İran savaşı ve Körfez’in kırılganlığı: Güvenlik yanılsamasının sonu

Bugün Körfez’in karşı karşıya olduğu en temel mesele, kontrol kaybı hissi. Bölgenin kaderini belirleyen kararlar, çoğu zaman Körfez başkentlerinin dışında alınıyor. Körfez ülkelerinin ikinci Trump döneminden umduğunu bulamaması, güçlü lobicilik faaliyetlerine ve cömert harcamalara rağmen Washington üzerinde arzu ettiği etkiyi kuramaması derin bir hayal kırıklığı yarattı. Bu durum sadece güvenlik değil, egemenlik tartışmasını da beraberinde getiriyor.
İran savaşı, Körfez ülkelerinin yıllardır büyük bir titizlikle inşa ettiği temel anlatıyı yerle bir etti: İstikrarsız bir coğrafyada güvenli liman olma iddiası. Suriye’den Gazze’ye, Yemen’den Lübnan’a uzanan bir yangın hattının ortasında, Körfez monarşileri uzun süre kendilerini bu kaosun dışında konumlandırmayı başarmıştı. Zaman zaman vekil aktörlerin saldırılarına mâruz kalsalar da bugüne kadar doğrudan ve sistematik bir tehdit algısı oluşmamıştı. Ancak bu denge, ABD-İsrail ile İran arasında patlak veren son savaşla birlikte kökten değişti.
İran’ın misilleme stratejisinde Körfez ülkelerini doğrudan hedef alması sadece askeri değil, psikolojik bir kırılma yarattı. Füze ve insansız hava aracı saldırılarının büyük çoğunluğunun bu ülkelere yönelmesi, özellikle BAE gibi kendini küresel ticaret ve finans merkezi olarak konumlandıran aktörler açısından ciddi bir itibar kaybı oldu. Yıllardır milyarlarca dolarlık yatırımla inşa edilen “istikrar adası” imajı bir anda aşındı. Bu sadece güvenlik meselesi değil; yatırımcı algısı, risk primi ve uzun vadeli ekonomik dönüşüm projeleri açısından da derin sonuçlar doğuracak bir kırılma oldu.
Körfez ekonomilerinin çeşitlendirilmesi, petrol sonrası döneme hazırlık ve küresel sermayeyi çekme stratejileri, büyük ölçüde öngörülebilirlik ve güvenlik varsayımına dayanıyordu. Bugün savaş tamamen bitse dahi bu varsayım tartışmalı hale gelmiş durumda. Artık yatırımcıların zihninde Körfez sadece fırsatların değil, aynı zamanda jeopolitik risklerin de merkezi.

Güvenlik paradoksu ve stratejik açmaz
Ortaya çıkan bu yeni tablo, Körfez ülkelerini -aslında zaten farkında oldukları- derin bir güvenlik paradoksunun içine sürüklüyor. Bir yandan ABD’ye olan güvenlik bağımlılığı sürüyor; alternatif bir güvenlik şemsiyesi henüz gerçekçi görünmüyor. Diğer yandan, ABD ve israilin attığı adımların doğrudan bu ülkeleri hedef haline getirmesi, bu bağımlılığı sorgulanır kılıyor.
Savaşın ardından iki temel senaryo öne çıkıyor. İlki, kırılgan bir ateşkesin korunması ve zamanla daha kapsamlı müzakerelere evrilmesi. Bu senaryo özellikle Hürmüz Boğazı gibi kritik hatların yeniden işler hale gelmesini sağlayabilir. Ancak bu bile Körfez’in eski güvenlik konforuna dönmesi için yeterli olmayabilir. Zira tehdit artık teorik değil; deneyimlenmiş, müşahhas bir gerçeklik.
İkinci senaryo ise ateşkesin çökmesi ve çatışmanın yeniden tırmanması. Bu durumda Körfez ülkeleri sadece hedef olmaya devam etmekle kalmayacak, aynı zamanda enerji altyapılarının doğrudan hedef alınması riskiyle de karşı karşıya kalacak. Bu da küresel enerji güvenliğini sarsacak bir domino etkisi yaratabilir.
Ancak hangi senaryo gerçekleşirse gerçekleşsin, asıl mesele değişmiyor: Körfez ülkeleri artık kendi güvenliklerinin pasif izleyicisi olamayacaklarını fark etmiş durumda. Daha da önemlisi, bölgeyi doğrudan etkileyen kritik müzakerelerde masada yer almamaları, bu kırılganlığı derinleştiriyor.

Birlik mi, statüko mu, ayrışma mı?
Bu yeni dönemde Körfez İşbirliği Konseyi (KİK/GCC) için üç farklı yol haritası belirginleşiyor.
İlk ve en iyimser senaryo, daha entegre ve koordineli bir Körfez yapısının ortaya çıkması. Savaş sırasında tüm üye ülkelerin ilk kez bu çapta ortak bir tehditle karşılaşması, aslında ortak bir güvenlik mimarisinin de gerekliliğini açık biçimde ortaya koydu. En somut adım, entegre bir hava savunma sistemi olabilir. Bunun ötesinde savunma tedariklerinin koordinasyonu ve hatta yerel üretim kapasitesinin geliştirilmesi, dışa bağımlılığı azaltacak stratejik hamleler olarak öne çıkıyor.
Ekonomik alanda ise Hürmüz Boğazı’nın kapanması ihtimali, alternatif ticaret ve enerji koridorlarının önemini bir kez daha gözler önüne serdi. Boru hatları bir ölçüde çözüm sunsa da demiryolu projeleri ve lojistik entegrasyon olmadan bu kırılganlığın tam mânâsıyla giderilemeyeceği görüldü. Körfez’in geleceği sadece petrol gelirlerine değil, altyapı ve ticaret ağlarının ne kadar entegre olduğuna da bağlı.
Ancak bu iyimser tablo, bölgenin geçmiş deneyimleri göz önüne alındığında pek gerçekçi olmayabilir. Daha gerçekçi diğer bir senaryo, sınırlı ve pragmatik işbirliğinin devam etmesi. Yani kriz anlarında koordinasyon, ancak barış dönemlerinde rekabet. Körfez ülkeleri geçmişte de ortak tehditlere rağmen derin entegrasyon sağlayamadı. İdeolojik farklılıklar ve ekonomik rekabet, kolektif projelerin önünde sürekli engel oldu.
Bugün buna yeni katmanlar da eklenmiş durumda. İran’a yönelik öfke ortak olsa da, ABD ve israilin rolüne dair görüş ayrılıkları giderek belirginleşiyor. Bu da Körfez içinde yeni bir fay hattı oluşturuyor. Özellikle BAE tarafı güvenlik için ABD ile daha sıkı entegrasyonu savunurken, diğerleri bu bağımlılığın risklerini daha yüksek sesle dile getiriyor. Dolayısıyla, ortak tehdit algısının doğrudan ortak bir tutumu da beraberinde getirmesi şart değil; bunun tam tersi de pekâlâ mümkün.
En riskli senaryo ise açık bir ayrışma. Bu durumda Körfez ülkeleri ortak hareket etmek yerine, şahsî stratejilerle hayatta kalmaya çalışacak. Bu da hem iç rekabeti sertleştirecek hem de dış aktörlerin bölgeye müdahalesini kolaylaştıracak. Özellikle Suudi Arabistan ile BAE arasında, savaştan hemen önce Yemen üzerinden ayyuka çıkan rekabet bu bağlamda kritik. Ekonomik vizyonlar üzerinden başlayan rekabet, jeopolitik ayrışmalara dönüşebilir. Şayet bu iki aktör farklı güvenlik ve dış politika eksenlerine kayarsa, Körfez içinde yine ve yeni bir bloklaşma kaçınılmaz hale gelebilir.
israille ilişkiler de bu ayrışmanın merkezinde. BAE, normalleşmeyi daha da derinleştirmeyi stratejik bir zorunluluk olarak görmeye yatkınken, Suudi Arabistan başta olmak üzere diğerleri bunu hem iç kamuoyu hem de bölge dengeleri açısından riskli buluyor. Bu farklı yaklaşımlar, Körfez’in ortak bir dış politika üretmesini daha da zorlaştırıyor.

Kontrolü geri almak mümkün mü?
Bugün Körfez’in karşı karşıya olduğu en temel mesele, kontrol kaybı hissi. Bölgenin kaderini belirleyen kararlar, çoğu zaman Körfez başkentlerinin dışında alınıyor. Körfez ülkelerinin ikinci Trump döneminden umduğunu bulamaması, güçlü lobicilik faaliyetlerine ve cömert harcamalara rağmen Washington üzerinde arzu ettiği etkiyi kuramaması derin bir hayal kırıklığı yarattı. Bu durum sadece güvenlik değil, egemenlik tartışmasını da beraberinde getiriyor.
Oysa daha koordineli bir Körfez, bu denklemi bir parça değiştirebilir. Kolektif hareket eden bir yapı, hem ABD hem İran hem de diğer küresel aktörler karşısında daha güçlü bir müzakere pozisyonu yaratır. Aksi halde her ülke, kendi başına denge kurmaya çalışacak ve bu da bölgesel kırılganlığı artıracaktır.
Gerçekçi olmak gerekirse, İran savaşı sonrasında da tam anlamıyla birleşmiş, bütünleşmiş bir Körfez kısa vadede zor görünüyor. Ancak mevcut parçalı yapı da artık sürdürülebilir değil. Çünkü tehditler ortak, ancak yanıtlar parçalı. Bu da caydırıcılığı zayıflatıyor.
Son savaşın en önemli sonucu belki de şu oldu: Körfez artık kendini izole bir güvenlik adası olarak göremez. Coğrafya, jeopolitik ve güç dengeleri bu illüzyonu ortadan kaldırdı. Bundan sonra mesele, bu yeni gerçekliğe nasıl uyum sağlanacağı.
Körfez ülkeleri ya bu kırılganlıktan ders çıkararak daha koordineli bir yapı kuracak ya da rekabet ve ayrışma içinde daha da savunmasız hale gelecek. Her iki durumda da eski düzenin geri gelmeyeceği açık. Artık yeni bir Körfez var; kırılganlığı açığa çıkmış, korunaklılık miti çökmüş, dokunulmazlık algısını yitirmiş bir Körfez…
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.