Küçükken minderden yaptığımız evi annemiz yıkınca yaşadığımız minimum hüzün
Bir minder evi yıkıldığında, sadece yastıklar değil çocukluğumuz da biraz çökerdi.
Hepimizin çocukluğunda, evin en sessiz anlarında minderlerden, yorganlardan ve koltuklardan kurulan küçük dünyalar vardır. O minder evi, dışarıdan bakıldığında dağınık bir salon görüntüsünden ibaret olsa da bizim için bambaşka bir anlam taşırdı. İçeride hayaller vardı, oyunlar vardı, kardeşliğin sessiz anlaşmaları vardı. Minderler duvardı, koltuk sırtları kale, yorganlar ise çatımızdı. Orası bizim evimizdi; kimsenin izinsiz giremeyeceği, kurallarını bizim koyduğumuz, zamanın yavaş aktığı bir sığınak. Kardeşle paylaşılan o alan, bazen bir uzay gemisi, bazen bir mağara, bazen de gizli bir karargâh olurdu. Dış dünya ne kadar karmaşıksa, minder evinin içi o kadar huzurluydu.
Ve sonra o an gelirdi. Annemiz, haklı gerekçelerle ama acımasız bir kararlılıkla, “Toplayın artık” diyerek o evi yıkardı. Minderler yerine konur, yorganlar düzeltilir, salon eski düzenine kavuşurdu. Ama bizim içimizde kalan boşluk kolay dolmazdı. Çünkü yıkılan şey sadece bir oyun alanı değil, ortak bir hayaldi. O an yaşanan hüznün tarifi gerçekten yoktur; ne tam bir ağlama ne de basit bir kızgınlık… Daha çok içe çöken, sessiz bir kırgınlık. Yetişkinliğe doğru yürürken geride bıraktığımız ilk küçük kayıplardan biridir belki de bu. Bugün dönüp baktığımızda, o minder evlerinin bize paylaşmayı, hayal kurmayı ve birlikte üretmeyi öğrettiğini fark ederiz. Annemizin yıktığı o evler, aslında çocukluğumuzun en sağlam temellerinden birini oluşturmuştur.

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.