Yıllardır aynı iddia tekrar ediliyor:
“Amerika'yı Avrupalılardan önce Müslümanlar keşfetmişti.”
Ne var ki bu cümleyi kuranların önemli bir kısmı, İslâm dünyasının denizcilik ve haritacılık alanındaki ilmî mirasına dair ciddi bir kaynak okumadan, meseleyi slogan düzeyinde ele alıyor. Oysa gerçek ne bu kadar iddialı ne de bu kadar basittir. Müslüman denizciler ve coğrafyacılar, Orta Çağ boyunca ortaya koydukları çalışmalarla Avrupa'nın ufkunu genişletmiş, Coğrafi Keşifler'in fikrî altyapısının oluşmasına kayda değer katkılar sağlamışlardı.
Bugün birçok araştırmacı, Mali İmparatorluğu başta olmak üzere bazı Müslüman denizcilerin Kristof Kolomb'dan önce Atlantik'i aşarak Amerika kıtasına ulaşmış olabileceği ihtimali üzerinde durmaktadır.
Ancak bir kıyıya ulaşmak ile yeni bir kıtanın varlığını keşfetmek aynı şey değildir. Okyanusun ötesinde bambaşka bir kara parçasının bulunduğunu sistemli biçimde ortaya koyan ve bunu dünya tarihinin merkezine taşıyan bir keşif, İslâm dünyasında gerçekleşmedi.Bununla birlikte, Avrupa'nın Amerika'ya ulaşmasında Müslüman bilim insanlarının etkisini küçümsemek de tarihî gerçeklerle bağdaşmaz. Enlem ve boylam hesaplarından astronomiye, pusulanın geliştirilmesinden deniz haritalarına kadar birçok alanda yapılan çalışmalar, Avrupalı denizcilerin okyanuslara açılmasını kolaylaştıran bilgi birikiminin temel taşlarını oluşturdu.

Kolomb’u büyük yolculuğa çıkartan en önemli gerekçelerden birisi de dünyanın yuvarlak olduğuna dair taşıdığı büyük inançtı. Üstelik o dönemde Avrupa'da dünyanın şekli konusunda ortak ve sağlıklı bir kanaatin oluştuğunu söylemek de mümkün değildir. Büyük Keşifler Çağı'nın önde gelen isimlerinin hazırladığı bazı haritalara bakıldığında, dünyanın küresel yapısını doğru biçimde yansıtmaktan oldukça uzak tasvirlerle karşılaşılır. Kimi haritalarda dünya armudu andıran bir biçimde resmedilirken, bazılarında ise bugünün gözünden bakıldığında neredeyse bir gözlüğü andıracak kadar sıra dışı çizimler görmek mümkündür. Bu durum, Coğrafi Keşifler’in yalnızca cesaretle değil, yüzyıllar boyunca biriken bilimsel bilgi sayesinde mümkün olduğunu göstermektedir.
Kolomb’u büyük yolculuğa çıkartan en önemli gerekçelerden birisi de dünyanın yuvarlak olduğuna dair taşıdığı büyük inanç
tı. Bunu, günlüklerinde şöyle anlatmaktadır: “Yeryüzünün, karaların, suyun küresi olduğunu hep okumuşumdur. Plin sularla karaların birlikte bir küre olduğunu yazar. Bu okyanus denizinin en büyük su kitlesi olduğunu düşünür; göğe dönük durumdadır hep, altında yer vardır ve ona destek olur, Hindistan cevizinin kalın dış dokusuyla içi gibi birbirine katmanlıdır. Orta Çağ tarihinin hocası yaratılıştan söz ederken suların çok bol olduğunu belirtir, yaratılış sırasında bütün yeryüzünü örtseler de - sis gibi, buğu gibiydiler o zamanlar- yoğunlaşıp bir araya gelince yok az yer kapladılar der. San Nicolas da bu düşüncededir.”

Colomb'un varsaydığı yuvarlak dünya. Kolomb bu sözleri tereddütle ve Orta Çağ’dan referansla söylerken, 890 senesinde İbn Rüşd çok daha net ve doğruya yakın ifadeler kullanacaktı:
“Bilginler arasında, kara ve deniz kısımlarıyla beraber bütün yeryüzünün top gibi, bir küre şeklinde olduğu hususunda bir ittifak vardır. Güneşin, ayın ve yıldızların doğuşu, dünyanın muhtelif yerlerinde aynı anda vukua gelmeyişi, doğu kısımlarda kalan memleketlerde batı kısımlardaki memleketlerden daha erken doğuşu gerçeği ile bu hususta delil getirilir. Semavî, cisimlerin bu intizamı aynı ihtiyaca cevap teşkil eder.”
İbn Rüşd’ün sözleri yalnızca dünyanın şekline dair değildi; dünyanın galaksideki konumlanışına dair de şaşırtıcı bilgiler aktarıyor ve dünyanın yuvarlak olduğunu tartışmaya yer bırakmayacak şekilde tespit ediyordu:
“Yeryüzü, konkav bir şekilde olan göğün (semanın) ortasında, havada asılı büyük bir top gibi kürevidir. Hem üst taraftan hem alt taraftan ve hem de kenarlarından, böylece sema her taraftan dünyayı eşit bir şekilde sarmaktadır. Semanın içinde dünya, kabuk içindeki yumurtanın sarısı gibidir.”

9'uncu yüzyılda Müslümanların dünya haritası. Kolomb, dünyanın herhangi bir noktasından yolculuğa başlayan kimsenin yine aynı noktaya varacağına inanıyordu ve bunu ispat etmek için eski efsanelerden delil getiriyordu. Oysa İslâm düşünürlerinden Kahtavî asırlar sonra Jules Verne’nin kitabının final kısmına da konu olduğu üzere, doğuya doğru yolculuğa çıkan bir kişi başlangıç noktasına vardığında çıkış noktasındaki tarihten bir gün geriden gelecek bir takvime ulaşacağını şu sözlerle dile getirecekti: “Eğer bir kimse verilen bir noktadan doğuya diğer biri batıya doğru gitse bir üçüncü kimsede başlangıç noktasında kalsa, aynı noktadan uzaklaşan bu iki yolcu çıkış noktasına vardıklarında her ikisi de aynı zaman zarfında döndükleri halde dünya turu yapmak üzere doğuya giden kimse bir gün fazla; batıya giden ise güneşin doğuş-batışına göre hüküm verilerek bir gün eksik hesap edecektir. Zira batıya giden kimse güneşle aynı istikametle yürümektedir. Bu bakımdan onun günü doğuya gidene nispetle daima biraz uzundur. Netice olarak devr-i âlem tamamlandığında bu fark tam bir gün eder.”
Yine bir başka önemli İslâm bilgini Bîrûnî, dünyada bazı bölgelerde tam 6 ay güneşin hiç doğmadığını tespit ederek Kutup bölgelerini işaret ediyordu. Bîrûnî bunu dünyanın şekli ve konumlanmasıyla açıklıyordu.

Mecra
Bağdatlı Abdurrahman’ın Seyahatnamesi ve Amerikalı Müslüman köleler
Amerika’ya önce Berberîler mi ulaştı?
Hamidullah’ın en önemli iddialarından birisi, Amerika kıtasına öncelikle Berberîlerin ulaştığı savıdır. Yazar bu iddiasını desteklemek içinse “Brezilya” isminin etimolojisinden yararlanıyor:
“Berberîler, Batı Afrika’ya en yakın nokta olan Brezilya’ya ulaşmışlardır. Brezilya kelimesi ne Brezilya ve ne de Avrupa dillerinden bir kelimedir. Bu kelime, dil âlimlerini şaşırtmıştır. Bizim hipotezimiz bunu kolaylıkla açıklamaktadır. Şöyle ki: Berberî kabileleri arasında Birzala isminde bir kabile vardır. Bu kabilenin azalarının toplu ismi Brazil'dir. O zamanlarda yer isimleri orada yayılanlardan gelmekteydi. Müslümanların okyanustaki aramalar dolayısıyla yapmış oldukları seferde Birzala fertlerinden (azalarından) müteşekkil bir grup bir yerde yerleştiler. Bu yer muhtemel bir ada idi. Böylece buraya Brazil ismini verdiler. Sonradan bütün bölge bu ismi aldı.”
Hamidullah’ın etimoloji üzerinden kurduğu bu karşılaştırma zayıf deliller içerse de Kolomb’un bizzat kendisinin günlüklerinde havlamayan bir köpek çeşidi
nden bahsetmesi şüpheleri güçlendirmektedir; çünkü bahsettiği köpeğin Afrika kökenli ‘Basenji’ cinsi köpek olması oldukça güçlü bir ihtimaldi. Bu da Berberîlerin oralara ulaşmış olması ihtimalini güçlendiriyordu. 
Müslüman bilim insanlarının enlem ve boylam hesaplarından astronomiye, pusulanın geliştirilmesinden deniz haritalarına kadar birçok alanda yapılan çalışmalar, Avrupalı denizcilerin okyanuslara açılmasını kolaylaştıran bilgi birikiminin temel taşlarını oluşturdu. Müslümanların dünyanın keşfine katkıları
Müslümanların 10. yüzyıla kadar Akdeniz’i bir iç deniz haline getirdiğini ve neredeyse en ufak kıyı ve adayı detaylı bir şekilde haritalandırdığını biliyoruz.
Akdeniz’in yanı sıra Müslüman gemicilerin okyanusa açılmaktan hiç çekinmediğini ve Portekizlilere bu anlamda ilham olduğunu Fuat Sezgin şu sözlerle tespit ediyor:
“Onlar okyanuslara açılmaktan da hiç korkmuyorlardı. M. 9. yüzyılda yaşayan coğrafyacı ve tarihçi al-Ya’qūbī’nin bildirdiğine göre, Basra’ya yakın Ubulla’da yapılan dikişli gemiler, Kuzeybatı Afrika’daki Massa Limanı ile Çin arasında ticaret münasebetlerini sağlıyorlardı. Diğer bazı coğrafyacılara göre adı geçen Massa, Avrupa ve Bizans ile İslâm dünyasını bağlayan ticaret şehirlerinden biriydi (GAS XI). Onların tarihleri ve coğrafyaları denizcilerin çok erken bir devirde okyanuslara büyük bir cesaretle açıldıklarını gösteriyor. Onlardan bize kadar gelen denizcilik kitapları, denizcilikte ne büyük yerleri olduğu yönünde bizi muhteşem bir tablo karşısında bırakıyor. Onların gecikmiş olan modern etütleri Portekizlilerin yakın zamanlara kadar modern denizciliğin önderleri olarak tanıtılmasına imkân verdi. Ama bugün Portekiz denizciliğinde tanınan her başarılı verinin İslâm dünyasına borçlu olunduğunu görüyoruz. Şüphe yok ki içinde yaşadıkları İslâm dünyasının denizciliğini büyük bir maharetle tanıyıp kabullenmelerini küçümsemeden takdir etmemiz gerekiyor. Onlar hemen hemen başarıya götüren her bilgiyi Müslümanlardan öğrendiler. Müslümanların Atlas Okyanusu’nda büyük hareket imkânını öğrendiler” (Amerika’nın Keşfinde Müslümanlar)
Müslümanların Afrika’dan Sumatra’ya ve Ekvator çizgisine varıncaya kadar çok küçük hatalarla dünyayı 9. yüzyıldan itibaren haritalandırdığına şahit oluyoruz. Yukarıda zikredildiği üzere Kolomb, dünyanın yuvarlak olduğuna inanıyordu; ama çizdiği haritada bu yuvarlaklık daha çok bir armut şeklini andırıyordu. Oysa Müslümanlar daha 10. yüzyıldan itibaren bugünkü şekline çok yakın haritalar ortaya koymuştu:
“Kolomb da dünyayı kuzeyden güneye doğru sivrileşen bir armuta benzetiyordu. Daha 15. yüzyılda dünyanın yuvarlak olduğu fikrinin yerleşmemiş bulunduğu Avrupa’ya mukabil, Müslümanlar daha 10. yüzyılın ilk yarısında İberik Yarımadası’ndan Büyük Okyanus’u aşarak Asya’nın doğusuna ulaşmaya çalışmışlardı. Onlar bu iki sahil arasındaki mesafenin daha 9. yüzyılda 21 bin km kadar olduğunu hesaplamışlardı. Çok taraflı büyük bilgin Bîrûnî, 11. yüzyılın başlarında bizi objektivitesiyle hayranlığa düşüren Hind medeniyeti üzerine yazdığı kitabında şunu yazıyor: Tanıdığımız büyük kara kütlesi (yani Asya, Avrupa ve Afrika) büyük bir okyanus tarafından kuşatılıyor. Bu okyanusu (adı geçen) büyük kara parçasının arasını şu veya diğer tarafta bir kara parçasıyla veya insanların yaşadığı bir adayla kesmekte olduğu muhtemeldir.” (Amerika’nın Keşfinde Müslümanlar)

Fuat Sezgin'in çizimiyle Colomb'un kayıp haritası. Okyanuslara açılma konusunda Avrupalılara en büyük ilham kaynağı şüphesiz Endülüslerdi. Bu coğrafyadaki Müslümanlar denizcilik konusunda hayli ilerlemiş, hatta bunu bir saplantı haline getirmişlerdi:
“Bundan iki yüz yıl kadar sonra meşhur coğrafyacı İdrisî ki ömrünün büyük kısmını Endülüs’te geçirmiştir, bu anlamda bize daha geniş bilgi veriyor. İdrisî zamanında çok meşhur olan bir teşebbüsten etraflıca bahsediyor. Bu okyanusu batıya doğru geçmek için, bir ailenin sekiz mensubunun, hazırladıkları gemiyle yola çıkıp başarısız kalmış olmalarıydı. İberik Yarımadası’nda bu tip teşebbüsler çoğaldığı için Lizbon’da bir caddeye “darb al-magrurin” yani “maceracılar” yahut ta “aldananlar” caddesi adını vermişlerdi.” (Amerika’nın Keşfinde Müslümanlar)
Bazı Avrupalı tarihçiler, Piri Reis’in kusursuz dünya haritasını Kolomb’un kayıp haritasından intihal olduğunu söylese de Sezgin iddialara şu sözlerle noktayı koyuyor:
“Biz bu haritayı bilgisayar vasıtasıyla bir modern haritayla karşılaştırırsak her ikisinin muayyen yerlerde Afrika ile aralarındaki mesafelerde ne kadar birbirlerini örttüklerini gördük Bu, 18. yüzyıla kadar İslâm dünyasından başka hiçbir kültür dünyasında yapılamazdı. Zira bu harita hatasız boylam dereceleri ölçüsüne dayandığını gösteriyor. Kısacası Pîrî Reis’ten ele geçen bu haritanın, Avrupa’dan İtalyanca tercümesi İspanya’ya ulaşan ve (muhtemelen birkaç kopya ile) yayılan, aslı Arapça olan bir haritadan ibaret bulunması gerekiyor. İspanya kralının ısrarlı isteği üzerine Kolumbus’un kardeşi Bartolomeo’nun yapıp Madrid’e gönderdiği harita ise şudur…”

Piri Reis'in dünya haritası. Velhasıl, Yeni Dünya’nın keşfinde Müslümanların oynadığı rol son derece önemliydi. Evet, sayısız Müslüman denizci Amerika’ya ulaşmıştı ve bu kıtadan, daha ziyade adalardan, haberleri vardı; ama büyük ve ayrı bir kıta olarak ele aldıkları şüpheli bir durum. Öte taraftan, Müslüman denizcilerin çalışmaları olmasa ne Portekizlilerin ne de İspanyolların Akdeniz’in ötesine dahi geçecek bir birikimi söz konusu değildi.
*Daha ayrıntılı bir okuma için Fuat Sezgin
’in Amerika’nın Keşfinde Müslümanlar
makalesi incelenebilir.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.