çevrilen, Salinger’in hayatını temel alarak onun yazma tutkusu üzerinden ilerleyen bir filmden bahsetmek gerekiyor tam burada. Tüm hayatı boyunca yazar olmak isteyen Salinger, editörünün önerisiyle yazdığı öyküdeki bir karakteri roman yapmaya karar verir. Bu karakter Holden Caulfield’dan başkası değildir. Tam bu sıralarda Amerika İkinci Dünya Savaşı’na katılır. Salinger’in de asker olarak savaşa gitmesi gerekir. Askerde beni hayatta tutan roman olarak bahseder Çavdar Tarlasındaki Çocuklar romanından. Savaşta ölmediyse, yaşadıysa bu romana borçludur bunu.

Edebiyat kamusunda Gülhan Tuba adını duymaya başlayanlar, onu şair olarak tanıdı. Uzun bir süre dergilerde şiirleriyle yer aldı yazar. Daha sonra şiir yazmayı tamamen bırakıp öyküye yöneldi Gülhan Tuba Çelik. Çeşitli dergilerde öyküler yayımladı. Bu öykülerinin toplamı da Evsizler Şarkı Söyler adıyla, İz Yayınları Muhayyel serisinden geçtiğimiz aylarda yayımlandı. Öykülerde Gülhan Tuba Çelik’in ilk öykü döneminin tüm öyküleri yer alıyor neredeyse. Gülhan Tuba nasıl bir şairdi diye sorulabilir. Öyle bir soruya Gülhan Tuba’nın şairlikten tamamen arınmadığını ve şairliğini öykülerinde görmeye devam ettiğimizi söyleyebilirim.

Gülhan Tuba Çelik’in öykülerinde sınırları aşmak isteyen ama yasal sınırların dışına çıkamayan karakterler dikkatimizi çekiyor. Her ne kadar öfkeli, yenik ya da dışlanmış da olsalar, Gülhan Tuba’nın insanları sınırları aşmıyor. Sınırın içinde kalıyor. Hikâyesini sınırın içinde yaşıyor ya da oranın içinden anlatıyor bizlere. Bu yönüyle baktığımızda öykülerdeki protest tavır doz aşımı yapmayan, sınırları belli olan bir durum arz ediyor.

Gülhan Tuba’nın insanlarında dikkatimizi çeken bir diğer şeyse, her birinin hayatın zorluklarında sınanmış ya da sınanan insanlar olması. Derdin, pisliğin, yorgunluğun tam içinde yaşamış ya da yaşayan insanlar. Cinselliğin, aşkın, nefretin, arzunun, hayallerin sahibi her biri. Almanya’ya göçle gitmiş gurbetçiler, köyün zorluklarını yaşayan kadınlar, amele olarak çalışan işçiler, doğu görevine giden öğretmenler ve daha pek çoğu. İçinde yaşadığımız hayatın insanları. İdealize edilmiyor ama hiçbiri. Romantizme bulandırılmıyor. Acındırmıyor karakterler kendilerini, Gülhan Tuba da insanlarına acımıyor. Her birini oldukları gibi kabul ediyor, basıyor bağrına.

Üzerine çok konuşulan bir ilk kitap oldu Evsizler Şarkı Söyler. Hakkında konuşacağımız konuların bir şekilde konuşulduğu bir ilk kitap. Aynı zamanda başarılı da. Yazarının sağlam bir ilk adımı oldu. Aynı zamanda edebiyatın sert ve haşin rüzgarlarına karşı yürüyeceği bir yol açtı yazarına muhtemelen. Salinger Çavdar Tarlasındaki Çocuklar kitabını yazarken, hayatta kalmak gibi bir bedel ödedi. Hayatta kaldı ve savaş sonrası travmalar, panik ataklar, korku ve çokça bilinmezliğin yanında Çavdar Tarlasındaki Çocuklar kitabına sahip oldu. Ama ödediği bedeller yetmedi. Şehrin dışına kaçmak zorunda kaldı. İnsanların dışına. Hayatın çağıl çağıl akan ırmağından uzaklaştı. Bir evde yıllarca bir başına yazdı durdu. Bedel ödemeyi göze alan ve hayatında ilk kitabına gelene kadar da pek çok bedel ödediğini öykülerinden anlayabildiğimiz Gülhan Tuba Çelik’in de kefaret günleri yeni başlıyor. Pek çok genç yazarın, bizlerin, başına gelen, ilk kitaba ulaştıktan sonra hayatın zelzelesinden kaçıp daha rahat bir yaşam için öyküden kopanlardan mı olacak Gülhan Tuba yoksa kefaretini ödeyip önemli bir yazar mı, bunu zaman gösterecek. Ve elbette yazarın tercihleri. Bizse bu sürecin sadece okurları olarak bu hikayede yer alacağız.

Arda Arel: Her Şey Olması Gerektiği Gibi!

Dil insanın kaçışıdır. İçine düştüğümüz duyguların esaretinden de yine bizi o kurtarır. Anlatamıyor olsaydık bu yükle nasıl başa çıkabilirdik, Allah bilir. Bir hissiyatı dil aracılığıyla izaha kalkışmak, onu nesneleştirmek ve onun yüceliğini bozmaktır. Dili kullanma arzusu ise insanın bir nevi özgürleşme çabasıdır. İşte bu çaba, bana kalırsa her insan için değişmez olan, Gülhan Tuba Çelik’in öykülerini okurken aklıma gelen ilk şey oldu. Çünkü Gülhan Tuba’nın öykülerinin temelini ören, kaynağını oluşturan hissiyatın nesneleşmesi meselesi, esasen her birimizin içten içe ihtiyaç duyduğu bir damar. Gülhan ise sadece bu damardan aldıklarıyla öykülerini beslemiş. Böylece hem kendini özgürleştirmiş hem de okuru yakalamış. Yani inşallah yakalar, bunu zaman gösterecek. Ama ben yakalayacağını düşünüyorum. Bunun sebebi ise Gülhan’ın belki de ömrü boyunca pişman olmayacağı bir ilk kitap çıkartmış olması.

İlk kitaplar çoğu yazar için pişmanlıktır. Bilen bilir. Çoğu usta kalemin ilk kitabı gömülmüş ve yitip gitmiştir edebiyat denen sonsuz yığının içinde. Çünkü ilk kitap aynı zamanda yazarın kendi hikâyesini edebiyatın imkânlarıyla anlatmasıdır. Bir ilk kitap çıktığında, belki de kendine ait anlatacak çok az şeyin kalmış demektir veya deneyeceğin şeyleri denemiş, yapılacak hataları yapmışsın demektir. Gülhan Tuba, bu bakımdan bana kalırsa kendine hiç şans tanımamış. O, kabul edilmenin arzusuyla risksiz ve yine belirli usta kalemleri iyi tahlil etmiş bir okur olmanın özgüveniyle kendine hata yapma fırsatı dahi tanımadığı bir ilk kitap yayımladı.

İlk olarak, kitabın diline değinmek istiyorum. Evsizler Şarkı Söyler, oldukça şiirsel bir dile sahip. Üstelik çoğu yazarda göze batıp okuru rahatsız edecek bu şiirselliği Gülhan, öykü diline başarıyla yedirmiş. Ama yanlış anlaşılmasın bu başarısının kaynağı, kelime seçimleri. Kesinlikle o sıkça başvurduğu devrik cümleler değil. Yukarıda Gülhan’ın tahlil yeteneği iyi bir okur olduğunu biraz da bu yüzden söyledim. Ne doğru ne yanlış, iyi biliyor.

Gülhan’ın öykülerini okurken hayret ediyorum. Her şey olması gerektiği gibi. Olması gerektiği gibi bir başlangıç, olması gerektiği gibi bir öykü, olması gerektiği gibi bir final. Bir form olarak öykü Gülhan’ın kaleminde maddeleşmiş. Peki, ne eksik?

Ben, her öyküye sirayet etmiş psikolojik iklimin, Gülhan Tuba öyküsüne pozitif anlamda bir şey kattığını düşünmüyorum. Üstelik yeni de değil. İleride Gülhan Tuba öyküsü üzerine konuşacaksak Gülhan, kuşağındaki diğer öykücülerden ayrılacağı bir yol seçmeli. Ve bu yol, önceki kuşağın öyküsünü ezber edip belki daha kusursuz bir formatta yeniden yazmaksa, Gülhan Tuba öyküsü ne kadar kalıcı olabilir? Ezber ettikleri kadar olursa şanslı, çünkü zaman değişiyor zira öykü de. Öyküsünü, sırtı acılar yüklü modern kahramanlardan kurtarırsa, renkli dünyasını keşfetme ve aslında pek neşeli olan Gülhan ile öykülerinde tekrar tanışma fırsatı bulabilirz. Tabii ki bu benim öykü anlayışım ve okuduğum öyküden beklentim. Modern kahramanın acılarını ve “bazı” meseleleri fazlasıyla ciddiye alanları ciddiye alamamak gibi bir hastalığım var. Orayı bir çukur olarak görüyorum, ne kadar arayıştan uzak olduklarını ve mevcut muhafazakarlıklarını gördükçe üzülüyorum. Üstelik birçoklarının kalemi iyi, neler neler yazabilirler. Gülhan Tuba, henüz onların arasında değil. Çukurun üstüne ip germiş cambazlık yapıyor. Onun her şeyin farkında olduğunu ve tüm bunları bilerek yaptığını düşünüyorum. İkinci kitabını merakla bekleyeceğim, umarım yanılmıyorumdur.

Mahmut Sami Yıldız: Bitmez Tükenmez Yaralanma Hâli

Dünya üzerinde yaşamış, yaşayan ya da yaşayacak hiçbir kimse yoktur ki yaralanmamış, yaralanmayacak olsun. Bu yaralanmalar; bedeni, ruhu yahut her ikisini birlikte etkileyebilir. Bedenden ruha ya da tam tersi olarak ruhtan bedene sirayet edebilir. Yaralanan insanı ise basit olarak üç muhtemel son bekler. Yara; tamamen iyileşebilir, asla kapanmayarak kişinin ölümüne neden olabilir ya da kapanır fakat ardında bir iz bırakır. Öykücü ise büsbütün iyileşen yahut yok oluşa sürükleyeceği zaten belli olan yaralarla ilgilenmez. Muğlaklığın peşindedir. Sebep ile sonuç arasında salınır durur. Bundan sebep, bir yara izi görmeyegörsün kabarıverir iştahı.

Gülhan Tuba Çelik’in geçtiğimiz günlerde yayımlanan ilk öykü kitabı Evsizler Şarkı Söyler de işte böyle bir iştahın ürünü. Zira kitap yirmi öyküden oluşuyor ve bunların büyük bir çoğunluğunda yaşanan travmanın bütün bir ömrü etkilemesi söz konusu. Çelik, bu öykülerini aynı mekanizmayı kullanarak kurguladığından tekrara düşmesi kaçınılmaz oluyor. Bir yanıyla psikanalitik diyebileceğimiz, travmaya ve onun etkilerine dayanan bu öyküler, şimdiki zamandan başlayıp geçmişe doğru bir yolculuğa çıkarıyor okuru. İmge, bu travmatik öykülerin olmazsa olmazı konumunda. Öyle ki, kimi imgeler üzerinden zamansal olarak geriye doğru bir akışla kurgulanan öykülerin ucu, en nihayetinde travmanın ya da yaralanmanın oluştuğu ana çıkıyor. Durmaksızın ellerini yıkayan, ellerini yıkamadığında kollarına doğru yürüyen hayali kurtçuklara maruz kalan bir karakterin çocukken annesi tarafından ellerini yıkaması için banyoya kilitlendiğine şahit oluyoruz örneğin. Yani okur, imgeleştirilen bir yara izini takip ederek yaralanmanın kendisine ulaşıyor. Bu açıdan öykülerin çoğunu psikanalitik öyküler sınıfına dahil edebiliriz diye düşünüyorum. Zira bu öykülerde bahsi geçen olaylarla yahut benzerleriyle gündelik hayatta oldukça sık karşılaşıyoruz ve bu gibi durumlara psikolojide obsesif kompulsif bozukluklar deniyor.

Yazarın, hemen herkesin rutin yaşantısında sıklıkla karşılaştığı olayları öyküleştirmesi bana kalırsa kurgulamadaki zayıflığını gösteriyor. Bir bina nasıl tasarlanıp inşa ediliyorsa öykü de inşa edilir. Karamsarlık, yalnızlık, yaralanmışlık öykülerini bu kadar sık okumamızın sebebi, kurgu açısından zahmetsiz olmasıdır. Zahmetsiz ve tek tip. TOKİ’ler gibi.

Okur, Gülhan Tuba Çelik’in öykülerinde şehir kadar, belki şehirden daha çok köy atmosferini soluyor. Yazarın bu atmosferi oldukça başarılı bir şekilde kurmasının ve bir an olsun sekteye uğratmamasının altında kendi yaşantısı ve gözlem gücü yatıyor. Bir dönem köyde yaşamış olan yazarın bu öykülerle kendi geçmişine, Anadolu’ya, kırsala selam durduğunu hissediyoruz.

Kitabın son öykülerinde ise psikanaliz kabuk değiştiriyor. İlk öykülerde karşımıza çıkan obsesyon/kompulsiyon ile bunlara sebep olan travmalar, yerlerini erotizm ve otoriteye karşı mücadeleye bırakıyor. Son öykülerdeki erotizm, apaçık cinsel yaşantının sunulmasından ziyade öykü karakteri yahut anlatıcının, ilk gençlik yıllarında yaşadığı aşkı ve çok derin olmasa da kimi cinsel düşüncelerini içeriyor. Otorite ile mücadelede ise baba, devlet ve din kavramları ile bu kavramların sorgulanması yer alıyor.

Kitabın tamamında dil kullanımındaki bütünlük hissedilebiliyor. Bu açıdan Gülhan Tuba Çelik kendi dilini bulmuşa benziyor. Gelgelelim bu öykü dili özgün olmaktan epey uzak. 1970-80’lerden bu yana, Tezer Özlü, Tomris Uyar gibi isimlerin metinlerinden aşina olduğumuz ve daha çok kadın yazarlarca tercih edilen öykü dilini benimsediği gözden kaçmayan Çelik’in dil konusunda başarısız olduğunu söyleyemeyeceğimiz gibi özgün olduğunu da söyleyemeyiz diye düşünüyorum.

Özgün olmasa da tercih edilen bu öykü dilinin ritmi diri tuttuğu ve metnin aksamasının önüne geçtiği de bir gerçek. Kısa cümleler ve fonetik olarak uygun sözcük kullanımı, okurun öykünün içine girmesini kolaylaştırdığı gibi dikkatinin dağılarak metinden kopmasını da engelleyerek bir çırpıda finale ulaştırıyor.

Hasılıkelam, Gülhan Tuba Çelik, uzunca bir süredir birçok dergide boy gösteren öykülerine ciltlenmiş bir vücut kazandırdığı Evsizler Şarkı Söyler ile gözlemlerini, çağrışımlarını, geçmiş ile hesaplaşmasını, yaralarını yani zihninden ziyade gönlünü okuyucuya açıyor. Kitabın benzer yaralara sahip okura ulaşmasını diliyorum. Zira Romeo’nun da dediği gibi: “Yarayla alay eder yaralanmamış olan.” Yaralanmamış bir kimse varsa tabii.

İLGİLİ HABERLER