Ekonomik büyümenin sınırları ve çevresel etkiler

Enes Cebe
09:00, 22/04/2026, Çarşamba
CategoryZ Raporu
Z Raporu
Ekonomik büyümenin sınırları ve çevresel etkiler
Büyümeden olur mu?

Modern iktisatta çok önemli bir yer tutan ekonomik büyüme, öneminin yanı sıra tartışmaya da açık bir konudur. Siyasi meclislerde, haberlerde, pazarda, iş yerlerinde ve hatta aile sohbetlerinde dahi bir ekonomik büyüme tartışmasına denk gelebiliriz. Sanki onsuz bir ekonomi anlayışı bizi bir boşluğa sürükler gibi de gelebilir.

En nihayetinde büyüme kavramı bir kurum olarak benimsenmiş ve ekonomik birimlerin davranışları ona göre şekillenmiştir. Ancak ekonomik büyüme, insanlık tarihi baz alındığında oldukça yeni bir fenomendir. 18. yüzyılda Büyük Britanya’da başlayan endüstri devrimiyle kişi başına düşen gelirin artmaya başlaması, yaşam standartlarının iyileşmesi ve bunlara paralel olarak nüfus artışlarının hızlanması, özellikle sanayileşmeye başlayan ülkelerin toplam harcama düzeyinin de artmasına sebep olmuştur. 19. yüzyılda bu etkilerin daha belirgin olarak kendisini göstermesiyle ülkelerin zenginliği, refahı ve ticaretleri üzerine modern teoriler geliştirilmeye başlanmıştır. 20. yüzyılın ikinci yarısında ise modern ekonomik büyüme kavramı doğmuştur. Şimdi bu fenomeni daha yakından anlamak için tarihî verilere bakalım.

Tablo 1, iktisatçı Angus Maddison’un (1926-2010) hesaplama tekniğiyle elde edilmiş güncel verileri ortaya koyuyor. Güncel verilerde (kur ayarlaması ve dahil edilen ülkeler ile onlara ait güncellenen veriler vb.), küresel ölçekte Maddison’un 1820 öncesine ait hesaplamalarına yer verilmese de yazarın 2010 yılında en son güncellenmiş verilerine bakıldığında 1700’lere kadar olan süreçte kişi başına düşen gelir sınırlı artışlar yaşamıştır. Öyle ki 1’den 1700’e kadar olan süreçte toplam kişisel gelir artışı dünyada yaklaşık yüzde 32 ile sınırlı kalmıştır. Dünya nüfusu da 1’den 1700’e kadar yaklaşık 2,7 kat artmıştır. Yukarıdaki tablo göz önüne alındığında 1-1700 dönemi gelir ve nüfus artış oranının oldukça sınırlı olduğunu söyleyebiliriz. Tabloyu yorumlarsak 1820’den 2022’ye kadar olan yaklaşık 200 yıllık süreçte kişisel gelirlerin dünyada yaklaşık 15 kat arttığı gözlemleniyor. Nüfus artışı da aynı dönemde 7,5 kat artmıştır. Yani ilk 1700 yılda sınırlı kalan gelir ve nüfus artışı, son 200 yılda inanılmaz artışlar yaşamıştır. Kişisel gelirlerin Batı Avrupa ve Kuzey Amerika bölgesinde güneyde kalan ülkelere göre çok daha yüksek olacağı tahmin edilebilir. Ancak burada genel trendin anlaşılması bakımından yalnızca dünya ortalamasına bakmak da yeterli olacaktır. Yoksa bu artışların kuzey ile güney arasındaki eşitsizlikleri ortadan kaldırdığını söylemek mümkün değildir.

Her ne kadar endüstri devrimiyle birlikte üretim, kişisel gelir ve nüfus hızla artmaya başlasa da ekonomik büyümenin hikâyesini buradan başlatmak biraz acele bir karar olur. Evet, ekonomik büyüme toplam gelir, üretim ve harcamaların artması bakımından gerçekten de 19. yüzyıldan sonra gözlemlenebilecek bir olgudur. Ancak büyüme kavramının kendisi o kadar eskiye dayanmıyor. İlk ulusal gelir hesaplama çabaları 1930’lu yılların başlarında iktisatçı Simon Kuznets’in ABD için yaptığı çalışmalara dayanıyor. Bu hesaplamalar, Büyük Buhran dönemi de hesaba katıldığında daha çok ekonomik yükseliş ve düşüş dönemlerinin takibi ve ona yönelik politikalar geliştirme amacı güdüyordu. Yani ilk hesaplamalar, ulusal ekonominin durumunu gözler önüne sermeyi amaçlıyordu.İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ekonomik büyüme tabiri iktisat literatürüne girdi ve daha çok büyümenin kendisi politika hedefi olarak benimsenmeye başlandı. Ekonomik büyüme tabirinin ortaya atılmasıyla birlikte birtakım tartışmaların da çıktığını söyleyebiliriz. Bu tartışmaların belki de en önemlisi, ekonomik büyümenin sınırlı mı yoksa sınırsız mı olduğu yönündedir.

Küresel Ölçekte Kişi Basına Düsen Gelir ve Dünya Nüfusunun Tarihi Seyri
Küresel Ölçekte Kişi Basına Düsen Gelir ve Dünya Nüfusunun Tarihi Seyri

Nüfus ve kıtlık problemi

Herhangi bir iktisat ders kitabını açtığınızda ilk sayfalarda “kıt kaynaklar ile sınırsız ihtiyaçların karşılanması” tabirine rastlarsınız. Sınırsız ihtiyaçlar tanımı biraz tartışmalı olsa da artan nüfusun artan ihtiyaçlarını karşılamak, özellikle de kaynakların sınırlı olduğu bir ortamda kolay bir iş değildir. Bu noktada sınırlı kaynaklar ile sürekli bir gelir ve refah artışının mümkün olup olmadığı sorusu aklımıza gelebilir.

Thomas Malthus (1766-1834) bunun mümkün olmayacağını düşünüyordu. Malthus, “Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme” adlı eserinde nüfusun geometrik (2, 4, 8, 16, 32, 64, ...), gıdanın ise aritmetik (1, 2, 3, 4, 5, 6, ...) artmasından dolayı hızla artan nüfusa gıda temininin mümkün olmayacağını savunuyordu. Ona göre üretimlerin arttığı bolluk döneminde nüfus da artacak, artan nüfus ile kıt olan gıdanın fiyatları yükselecek, kişi başına gıda miktarı düşecek ve dolayısıyla tekrar yaşam standartları düşecekti. Yani gıda kısıtından bir kaçış olması mümkün değildi. En nihayetinde gıda üretmenin de o günkü şartlarda bir sınırı vardı (ekilebilir arazi, işgücü ve o günkü teknik alet kapasitesi).

Verimlilikle kaçış mümkün mü?

Ancak modern iktisatçılar materyal kısıtların verimlilikle aşılacağını ortaya attılar. Yeni bir buluş (üretime yönelik çıktıyı artıracak inovasyon) ve hâlihazırdaki kaynakların verimliliklerinin artırılması bu kapsama giriyor. Tarımda traktörlerin kullanılmaya başlanmasının tarımsal hasılatı artırması ve artan uzmanlaşma sonucu emek başına düşen üretimin artması buna örnek verilebilir. Yani modern iktisatçılar, daha az kaynak ile daha fazlasını üretme çabasının kaynak kısıtlarından kaçışı mümkün kıldığını savunuyorlar. Robert Solow (1924-2023) başta olmak üzere birçok iktisatçı 1950’lerden sonra bunu matematiksel modellerle göstererek ekonomik büyüme alanında verimliliğin etkisini göstermeye çalıştı. Bu durumu gösteren en iyi göstergelerden biri olan emeğin verimliliğine bakalım. Çünkü emek verimliliği yalnızca işçilerin becerilerini ve uzmanlaşmasını değil, aynı zamanda kullanılan makine, teknoloji ve üretim yöntemlerinin de iyileşmesini yansıtıyor. Grafik 1, 2000-2023 dönemi OECD ülkelerinin çalışılan saat başına GSYİH miktarlarını gösteriyor. Bu veri, çalışan nüfusun bir saatlik çalışmayla ne kadar ekonomik değer ürettiğini ortaya koyuyor.

Grafiğe göre saat başına emek verimliliği OECD ülkelerinde 2000’de 47 dolar seviyesinden 2023’te 62 dolar seviyesine kadar yükselmiştir. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi emeğin verimliliği becerilerden kaynaklandığı gibi diğer kaynaklardan (makine, teknoloji vb.) da ileri geliyor olabilir.

Peki verimlilik, daha azıyla daha fazlasını elde etmeyi sağladığı için sınırsız bir büyümenin önündeki engelleri kaldırabilir mi?

Küresel Fosil Yakıt Tüketimi Birincil Enerji Tüketiminin Terawatt-Saat Cinsinden Ölçülmesi
Küresel Fosil Yakıt Tüketimi Birincil Enerji Tüketiminin Terawatt-Saat Cinsinden Ölçülmesi

Jevons paradoksu (geri tepme etkisi)

1865’te İngiliz ekonomist William Stanley Jevons (1835-1882), kömür kullanım verimliliğini artıran teknolojik iyileştirmelerin bir dizi endüstride kömür tüketimini artırdığını gözlemledi. Buna göre artan teknolojik iyileşme, söz konusu endüstrideki ham madde maliyetlerini düşürerek o ham maddeye olan talebi artırıyor. Jevons’un kömür için gözlemlediği bu durumu ekonomideki her bir materyal için genişletebiliriz.

Bu durum, kıtlık probleminin verimlilik ile aşılmasının mutlak manada mümkün olmadığını, her bir kaynağın toplam üretiminin her hâlükârda artmaya devam edeceğini gözler önüne seriyor. Bu da bizi materyal kısıtların ekonomik büyümenin önünde bir engel olduğu tezine geri götürüyor. Burada özellikle ana akım iktisatçılar, kaynakların çeşitlendirilmesi ve döngüsel ekonomi (geri dönüşüm) gibi fikirler öne sürüyorlar. Bazı iktisatçıların bu önermelere farklı itirazları var ki onlara az sonra kısaca değineceğim.

Aynı zamanda bu paradoks bizi daha büyük bir problem olan çevrenin kirlenmesi ve ekosistemin tahribata uğraması konusuna götürüyor. Yani zaten artan üretimle birlikte artan çevre problemleri, verimlilikle bertaraf olmak yerine ironik bir şekilde daha kötü etkileniyor. Grafik 2, fosil yakıtların kullanımını yıllara göre ortaya koyuyor.

Grafiğe göre özellikle 1940’lardan sonra fosil yakıt tüketiminin artmaya başladığını ve sonrasında da günümüze kadar artarak devam ettiğini görüyoruz. Doğalgaz kullanımı (tartışmalar olsa da görece daha az zararlı olduğu kabul ediliyor) yıllara göre artsa da hâlâ en çok petrol ve kömürün kullanıldığını görüyoruz. Özellikle petrol, diğer iki kaynaktan biraz daha fazla kullanılmasıyla öne çıkıyor. İşin ilginci, ne artan verimliliğin ne de hâlihazırda etkin bir şekilde çalışan yenilenebilir enerji kaynaklarının bu kaynakların kullanımını azalttığı görülüyor. Böyle bir ortamda ekolojik iktisat çalışmaları önem kazandı ve ekonominin çevreden, tabiattan, kaynaklardan bağımsız ele alınamayacağı fikri yaygınlaştı.

OECD Ülkelerinde Çalısılan Saat Basına GSYIH ABD Doları, Satın Alma Gücü Paritesine (Ppp) Göre Dönüştürülmüş, 2020 Sabit Fiyatları
OECD Ülkelerinde Çalısılan Saat Basına GSYIH ABD Doları, Satın Alma Gücü Paritesine (Ppp) Göre Dönüştürülmüş, 2020 Sabit Fiyatları

Ayrıştırma

Şu ana kadarki tartışmalar göz önüne alındığında ana akım iktisatçılar son çare olarak ayrıştırma yaklaşımını öne sürüyorlar. Buna göre bir yandan ekonomi büyürken diğer yandan da ekolojik tahribat azalacak. Burada sormamız gereken soru şu: Göreceli bir azalma mı yoksa mutlak bir azalma mı olacak? Şu ana kadar gözlemlenen bir gerçek var ki küresel ölçekte mutlak azalma, yani ekonomik büyüme ile ekolojik tahribat arasındaki ilişkinin tamamen farklı yönde seyrettiği bir durum yaşanmadı. Yalnızca göreceli olarak birim ekonomik çıktı başına düşen enerji, kaynak ve materyal yoğunluğu azaldı. Öte yandan enerji yoğunluğunun ekonomik büyümeye etkisi mutlak manada, toplamda daha fazla arttı. Grafik 2’ye bakarak da bu durumu anlayabiliriz. Göreceli ayrıştırmayı aslında daha çok verimlilikle (yenilenebilir enerji ve döngüsel ekonomi çalışmalarının sınırlı etkisi dışında) alakalı bir kavram olarak, daha fazlasını daha azıyla yapma sanatı gibi düşünebiliriz. Ancak daha önce de tartıştığımız gibi bir şeyi daha verimli yapmak, toplam etkiyi azaltmıyor; aksine artırıyor.

Mutlak ayrıştırma için kaynak kullanımının ve emisyonların azalırken ekonomik büyümenin artması gerekiyor. Ayrıştırma paketi kapsamında ekonomistler; yeşil enerjiye geçiş (güneş, rüzgâr, jeotermal vb.), döngüsel ekonomi (eski materyali geri dönüştürerek yeniden kullanıma hazır hâle getirme), net sıfır emisyon ve karbon vergisi gibi politika önerileri sunuyorlar.

Mutlak anlamda ekolojik tahribattan ayrışan bir ekonomik büyüme, bazı iktisatçılar için bir nevi hayal gibi geliyor. Çünkü özellikle yeşil enerjilerin üretimi için gerekli nadir toprak elementlerini elde etmenin çevreye verdiği zarar bakımından oldukça maliyetli olduğu düşünülüyor. Diğer yandan doğada yeni bir enerji üretmenin mümkün olmadığını, var olan enerjinin yalnızca şekil değiştirdiğini belirten birinci termodinamik yasası ile enerji ve materyallerin geri dönüştürme işlemlerinin de sonsuza kadar devam edemeyeceğini, her bir dönüşümde değerlerinin düştüğünü ifade eden ikinci termodinamik yasası da döngüsel ekonomiye karşı yöneltilen en önemli eleştiriler arasında yer alıyor. Bu yasalara göre sonsuz bir dönüşüm mümkün değil ve en nihayetinde elimizde olan kaynaklar sınırlıdır. Buna ek olarak sürekli kaynak çeşitliliğine gitmek de bazı kaynaklar için geçerli bir çözüm değildir. Örneğin fosforun yerine ikame edilebilecek bilinen hiçbir kaynak yoktur. Tarımsal verimlilik için oldukça önemli bir kaynak olan fosfor, gübre üretiminde kullanılıyor. Ekolojik iktisatçıların bu argümanlarını da dikkate alan bazı iktisatçılar ise daha radikal bir dönüşümün gerçekleşmesi gerektiğini düşünüyorlar.

Ekonomik büyümenin geçmişten bugüne tartışılan bir kavram olduğunu gördük. Bugün dahi nasıl bir büyüme olması gerektiği, üzerinde anlaşılan bir husus değil.
Ekonomik büyümenin geçmişten bugüne tartışılan bir kavram olduğunu gördük. Bugün dahi nasıl bir büyüme olması gerektiği, üzerinde anlaşılan bir husus değil.

Büyümeme yaklaşımı (degrowth)

Son yıllarda ekonomik büyüme tartışmalarına “büyümeme” yaklaşımıyla katılan iktisatçılar var. Büyümeme kavramı tartışmaya sebep oluyor çünkü resesyon ile karıştırılıyor. Resesyon, genelde iki çeyrek art arda ekonomik küçülmeyi ifade ediyor. Buradaki nüans, büyümeme yaklaşımını savunanların planlı ve yapısal olarak ekonomik hacmin (throughput) küçülmesine odaklanmasıdır. Bu noktada enerji yoğun kaynakların ve gereksiz üretimlerin yerine daha az enerji yoğun ve sosyal anlamda önemli sektörlerde (sağlık, eğitim, bakım ve topluluk ilişkileri) üretimin artırılması hedefleniyor. Bu tarz bir sosyal değişimde kısa vadede ekonomik küçülme olabilir ancak bu yaklaşımın ana hedefi bu değildir. Ekonomik hacmin küçülmesinin bir sonucu olarak kısa vadede küçülme yaşansa da uzun vadede yeni oluşan tüketim ve üretim algısının refaha hizmet edeceği düşünülüyor. Resesyon, özellikle tüketimcilik modeli ile büyümeye bağımlı bir ekonominin hiç istemeyeceği bir sağlık sorunu gibi düşünülebilir. Ancak büyümeme yaklaşımı bu bağımlılığı sorgulayarak yapısal bir dönüşümün planlı ve sektörel bazda ilerlemesi gerektiğini savunuyor.

Ekonomik büyümenin geçmişten bugüne tartışılan bir kavram olduğunu gördük. Bugün dahi nasıl bir büyüme olması gerektiği, üzerinde uzlaşılan bir husus değildir. Yukarıda özellikle büyümenin sınırlarına ve ekosistemde yol açtığı sorunlara kısaca değindim. Bu konunun farklı açılardan da tartışıldığını belirtmek istiyorum. Özellikle büyümenin ideolojik bir saplantı olduğuna, refah anlamına gelmediğine, aşırı metalaşmayı ve tüketimciliği beraberinde getirerek sosyal yapıya zarar verdiğine ve psikolojik anlamda sorunlara yol açtığına dair ciddi çalışmalar var. Bu konunun ileri okumalar gerektirdiğini söyleyebilirim. Bunun için bu yazıda yararlandığım Tim Jackson’ın “Prosperity without Growth?”, Timothée Parrique’in “The Political Economy of Degrowth” ve Jason Hickel’in “What Does Degrowth Mean?” başlıklı eserlerini ilgilisine ileri okumalar için öneri olarak sunuyorum.

*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.

Yorumlar
Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

Sayfa Sonu
GZT
GZT Haberin Sosyal Hali.

Gündemi en anlaşılır, en hızlı ve en görsel haliyle takip etmeye hazır mısınız? GZT özel video içerikleri, nitelikli infografikleri ve fark yaratan yayıncılık anlayışıyla size sıradan haber sitelerinin ötesinde bir deneyim sunuyor. Politikadan kültüre, teknolojiden spora kadar hayatın her alanına dokunan içeriklerle, doğru bilgiye keyifli bir arayüzle ulaşın. Dijital yayıncılığın yeni yüzü GZT ile dünyaya farklı bir pencereden bakın.

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

GZT dünyası her an yanınızda! GZT mobil uygulaması ile son dakika gelişmelerine ve özel içeriklere anında erişin. Sadece haber okumayın; izleyin, keşfedin ve paylaşın. iOS, Android ve Huawei cihazlarınıza kolayca indirebileceğiniz uygulamamızla gündemi cebinize sığdırın. Şimdi indirin, haberdar olmanın en keyifli halini kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mahallesi Fetih Caddesi No:6 Dk:1 Topkapı, Zeytinburnu / İstanbul[email protected](0 212) 612 29 30

Albayrak Medya Siteleri
YASAL UYARI

YASAL UYARI BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BIST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026