30. Yılında Dayton Anlaşması

Yüzbinlerce mâsum Boşnak kanı ve yüzbinlerce kişinin sürgünü üzerine imzalanan Dayton anlaşması, soykırımcı Bosna Sırp yönetimi liderlerinin dünya kamuoyu önünde suçlu bulunmasıyla zaten kendi kendini feshetmişti. Bu sebeple soykırımcı tarafın attığı imzalar geçersiz sayılmalıydı. Bu anlaşmanın hâlen yürürlükte olması, maalesef saldırganı barış güvercini olarak takdim etmektir.
14 Aralık 1995 günü Paris’te atılan imzalarla Bosna’da silahlar sustu. Devamında ABD’nin Ohio eyaletinin Dayton şehrinde detayları ortaya çıkan anlaşma, Dayton Anlaşması adıyla tarihe geçti. Bu vesileyle çağımızın ‘yönetim filozofu’ olarak tanınan Peter Drucker’in tezini hatırlatmakta fayda var: “Dünün çözümleri, bugünün problemine dönüşmüştür.” Dayton anlaşmasını bundan daha iyi ne özetleyebilir?
Dayton’da 3 liderin attığı imzalarla ortaya çıkan bu belgenin kullanım süresi dolmuş bulunmaktadır. Aslında Dayton, sürdürülebilir bir anlaşmadan ziyade büyük güçlerin dayatması ile sağlanmış bir ateşkestir. Bu ateşkes âdil, uluslararası hukuka uygun bir anlaşmayla tamamlanması gerekirken hâlâ hiçbir adım atılamadı. Balkanlarda kalıcı bir barışın temini, yenilenmiş bir anlaşmaya bağlıdır.
Adâletsiz bir anlaşma
Dayton anlaşmasının ne kadar yetersiz ve sürdürülebilir olmadığı birkaç yıl içinde kendini gösterdi. Bu anlaşma ile barış güvercini rolü oynayan Balkan kasabı Miloşeviç, birkaç yıl sonra Bosna’da yaptığı soykırım ve sürgünleri Kosova’da tekrar etmeye kalkınca dünyanın mühim bir kesimini karşısında buldu.
1999 yılında NATO, Miloşeviç’i durdurmak için 77 gün sürecek bir hava harekâtı ile saldırgan Sırp ordusunu ve polisini Kosova’dan kovdu. Rusya ve Çin’in de buna sessiz kalarak NATO harekâtına destek verdikleri söylenebilir.
Üç buçuk yıl boyunca Boşnak soykırımına sessiz kalan Batı dünyası, Kosova’da yaşanacak yeni insânî felaketleri 1999 yılındaki hava harekâtı ile engellemiş oldu. Kosova’da yaşananlar, Dayton anlaşmasının ne kadar yetersiz ve adâletsiz olduğunu hatta saldırganın mükâfatlandırıldığını ortaya çıkardı. Batılı büyük güçlerin ısrarla görmezden gelen tavırları, Miloşeviç önderliğindeki Sırp saldırılarını teşvik etti.
Bu hava harekâtı ile Miloşeviç iktidarını kaybetti, sonrasında Lahey’de savaş suçları mahkemesinin cezaevinde ölümüne kadar tutuklu kaldı.

Soykırımcıları muhatap aldı
Dayton anlaşmasının tutarsızlığı bundan ibaret değil. BM genel kurulunun kararı ile kurulan Lahey Savaş Suçları Mahkemesi (İCTY) 2003 yılında Sırp general Radislav Krstiç’i, Srebrenica’da soykırım yapmaktan müebbet hapse mahkûm etti. Devamında Lahey Adalet Divanı da 27 Şubat 2007 tarihinde Srebrenica’da soykırım yapıldığına hükmetti. Sonrasındaki mahkeme kararları, Bosna Sırp yönetiminin neredeyse tamamını soykırım ve insanlığa karşı işlenen suçlardan suçlu buldu.
Dolayısıyla;
- Bu mahkeme kararları, Dayton anlaşması ile Bosna-Hersek devleti içinde ayrı bir devlet gibi hareket eden ve ülkenin yarısını kontrol eden Sırp yönetimini ortadan kaldırması gerekirdi, fakat beklenen olmadı.
- Mahkeme kararlarının uygulanması yönünde hiçbir adım atılmadı. Aksine Bosna Sırp yönetimi, Bağımsız Bosna devletini bölücü politikalarla yok sayarak Sırbistan’a bağlanma tezlerini günümüze kadar dillendirmeye devam etti.
2008 yılında Kosova’nın bağımsızlık ilanı sonrasında Belgrad’dan güç alan Bosna Sırp yönetimi liderleri, Kosova’yı gerekçe göstererek bağımsızlık söylemlerini çok daha yüksek tonlarla dile getiriyorlar. Oysa yüzbinlerce mâsum Boşnak kanı ve yüzbinlerce kişinin sürgünü üzerine imzalanan Dayton anlaşması, soykırımcı Bosna Sırp yönetimi liderlerinin dünya kamuoyu önünde suçlu bulunmasıyla zaten kendi kendini feshetmişti. Bu sebeple soykırımcı tarafın attığı imzalar geçersiz sayılmalıydı. Bu anlaşmanın hâlen yürürlükte olması, maalesef saldırganı barış güvercini olarak takdim etmektir.
Cinayet turları veya Sarajevo Safari
Geçen ay dünya kamuoyunda yer alan konulardan biri de 1992-95 yılları arasında kuşatma altındaki Saraybosna’ya yapılan insan avı turları idi. Konu, Milano’da bir savcının başlattığı bir soruşturma vesilesiyle gündeme geldi. Aljazeera Balkans TV kanalının birkaç yıl önce yayınladığı SARAVEVO SAFARİ adlı belgeselin ana teması, kuşatma altındaki Saraybosna’ya Belgrad üzerinden insan avı turlarının düzenlenmesi üzerineydi.
Bilindiği üzere 44 ay süren Saraybosna kuşatmasında 16 binden fazla masum Saraybosnalı, keskin nişancı atışları neticesinde katledildi. Bunların 1601 (Bin altı yüz bir)’i 10 YAŞINDAN KÜÇÜK çocuklardı.
Belgesel ve görgü şahitlerine dayanarak toplanan delillerle birlikte Milano savcısı, para karşılığı hafta sonları Saraybosna’daki insan avı seanslarına katılan Batılı bazı varlıklı kişilerin peşine düştü. Hatta şimdiki Sırbistan Cumhurbaşkanı Alexander Vuçiç’in de adının karıştığı soruşturma hâlen devam ediyor. Neticesi merakla beklenen bu soruşturmaya göre, kuşatma altındaki Saraybosna’da keskin nişancı tüfeği ile insan avlama işinin ciddi paralarla satıldığı ortaya çıkmış oldu.
Bilindiği üzere 10 Aralık 1948’de BM İnsan Hakları Evrensel beyannamesi yayınlanmış ve üye ülkeler tarafından onaylanmıştı. Bu vesileyle 10 Aralık günü her yıl dünyada insan hakları günü olarak anılıyor. Kuşatma altındaki bir şehirde yaşayan masum insanları para karşılığı avlamanın bahis konusu olduğu bir dünyada hangi insan haklarından söz edilebilir?
Dahası, her fırsatta İslâmî terörden dem vuran dünya kamuoyunun Müslüman çocukları avlamak için tonlarca para ödeyen Hristiyan fanatikleri gündeme getirmediği bir dünya ne kadar güvenilir olabilir?
Her konuşmasında barış nutukları atan Batılı liderlerin ikiyüzlü ve tutarsız tavırları gün gibi ortada durmuyor mu?

ABD‘nin yeni güvenlik strateji belgesi ve Balkanlar
ABD’nin 2025 Aralık ayı ortasında yayınladığı 33 sayfalık son ulusal güvenlik strateji belgesinde Balkanlar yer almadı. Her yönüyle Trump’ın damgasını vurduğu belgede, Suriye ve Avrupa’ya ise geniş bir yer verildi. Yıllardır Batı ittifakında yer alan birçok ülke, yayınlanan bu belge sonrası endişelere kapıldı.
Özellikle NATO şemsiyesi altındaki Avrupa devletleri, savunma bütçelerinde büyük artışlara gitmek zorunda olduklarının farkına vardılar. Savunma bütçelerindeki artışın, refahın düşmesi anlamına geldiği bellidir.
22 Şubat’ta dördüncü yılına girecek Rusya-Ukrayna savaşı ile Avrupa 2. Dünya savaşından sonraki en büyük güvenlik krizi ile yüzleşmiş bulunuyor. Hantal yapısı sebebiyle anayasa yapamayan ve ortak bir ordu kurmayı beceremeyen AB, Rusya ile dost mu düşman mı olacağının kararsızlığı ve şaşkınlığı içinde adeta çırpınıyor.
Avrupa’nın bu kararsız ve şaşkın tavrının, Balkanlardaki hassas istikrarı bozması an meselesidir ve kesinlikle bir sürpriz değildir. Çözüm bekleyen Kosova probleminin yanı sıra Sırbistan ve Hırvatistan’ın tam gaz silahlanma yarışı bu meyanda endişeleri artırıyor.

Brüksel’deki Batı Balkanlar Zirvesi ve Türkiye
Balkanlardaki siyasi işleyişte, ülkelerin kendi iç siyasi yapıları kadar dış güç dengelerinin de etkili olduğu asla unutulmamalıdır. ABD, AB, Rusya ve Çin’i bu dış güç dengeleri arasında sayabiliriz. Barış ve istikrarı koruyabilmek için bölgedeki hem iç hem de dış ilişkiler ağını doğru okumak şarttır.
Çok kutuplu yeni bir dünya düzeninin ortaya çıktığı günümüzde Balkanlar büyük güçlerin nüfuz mücadelesi yaptığı pilot bir bölgedir. Balkanlarda istediğini elde edemeyen bir devletin evrensel ölçekte başarılı olabilmesi pek mümkün değildir. Yani dünyada sözünü dinletmek isteyen kim olursa olsun önce Balkanlarda etkili olduğunu ispat etmelidir.
Türkiye hem Ukrayna-Rusya hem de Filistin-İsrail konusunda uyguladığı politikalarla hep barıştan yana tavır aldı. Tahıl koridoru ve son Filistin-İsrail ateşkesinde tüm dünya Türkiye’nin etkisini ve önemini fark etti, barışçı çabalarını takdir etti. Türkiye’nin bu başarısında savunma sanayi alanındaki atılımlarının katkısı da fevkalade önemliydi.
Balkanlardaki tüm ülkeler AB ile tam üyelik müzakereleri yürütüyor. AB, ne kadar gücünü kaybetse de Balkanların AB ile bütünleşmek dışında başka bir alternatifi yoktur. AB dışında kalan Balkan coğrafyasında barış ve istikrarı sağlamak çok zordur.
Türkiye artan gücü sayesinde Balkanlardaki hedeflerini AB ile uyumlu hâle getirerek etkisini ciddi mânâda artırabilir. Özellikle Yunanistan, Bulgaristan ve diğer Balkan ülkelerinde bulunan Müslüman toplulukların insan hakları noktasındaki taleplerine katkı yapabilir.
Türkiye’nin yıllardır uyguladığı kazan-kazan esasına dayanan model, olumlu etkisini gösteriyor. Bu modelle Türkiye’nin Balkan ülkeleriyle yaptığı ticaret sürekli artış göstermeye devam ediyor. Gelişen diğer bir sektör de turizm oldu.
Bu gelişmelere katkı sağlayan faktörler arasında TİKA, Yunus Emre Enstitüsü ve Yurt Dışı Türkler Başkanlığı öne çıkıyor. Müsbet katkı veren bu kurumların yanında FETÖ gibi yapılanmalar ve Batı kaynaklı İslamofobinin yıkıcı etkilerini dikkate almak gerekiyor. Ülkemizin Balkanlardaki varlığını ve barışı tehdit eden bu unsurların etkilerini azaltmak için mücadeleye devam edilmeli. Bazı büyük ülkelerde yuvalanmış olan düşman yapılar, bütün Balkan ülkelerinde faaliyetlerine devam ediyor.
Geçmişte okullar temelinde büyüdüğünü bildiğimiz bu yapıların etkisini azaltmak için Maarif Vakfı’nın eğitim alanında daha çok çalışması gerektiğini ilgililerin dikkatine arz etmek isteriz.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.