"Hak’tan başka bir şeyin kalmadığını öğrenince derdinde kalmaz."

Cihan Damla, Cihan Damla
14:00, 20/04/2018, CumaG: Güncelleme: 10:09, 13/12/2018, Perşembe
GZT
"Hak’tan başka bir şeyin kalmadığını öğrenince derdinde kalmaz."
Mustafa Tatcı, Röportaj, GZT

Akademik ömrünü Yunus Emre’ye vakfeden Türk Tasavvuf Edebiyatı’nın en önemli isimlerinden araştırmacı yazar Yrd. Doç. Dr. Mustafa Tatcı; Yunus Emre’yle olan tanışmasını, Anadolu’daki dergâhları, eğitimleri, seyahatleri ve daha birçok konuyla alakalı düşüncelerini GZT okurlarıyla paylaştı.



Yunus Emre’yle alakalı 200’e yakın eser ürettiniz. Sizi bu konuda ihtisaslaşmaya iten şey neydi ve Yunus Emre’nin eserleriyle ne zaman karşılaştınız?
Yazdığımız kitapların büyük bir yekûnu Yunus Emre ve onun çizgisindeki Anadolu, Rumeli, Balkanlar, Azerbaycan’da yani kültür coğrafyasında yaşayan Türkçe eserler kaleme almış mutasavvıflarla, velilerle alakalı. Yunus Emre’yle ilk defa lisede karşılaştım. İlerde ne olmak istediğimi bilen bir öğrenciydim. Lisenin ilk sınıflarında Türkoloji tahsil edeceğimi biliyordum. Üniversite’de Türkoloji kazanıncaya kadar emek çeken biriydim. İlk bilinçsiz okuyuşum Nezihe Araz Hanımefendinin‘Anadolu Evliyaları’ kitabıydı.
Bu kitapla Yunus Emre’yle karşılaştım. 18 yaşındayken
Maarif Kitabevi
’nin bastırmış olduğu Yunus Emre Divanı elime geçti.
1984
’te üniversiteyi bitirdikten sonra mastıra başladığımda Yunus Emre çizgisinde eser veren
Niyâzî-i Mısrî
hakkında çalışma yapmak gönlümden geçiyordu fakat o nasip olmadı.
1984
senesinde Yunus Emre alakalı çalışmaya başladım.
1986
senesinde de doktoraya başladım. Ön hazırlıktan sonra bunun ilmi olarak hazırlanması gerektiği kanaati hâsıl oldu ve o tarihte başladım. Şöyle bir tereddüttüm vardı; benden önce rahmetli
Fuat Köprülü
’lerle başlayan Yunus Emre araştırmaları
Burhan Toprak
’la,
Abdülbaki Gölpınarlı
’yla ve yine rahmetle andığım
Faruk Kadri Timurtaş
hocayla devam etmişti.
“Onların yanında ben ne yapabilirim?”
diye kendime sormuştum. Fakat baktım ki yazma kaynaklarla yapılan çalışmalar örtüşmüyor. Bunun mutlaka bir tenkitli metin olarak ortaya konulması gerektiği düşündüm ve 1987 senesinde 20 yazma nüsha toplamıştım. Bunlar üzerinden tenkitli metin çalışması yaptım. Bunun üzerine hala çalışmalarımız devam edip gelmektedir.
https://image.piri.net/resim/imagecrop/2018/04/20/04/30/resized_416af-99ea97342.jpg
Yunus Emre, Hacı Bektaş-i Veli’ye tanışmasının ardından Yunus Emre olmuş. Bu tanışmayı sizden dinleyebilir miyiz?
Geçmişe doğru gittiğimizde karşımıza çıkan Allah dostlarının veya kültür adamlarının hayatlarıyla, eserleriyle ilgili tarihi bilgi ve belgeler yetersizdir. Yunus Emre’yle ilgili ilk menkıbe-i bilgiler
Hacı Bektaş-i Veli
hazretleri adına yazılan 15. Asırda derlenen ve toplanan, bir kısmı ihtiyatlı kullanılması gereken ‘
Velayetname
’ adında bir eser var.
Firdevsi
denen bir zatı muhtereme atfediliyor. Bu derleme bir eser. Bazen Hacı Bektaş-i Veli’ye ait olmayan unsurlarda kendisine mal edilerek oraya kaydedilmiş. Bu eserin bir bölümünde Yunus Emre’den bahsediliyor. Birde ağızdan ağıza nakledilirken bazı değişimlere uğramış ikinci bir rivayet var. Mesela Yunus Emre’nin evliliğiyle, okuma yazması ve bilgisiyle alakalı küçük anekdotlar var. Bunlardan bir tanesi
Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri
’ni yetiştiren Bursalı Üftâde Hazretleri’nin
‘Vâkıât-ı Üftâde’
isimli eseridir. Bu eser Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri tarafından kaleme alınmış üç ciltlik bir eser. Bu eser üzerinde ciddi çalışmalar yakın zamanlarda başladı ama henüz neşredilmedi. Kitapta Türkçe, Arapça, Farsça bölümler var. O bölümlerin içinde birkaç yerde Yunus Emre’den bahsediliyor. Yunus Emre’nin evliliği konusunu oradan öğreniyoruz. Bu rivayetleri herkes biliyordu.
2004
yılında Yunus Divanını neşre hazırlanırken karşıma
İbrahim Has
diye
1762
doğumlu İstanbul’da yaşamış Kastamonulu bir zat çıktı.
“Tezkiretü'l-Hâs”
ismiyle yazdığı eserinin iki bölümünde dokuz sayfalık Yunus Emre Menakıbı çıktı. Yunus Emre’den bahsedilen menakıplar da büyük bir şehrin müftüsü olduğu, verdiği bir fetva yüzünden
Tapduk Emre
’yle aralarının limonileştiğinden bahsediliyor. Tapduk Emre, Yunus Emre’ye mesaj gönderiyor ama Yunus buna karşı çıkıyor. Yunus’un verdiği fetvada yanılgıya uğrayıp Tapduk Emre’den özür dilediği olay zinciridir. Yunus’un okuma yazma bilen medrese mezunu olduğu ve bir büyük şehirde müftülük yapacak noktaya geldiği rivayeti ortaya çıktı. Bu rivayet daha önceden küçük küçük anekdotlarla karşımıza çıkıyordu. Mesela
İsmail Hakkı Bursevi
’nin
“Çıktım Erik Dalına”
şerhinde birkaç satırlık bir bölüm vardır. Bursevi,
‘Yunus Emre şehrin müftüsü idi. Okuma yazması yok diyenler, bilmedi yalan söyledi.’
diyor.
Yunus’la alakalı
iki damar
var. Biri okumuş medrese tahsili görmüş bir Yunus, öbür taraftan Velayetname’ ye göre okuma yazması olmayan bir Yunus. Aslında her ikisi de esas alınabilir. Fark eden bir şey olmaz. Çünkü okumuş veya okumamış olması Tapduk Emre’den el alarak yaptığı
seyr-u sülük
ile çatışmaz. Ortaya koymuş olduğu eserlerin okuma yazmayla, medrese mezunu olup olmamayla bir alakası yoktur. Çünkü bunlar tuluattır, adına üzerine ilahidir. Herhangi bir eğitimden geçen kişi tekkelerde kültürel olarak meşkten geçen kişi kulağı saktır. Bizim kültürümüzün bir meşk kültürü olduğunu da unutmamak lazım. Bir zaman sonra dili boşalabilir, gönlü boşalabilir ve bunlar yazıya dönüşebilir. İki rivayetin ikisini de esas alabiliriz. Velayetname’ye göre şuan
Eskişehir’e
bağlı ismi Yunus Emre köyü yapılan
Sarıköy'de
doğmuş. Bir sene bir kıtlık olmuş. Sağına soluna soruyor. Sen buğdayı, arpayı ancak Hacı Bektaş-i Veli dergâhında bulabilirsin diyorlar. Şimdi ki Hacı Bektaş ilçesine gidiyor. Yanına heybesini almış ve giderken eli boş gitmeyeyim diye düşünüyor. Bu safça bir düşünce. Erenlerden buğday talep edilir mi, edilmez mi? Bundan haberi yok. Burada saf ve samimi bir gönül de var. Bir de talep edilen dünyevi bir değer var. Dünyevi değerler dünya işleriyle uğraşan insanlardan istenir. Uhrevi değerler uhrevi işlerle uğraşan insanlardan istenir. Hacı Bektaş-i Veli hazretleri bir aşk, bir gönül adamı. Bir banka müdürü değil. Deposunda paralar, hazineler olan biri değil. Ambarında yetecek kadar buğday var onu seninle de paylaşır.

Yunus ondan ancak onu talep edebilirdi ama buğday talep ediyor. Dünya değeri olarak buğday normal bir insandan istenmiş değil. Arzu ettiği kendisine veriliyor fakat özde bir zekâ var ki, özde bir gönül dostluğu var ki, mütevazı bir ruh var ki “Eyvah! Ben ne yaptım.” dedirttiriyor. Tasavvuf zaten “Ben ne yaptım? Ben nereden geldim nereye gidiyorum? Benim gayem ne?” sorularıyla başlar. Bazen tasavvuf tarihiyle uğraşmaya başlayanlar ‘Tasavvuf ne zaman başlamıştır?’ sorusunun cevabını aramaya başlıyorlar. Tasavvuf seninle başlar. Sende başlar, seninle biter. Nedir bu başlama noktası? Ben kimim? Nereden geldim? Nereye gidiyorum? Nefes vereyim, diyor. Bu nefesin arkasında kavram olarak sözlüklere baktığınız zaman karşılık bulamazsınız. Hacı Bektaş-i Veli’nin ‘Her buğday tanesi karşılığında nefes vereyim.’ Sözünde nefesi incelemeye kalktığın zaman bu lügatlar yetmez. Varlık sırrını, hakikat sırrını sana nasıl söylesin ki. Yunus Emre’nin aklı başına gelince o nefesin, varlığın hakikatinin kilidinin anahtarının artık kendinde olmadığını ve kendisinin veremeyeceğini Tapduk Emre’ye gitmesi gerektiğini söylüyor.

Erenler meydanının sahibi bir yerde bakarsın Tapduk’tur bir yerde bakarsın Hacı Bektaş-i Veli’dir. Bu dün böyleydi şimdi başka türlüdür. İşlenmesi müsait olan yani gönlü granitten değilse, yontulmaya, işlenmeye müsaitse bu erenler meydanında biraz yuvarlanabilirler top gibi ama en sonunda padişahın çevganında kalırlar. Padişah çevganı Cenab-ı Hakk’ın ilahi tasarrufudur. Bu tasarrufta kim hakikati talep ederse teveccüh onadır. Dolayısıyla onun üzerindedir. Velhasılıkelam, Yunus Emre’nin Hacı Bektaş-i Veli hazretlerini bulması ve Tapduk Emre’ye gönderilmesi bir tesadüfler yumağı gibi görülse de işin aslı öyle değildir. Cenab-ı Hak zamanı gelmiş kulun gönlüne aşk iksirini damlatır. Dolayısıyla o değişmeye başlar ve gerisi vesilelerdir. Cenab-ı Allah ayeti kerimede demiyor mu? Vesilelere yapışınız. Cenab-ı Hak böyle dediğine göre Yunus Emre buğdayı vesile kılmıştır, Hacı Bektaş-i Veli’yi vesile kılmıştır. Esasında baktığımızda bütün insanların yapıştığı şey vesiledir ama sende bir türlüdür, bende bir türlüdür. Esas olan bu vesileyi olumlu hale dönüştürmek. Yunus Emre vesileye sıkıca yapışmış ve aradığını Tapduk Emre’de bulmuş.

Cenab-ı Hakk’ın hakikatini, insanlığın, varlığın ve eşyanın hakikatinin anahtarını Tapduk Emre hazretlerinin elinden almıştır. Menakıbı, şiirleri yorumlamak nasıl mümkünse bu menakıbı da böyle yorumlamak lazım. Giderken eli boş gitmeyeyim diye mütevazı bir bitki aluç götürmesine baktığımız zaman çok derinlikli bir hadisedir. Hz. Mevlana efendimiz buyuruyor ki; “Değirmene buğdaysız giden unsuz döner” diyor. Hz. Peygamber hediyeleşiniz diyor. Bu hediyeleşme bir bardak su da olabilir, bir kelam, bir gönül alma da olabilir. Rüşvetle hediyeyi karıştırmamak lazım. Hediyeleşmek gönül almaktır. Fukara kişi ne götürebilir? Dağdan aluç toplayabilir. Hz. Hünkar aluçun her tanesi mukabilinde, istediği her buğdayın tanesi mukabilinde nefes teklif ediyor. Bunu reddetmesi mümkün değil. Orada hafif gaflet göstermesi Yunus’un 40 senelik seyr-u sülukuna mâl oluyor.

“Yunus miskin çiğ idik, piştik elhamdülillah.”
O çiğlik demek ki 40 senede gidiyor. Peygamber Efendimiz
Hira
’da 15 sene, Hz. Mevlana’ya gidiyoruz 18 ay. Bu eğitim süreci insandan insana, kabiliyetten kabiliyete değişir. Hz. Yunus’ta da teorik olarak 40 sene devam etmiş. İyi ki 40 senede eğitilmiş ama bir saniyede o 40 senede aldığı varlığın özüyle alakalı bilgiler bir anda tulu etmiş. Bir nefes olarak karşımıza çıkmış. Yunus bir yerde
‘Erenler nefesidir devletimiz’
diyor. Demek ki erenler nefesi büyük bir devlet.

Anadolu’daki dergâhlarda dervişlere ne gibi eğitimler verilirdi?
Dergâh dediğimiz zaman şuan ki zamanda geçmişe doğru baktığımızda acayip, garip şeyler düşünüyoruz. Öyle bir şey yok tabi. Özellikle Anadolu’daki dergâhlar
‘ayende ve revende’
yani yolcuya, gelene geçene her türlü hizmeti veren çok muhteşem yerlerdi. Bir ev düşünün ama biraz müştemilatı daha geniş. Tuvaletinden, banyosuna, hayvanların rahat bir şekilde beslenebileceği hayvan damına sahip, yatılacak hücreleri olan, yemek yiyecek meydanı olan, sohbet veya zikir için bölümler olan bazısı geniş bazısı dar olan yerlerdi. Tapduk Emre’nin dergâhı bizzat devletin, beyliklerin desteklediği bir yerdi. Bunu tarihi belgelerden anlıyoruz. Birde mütevazı mahalli tekkeler vardı. Onun sadece haremlik, selamlığı olabilir. Şeyh efendinin kaldığı yerler ve dervişlerin eğitildiği yerlerdi. Müştemilatı geniş olan tekkelerde halvet odaları vardı. Belli dönemlerde uzaktan gelen dervişler eğitim için uzun sürede kalabiliyorlardı ve ondan sonra işinin başına geri dönüyorlardı. Tekke hayatı vakıf hayatıdır. Mürşit efendinin, para kazanma amacıyla çalışması söz konusu değildir. Çünkü onlar hayatlarını üçe ayırır:
Dinlenme süreci, ibadet süreci ve çalışma süreci.
Mutlaka gelen giden kişiyle sohbet, zikir babında ilgilenmesi icap eder. Dolayısıyla tarlada saatlerce çalışacak zamanı bulamaz. Bazen imece usulü katılır ama bizzat para kazanmak için böyle bir emek sarf etmez. Tekkeler mensuplarca yaşatılır. Vakıflar insanlar yoluyla yaşatılır. Tekkelerde günlük düşünülür. Yani ambarlar tıka basa doldurulmaz. Doldurulursa bu fukara için düşünülür. Ertesi gün ‘Paramız kalmadı’ endişesi yoktur. Kalmadıysa yemezsin ama varsa insanlık için harcarsın. Mesela post altına bir akçe, beş akçe para koyar. Şeyh efendi bu paraları asla cebine koymaz. Bu eski usuldür. Bir kese vardır ve bu keseden sorumlu bir derviş han vardır. Harcamaları onlar yapar. Bu kadar buğday lazım, bu kadar yulaf lazımı onlar belirler. Gelene gidene mutlaka sofra kurulur. Bu sofra irfan sofrasından kinayedir. Tekkelerdeki hayat pasif bir hayat değildir. İçinde Kuran’ın ne olduğu, Peygamberimizin kim olduğu, hangi özelliklerinin olduğu yani tevhid bilincini, adalet bilincini öğrenmiş insanlar vardı. Bunlar zaviyelerde öğretiliyordu. Bu bilinci gerekirse kılıç kullanarak, gerekirse gül dağıtarak yeryüzünde görevlerini yapmış insan yetiştirdiler. Zaviyeler böyleydi. Tapduk Emre’ler pasif gibi görülür hayatlarına baktığımızda ama o bizi aldatmasın. Hâzinî’nin yazdığı Cevâhir'ul- Ebrâr’da 99 bin müritten bahsediyor. Bunlar yeryüzüne dağılmışlar. Atalarımızı etkileyen bu ruh nereden geliyor o zaman. Pasif insanlar olsa Ahmet Yesevi hazretleri, Tapduk Emre hazretleri, Yunus gibi bir aksiyoner çıkar mıydı ortaya? Biz sadece yazdığı için Yunus’u biliyoruz. Gücünü kelama vermiş Yunus. Gücünü başka ilmi, başka insani problemlere vermiş olanları nereden bileceğiz? Onlar yazmamışlar çizmemişler. Tapduk’ların cebinde Yunus bir tane değil ki bin tane Yunus var. Bunlar varlık âlemine adalet, bilgi ve sevgi dağıttılar.


Erenler gönülden gönüle, dilden dile eğitirler.
Baba Tapduk
’un manası ne ki? Malumunuz erenler bir silsileyle Peygamberimize bağlıdır. Dolayısıyla Baba Tapduk’un manası da
Sırrı Muhammedi
’dir. Hz. Mevlana’nın manası da Sırrı Muhammedi’dir. O silsile manevi silsiledir, maddi silsile değildir. Erenler gönülden gönüle, dilden dile eğitirler. O yüzden kelamları kutludur. Bizim kelamımız neden etkilemiyor da Hz. Yunus’un kelamı etkiliyor? Çünkü rengine aşkın boyandı onlar.
Tasavvuf ’ta seyahatin yeri nedir?
Tasavvufa hangi açıdan bakarsan bak seyahatten ibarettir. İçselleştirirsek manevi seyahat, dışta değerlendirirsek afaki seyahat var. Hz. Peygamberin de
“Tebdil-i mekânda ferahlık vardır”
diye bir hadisi var. Yunus seyahat etmiş midir? Evet, etmiştir. Etmese ne olurdu? Yine aynı Yunus olurdu.
Elli tane kavram olsa birinci sıraya koyacağımız madde zikrullahtır. Cenab-ı Allah
“Fezkurûnî ezkurkum”
diyor. Sen beni zikret bende seni zikredeyim. Kalpler ancak zikirle tatmin olur, diyor. Kuran zikir kitabıdır. Zikretmeyen onu bulamaz ve ona ulaşamaz. İkincisi sohbettir. Sahabe sohbet ilişkisine bakarsak Yunus,
“sohbet canı semirdir”
diyor. Sohbet, can besleyicidir. Neden? Sohbetler senin nerede zaafın varsa manaya perde olur, nerede gedikler varsa onları tıkar ve yok eder.
Kalpler ancak zikirle tatmin olur.

Sen bunu sohbetle içselleştire içselleştire, gönlünü yedire yedire yolculuğa devam edersin ama bunu riyazetle, açlıkla, aşırı gayretle takviye etmezsen başarıya ulaşamazsın. Öyle durumlar olur ki sohbet, zikir, mücahede fakat bir türlü perdeyi yırtıp, aşamaz. Ama kibirde veya ummadığı bir davranışta takılır kalır. İşte burada iki tane tarz vardır. Birisi halvettir. Tek rakamlı günlerde aşırı ibadet, uykusuzluk ve gıdayı kesmekle uygulanan bir yöntemdir ama ruhbanca uygulanan bir yöntem değildir. Hz. Peygamber’in ve İslam’ın uygulamalarında ruhbanlık yok. Özellikle cinsi perhiz yok. İnsan halvetle de açılamayabilir.

Halvetin iki uygulaması var. Biri seyahat sırasında uygulanan halvet diğeri de özellikle tekkelerde halvet odaları var. Büyüklüğü kabir kadar olacak ve daha büyük olmayacak. Mümkünse ayakları uzatmayacaksın, sıhhiye arızan varsa uzatabilirsin. Uyku yatarak değil, duvara dayanarak olacak. Uyandığın zaman kaldığın yerden devam edeceksin. Yoğunlaştırılmış bir zikrullah ibadetidir. Bunula da başaramazsan seyahat gösterirler. Şimdi böyle bir uygulama yok. Çünkü İstanbul’da karşıdan karşıya geçinceye kadar üç saat geçiyor. Üç saatte arabanın içinde zaten halvet çıkarabiliyorsun. Selmana çıkmak diye tabir edilen bir yöntem var. Malumunuz gondola benzeyen keşkül diye bir alet var. İnsan bunu boğazına, gerdanına takar. Sonrasında mürşidin göstereceği istikamette gider ve aynı istikamette geri döner. Tasavvufta
"Tığ teber şâh-i merdan"
diye bir tabir vardır.
“tığ teber”
vahşi hayvanlardan korunmak için kullanılan bir şeydir.
“Şâh-i merdan”
Hz. Ali efendimizden kinaye mertlerin şahı demektir. Üzerinde para pul filan olmayacak, elinde bir tığ teber, sırtında bir heybe ve önünde de keşkül olacak. Perşembe öğle vakti girer, Cuma vakti sela okununcaya kadar ki süreye Cuma vakti denir. Cuma vakti sâlik yapar. Buna sadece bir cümle söyleme hakkı verilir.
“Hak dosta bak”
diyerek hem karşısındakini eğitiyor hem de aşkın adresini gösteriyor. Dünyada en büyük marifet
“mürşid-i hakiki”
bulabilmektir. Tenhadaki insanı kâmili nasıl bulacaksın? Gönülden gönüle yol gizli gizli. Neşet Ertaş biliyor sende bil. Velhasılıkelam, bu seyahat sırasında takdir edildiği müddet içinde gezilir ve buldum diye geri gelinir. Yunus’un azarlanıp da gönderilmesi manen açılma noktasının gecikmesindendi. Cenab-ı Hak, Tapduk’un suretiyle ilahi bir oyun oynadı. Onu selmanda açmak istedi. Sonrasında Yunus “Aradığımı buldum/ Hakkı hamdüsena kıldım” diyecekti.

Sosyolojik olarak baktığımızda tasavvuf, modern hayatın hangi problemlerine şifa sunuyor?
Tasavvuf kavram olarak Allah ve insanla alakalıdır. İnsan problemleriyle, her türlü güzellikleriyle, her türlü melanetleriyle ilgilenmektedir. Çukurdan çıkarıyor. İki tane bilgi ve aşk kanadı takıyor.
“Ey insan, esfel-i sâfilîne mecbur, mahkûm ve layık değilsin. Gel sana kanat takalım. Bunlarla aslına uçurayım seni.”
diyor.

Hak’tan başka bir şeyin kalmadığını öğrenince derdinde kalmaz.
Allah’ta olma halini bildiren bir Meslek-i Muhammedi. İnsanın varlığının yapısını Allah’ta olduğunu bildiren ilahi bir yol. Bu yol şuradaki problemleri gidermez mi? Her türlü deva ondan olmaz mı? Olur. Şimdi insanı strese sokan, psikolojik bunalımlara sebep olan nedir? Ben kaynanamdan dertliyim, ben kocamdan dertliyim, ben çocuğumdan dertliyim, ben paradan dertliyim. Varlığın hakikatini öğrendikten sonra
“Hakk'dan ayân bir nesne yok gözsüzlere pinhân imiş.”
diyor
Niyâzî-i Mısrî
. Varlığın Hak ile kaim olduğunu öğrendikten sonra derdin kaynağı kalır mı? Bataklık kurudu. Dolayısıyla Yunus veyahut diğer büyüklerimizin sözleri aslında geçmişin, geleceğin ve bütün insanlık problemlerinin de derdinin devasıdır. Neden? Hak’tan başka bir şeyin kalmadığını öğrenince derdinde kalmaz. Bir bakmışısın ki derdin sana derman imiş. Onun için psikiyatriyle, pedagojiyle, psikolojiyle, sosyolojiyle, felsefeyle uğraşan kişilerin mutlaka derinlikli olarak Yunus’tan başlamalarını ve o çizgide
2000-3000
eser vermiş Yunus çizgisinde yetişmiş Hak dostlarıyla ilgilenmelerini isterim. Aradığı çareler mutlaka onların satır aralarında gizlidir. Bunu pozitif bir bilim olarak aldığın zaman bu işe yaramaz. Yunus ve benzeri mutasavvıflar hale davet eder. Bunu hal haline getirmemizi ister ve öğütler.

Yorumlar
Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

Sayfa Sonu
GZT
GZT Haberin Sosyal Hali.

Gündemi en anlaşılır, en hızlı ve en görsel haliyle takip etmeye hazır mısınız? GZT özel video içerikleri, nitelikli infografikleri ve fark yaratan yayıncılık anlayışıyla size sıradan haber sitelerinin ötesinde bir deneyim sunuyor. Politikadan kültüre, teknolojiden spora kadar hayatın her alanına dokunan içeriklerle, doğru bilgiye keyifli bir arayüzle ulaşın. Dijital yayıncılığın yeni yüzü GZT ile dünyaya farklı bir pencereden bakın.

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

GZT dünyası her an yanınızda! GZT mobil uygulaması ile son dakika gelişmelerine ve özel içeriklere anında erişin. Sadece haber okumayın; izleyin, keşfedin ve paylaşın. iOS, Android ve Huawei cihazlarınıza kolayca indirebileceğiniz uygulamamızla gündemi cebinize sığdırın. Şimdi indirin, haberdar olmanın en keyifli halini kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mahallesi Fetih Caddesi No:6 Dk:1 Topkapı, Zeytinburnu / İstanbul[email protected](0 212) 612 29 30

Albayrak Medya Siteleri
YASAL UYARI

YASAL UYARI BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BIST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026