ABD güvenlik değil ‘Risk Garantörü’ne dönüşürken: İran saldırılarının Körfez’de açığa çıkardıkları

Bu savaş, Körfez ülkelerine çok sert bir gerçekliği hatırlattı: Coğrafya değişmiyor. Hürmüz Boğazı’nın dibinde yaşayan, küresel enerji akışının merkezinde bulunan ve topraklarında Amerikan askeri varlığı barındıran ülkelerin ‘nötr kalma’ kapasitesi sanıldığından çok daha sınırlı. Körfez artık savaşın etrafındaki halka değil; savaşın operasyonel sahalarından biri. Bu-güne kadar Ortadoğu’dan büyük ölçüde azade görünen, barış, istikrar ve refah üzerine bir imaj inşa eden Körfez ülkeleri ve şehirleri açısından bu savaş, Ortadoğu’dan hiç de azade olunmadığının ve olunamayacağının acı bir göstergesi aynı zamanda.
Ortadoğu’da uzun yıllardır herkesin kaçınmaya çalıştığı senaryo artık teorik bir risk olmaktan çıktı: ABD ile İran arasındaki doğrudan savaş, Körfez ülkelerinin kapısına değil, bu kez bizzat içine geldi. Üstelik bu sefer mesele sadece Washington ile Tahran arasındaki bilek güreşi değil. Savaşın etkileri füze savunma sistemlerinden enerji piyasalarına, hava sahasından yatırımcı güvenine kadar Körfez’in bütün güvenlik ve refah mimarisini sarsıyor. Bugün gelinen noktada Körfez ülkeleri kendilerini seç-medikleri, istemedikleri ve hep kaçındıkları bir savaşın tam göbeğinde buldu.
Şubat ayının son günlerinde İran, Körfez genelinde koordineli füze ve İHA saldırıları düzenledi. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) en fazla doğrudan hedef alınan ülke oldu; Abu Dabi ve Dubai çev-resine yönelik saldırılar sivil kayıplara yol açtı ve ülke çapında hava savunma sistemleri devreye gir-di. Katar, Kuveyt, Bahreyn ve Suudi Arabistan da ya hava sahalarına giren unsurlarla ya da stratejik tesislerine yaklaşan tehditlerle yüzleşti. Körfez topraklarındaki Amerikan askeri varlığı, özellikle Ka-tar ve Bahreyn’deki üsler doğrudan hedef ya da açık tehdit haline geldi.
İran’la yakın ilişkilere sahip olan ve ABD ile İran arasında senelerdir arabuluculuk yapan Umman bile savaştan, saldırılardan nasibini aldı. Saldırıların ekonomik etkisi de gecikmedi. Katar’daki enerji tesisleri üzerindeki baskı LNG akışını sekteye uğrattı, Hürmüz çevresindeki gerilim petrol ve doğal-gaz fiyatlarını yukarı itti, Körfez borsalarında sert dalgalanmalar yaşandı. Yaşananların etkisiyle tu-rizm ve finansın Körfez’deki cenneti olarak görülen Dubai’den ciddi anlamda insan ve sermaye çıkı-şı oldu. Kısacası savaş, Körfez’in güvenlik, ekonomi, demografi, siyaset dengelerini hiç olmadığı kadar sarstı.
Reklam
Güvenlik denklemi
Körfez ülkelerinin onlarca yıldır kurduğu temel denklem şuydu: Amerika ile stratejik ortaklık sürdü-rülecek, İran’la doğrudan savaşın parçası olunmayacak, krizler mümkünse diplomasiyle yönetilecek ve bölge toprakları büyük güç çatışmasının ana sahnesine dönüşmeyecekti. Son yıllarda Suudi Ara-bistan ve BAE gibi Körfez ülkelerinin İran’la yeniden diplomatik ilişkiler tesis etmesinin ve iletişim kanallarını açmasının arkasındaki motivasyon da buydu. Ancak bugün bu denklemin işlemediği gö-rülmüş oldu.
Saldırılar Körfez ülkelerini aynı anda iki gerçekle yüz yüze bıraktı. Birincisi, güvenlik açısından hâlâ büyük ölçüde Washington’a bağlılar. İkincisi tam da bu bağlılık nedeniyle İran’ın maliyet yükleme stratejisinin doğal hedefi haline geliyorlar. Başka bir deyişle, Amerikan güvenlik şemsiyesi onları korurken aynı zamanda hedefe de dönüştürüyor.
Bu yeni tablo, Körfez başkentlerinin yıllardır uyguladığı denge siyasetini ciddi biçimde zayıflattı. Son yıllarda Suudi Arabistan ve BAE gibi ülkeler, İran’la ilişkileri kontrollü biçimde toparlamaya, bölgesel tansiyonu düşürmeye ve Washington-Tahran hattındaki gerilimden mümkün olduğunca uzak durmaya çalışıyordu. Ancak bu diplomatik tutum, büyük güç çatışmasının doğrudan askeri safhaya geçtiği noktada tek başına yeterli olmadı. Aynı şekilde Körfez ülkelerinin Trump idaresin-deki ABD üzerinde etkisinin ne derece sınırlı olduğu da görülmüş oldu.
Daha da önemlisi, bu savaş Körfez ülkelerine çok sert bir gerçekliği hatırlattı: Coğrafya değişmiyor. Hürmüz Boğazı’nın dibinde yaşayan, küresel enerji akışının merkezinde bulunan ve topraklarında Amerikan askeri varlığı barındıran ülkelerin ‘nötr kalma’ kapasitesi sanıldığından çok daha sınırlı. Körfez, artık savaşın etrafındaki halka değil; savaşın operasyonel sahalarından biri. Bugüne kadar Ortadoğu’dan büyük ölçüde azade görünen, barış, istikrar ve refah üzerine bir imaj inşa eden Körfez ülkeleri ve şehirleri açısından bu savaş, Ortadoğu’dan hiç de azade olunmadığının ve olunamayaca-ğının acı bir göstergesi aynı zamanda.
Reklam
İran neden Körfez’i hedef aldı?
İran’ın stratejisini doğru okumadan bugünkü tabloyu anlamak zor. Tahran, ABD ya da İsrail karşı-sında klasik anlamda askeri zafer kazanamayacağını biliyor. Bu nedenle hedefi cephede üstünlük sağlamak değil, karşı tarafın savaş maliyetini mümkün olduğunca yükseltmek. İşte bu yüzden Körfez ülkeleri İran açısından son derece kritik.
Çünkü Körfez’in zayıf noktası askeri olmaktan çok ekonomik. Dünyanın en kritik enerji ihracat mer-kezleri, küresel ticaret ağlarının önemli halkaları burada. Uluslararası finans, lojistik, havacılık ve yatırım trafiğinin bölgesel düğüm noktaları da burada. İran tam da bu yüzden Körfez’e bakarken yalnızca askeri üsleri değil, refahın altyapısını görüyor. Savaşı yayarak bölgeselleştirmek, hatta ulus-lararasılaştırmak; enerji akışını, ticaret güvenliğini ve piyasa istikrarını baskı altına alarak karşı tarafa sadece askeri değil ekonomik ve siyasi maliyet de yüklemek anlamına geliyor.
Bölgeye yönelik saldırıların sembolik anlamı burada yatıyor. Tahran şu mesajı verdi: Savaş sadece askeri üslerde yaşanmayacak, Körfez’in ekonomik istikrarı da savaşın parçası olacak. Yani mesele artık bir füzenin nereye düştüğü değil; bir bölgenin “güvenli yatırım, güvenli ticaret, güvenli enerji koridoru” imajının ne kadar yara aldığı. Bu açıdan bakıldığında Tahran’ın başarılı olduğu söylenebi-lir.
Washington’ın savaşı, Körfez’in faturası
Bugün Körfez’de en fazla hissedilen rahatsızlıkların başında şu duygu geliyor: Savaşın temel kararla-rı Washington’da alınıyor, ama bunun ağır sonuçları Körfez’de yaşanıyor. Bu, Körfez başkentleri için hem stratejik hem siyasi açıdan son derece zor bir durum.
ABD’nin hedefi yalnızca İran’ı caydırmakla sınırlı görünmüyor. Savaşın dili ve kapsamı, yalnızca bir cezalandırma operasyonunun ötesine işaret ediyor. İran’ın nükleer kapasitesini, füze kabiliyetini ve bölgesel etki alanını kalıcı biçimde kırmaya dönük bir baskı stratejisi öne çıkıyor. Böyle bir çerçeve-de Tahran için mesele sadece geri adım atmak değil, rejim güvenliği ve devlet kapasitesini koruma mücadelesine dönüşüyor. O zaman da savaş sınırlı bir askeri hesaplaşma olmaktan çıkıp uzun süreli bir yıpratma savaşına evriliyor.
Reklam
Körfez açısından sorun tam burada başlıyor. Eğer çatışma kısa süreli ve kontrollü bir caydırıcılık döngüsü olsaydı, belki etkiler daha sınırlı kalabilirdi. Ama savaşın amacı İran’ı siyasi ve stratejik olarak kalıcı biçimde dönüştürmekse, o zaman Körfez de uzun soluklu bir istikrarsızlık dönemine hazırlanmak zorunda.
Üstelik Körfez ülkeleri ne kadar dikkatli davranırsa davransın, bu savaşta tamamen dışarıda kalmala-rı artık imkânsız. Nitekim savaşın ilk günlerinden itibaren yapılan sert açıklamalar ve Amerikan sa-vunma koordinasyonuyla iç içe geçen güvenlik pratikleri, bazı Körfez ülkelerinin fiilen Washington çizgisine daha fazla yaklaştığını gösteriyor. Belki gönülsüz biçimde, belki zorunluluktan, ama sonuç değişmiyor: Körfez ülkeleri bu savaşta taraf olmak istemeseler de tarafsız kalabilecekleri alan daral-dı.

Olası senaryolar
Önümüzdeki dönemde en olası senaryo, uzun süreli, kontrollü ama yıpratıcı bir gerilim hali. Yani ne tam savaş ne de gerçek anlamda barış. Aralıklı saldırılar, enerji ve deniz ticaretine dönük baskılar, siber operasyonlar, hava savunma alarmı, piyasa tedirginliği ve diplomatik manevralarla örülü bir dönem.
Bu yeni dönemde Körfez ülkeleri için en kritik soru, güvenlik mimarilerinin nasıl şekilleneceği ola-cak. Yalnızca Amerikan güvenlik şemsiyesine dayanmanın yeterli olmadığı zaten uzun zaman önce anlaşılmış bir realite. Ancak güvenlik garantörü olarak Körfez’de ABD’nin yerini alabilecek kapasite ve iradede bir gücün olmadığı da bir gerçek. Yeni dönemde daha fazla ortak hava ve füze savunma-sı, daha fazla siber güvenlik kapasitesi, daha fazla deniz güvenliği koordinasyonu ve belki de daha önemlisi, daha kolektif bir Körfez güvenlik anlayışı gerekecek.
Körfez ülkeleri bir yandan ABD ile stratejik ortaklıklarını sürdürecek, hatta belki daha da güçlendi-recek, diğer yandan bu ortaklığın onları otomatik olarak savaşın ön cephesine sürüklemesini engelle-menin yollarını arayacak. Bu da daha şartlı, daha hesapçı, daha çoğul ortaklıklara dayalı bir dış poli-tika çizgisini beraberinde getirebilir.
Sonuç olarak İran-ABD savaşı sadece yeni bir kriz üretmedi; Körfez’in son yirmi yılda inşa ettiği güvenlik mantığını da sarstı. Bugün mesele yalnızca birkaç füzenin düşmesi ya da birkaç tesisin he-def alınması değil. Asıl mesele Körfez’in artık eski rahat jeopolitik mesafesini kaybetmiş olması. Washington’a bağlı ama İran’a açık bir coğrafya olarak Körfez, belki de tarihinde ilk kez bu kadar net biçimde kendi güvenlik denklemine yeniden bakmak zorunda.
Reklam

Mart ayında neler oldu?
Mart ayında Ortadoğu’nun gündemini belirleyen en kritik gelişme, 28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan ve kısa sürede tüm Körfez’e yayılan savaş oldu. İran buna misil-leme olarak yalnızca Amerikan hedeflerini değil, Körfez’deki kritik askeri ve ekonomik altyapıyı da baskı altına alan füze ve İHA saldırıları düzenledi; ilk iki haftada yedi Körfez ülkesindeki ABD üs-leri, hava savunma ağları, enerji tesisleri ve stratejik noktalar yoğun tehdit altında kaldı. Saldırılardan en fazla etkilenen ülke Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) olurken, Katar, Bahreyn, Kuveyt ve Suudi Arabistan da hava sahaları, üsleri ve kritik tesisleri üzerindeki baskıyı doğrudan hissetti. Böylece savaş yalnızca İran ile ABD-İsrail hattı arasında kalan bir çatışma olmaktan çıktı; Körfez’in güvenlik mimarisini, enerji akışını ve ekonomik istikrarını sarsan bölgesel bir krize dönüştü.
Çatışmanın etkisi özellikle enerji ve deniz ticareti üzerinden küresel ölçekte hissedildi. Hürmüz Bo-ğazı, dünya deniz yoluyla taşınan petrol ticaretinin yaklaşık dörtte biri ile küresel LNG ticaretinin yaklaşık beşte biri için kritik bir geçiş noktası olmaya devam ediyor; bu nedenle bölgedeki her askeri tırmanış petrol, doğalgaz, sigorta ve taşımacılık maliyetleri üzerinde anında baskı yaratıyor. Ka-tar’dan çıkan LNG akışına yönelik riskler, BAE ve Suudi Arabistan’ın enerji ve finans merkezlerine yönelik tehditler, yalnızca Körfez ekonomilerini değil Asya’dan Avrupa’ya uzanan tedarik zincirleri-ni de etkiledi. Mart ayı boyunca ortaya çıkan tablo, Körfez ülkelerinin artık savaşın dışında kalmaya çalışan aktörler değil; coğrafi konumları, enerji rolleri ve ABD ile güvenlik bağları nedeniyle doğru-dan çatışmanın içine çekilen ülkeler haline geldiğini bir kez daha gösterdi.
Körfez ülkeleri bu saldırı dalgasına sadece hava savunma sistemlerini devreye sokarak değil, aynı anda askeri, diplomatik ve ekonomik araçları kullanarak yanıt verdi. Körfez İşbirliği Konseyi (KİK), 1 Mart’ta olağanüstü toplanma kararı alarak İran’ın BAE, Bahreyn, Suudi Arabistan, Umman, Katar ve Kuveyt’e yönelik füze ve İHA saldırılarını ortak bir dille kınadı; üye ülkeler hava savunma ağları-nı tam kapasiteye geçirirken, sivil havacılık ve kritik altyapı çevresinde acil güvenlik protokolleri uygulamaya alındı. Suudi Arabistan saldırıların ardından Tahran’a karşı tonunu sertleştirdi, egemen-liğine yönelik yeni saldırıların askeri karşılık doğurabileceğini açıkladı ve İran’ın bazı diplomatik personelini sınır dışı etti.
Öte yandan savaş devam ederken Körfez ülkelerinin İran'a yönelik olası bir saldırıya her geçen gün daha fazla yaklaştığı ve ABD'ye verdiği desteği kademeli olarak artırdığı iddia edildi.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.