Gümrük Birliği güncellemesi Türkiye için zorunlu hale geldi

Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) ile entegrasyonunu derinleştiren Gümrük Birliği, bugün küresel ticaret mimarisindeki hızlı dönüşüm karşısında yeni bir sınavla karşı karşıya. AB’nin imzaladığı kapsamlı serbest ticaret anlaşmaları ve “Made in Europe” yaklaşımıyla üretim coğrafyasını yeniden tanımlaması, Türkiye açısından yapısal bir asimetri riskini büyütüyor. Uzmanlara ve sektör temsilcilerine göre, Gümrük Birliği’nin güncellenmesi ve Türkiye’nin yeni ticaret ağlarına eş zamanlı entegrasyonu artık yalnızca ekonomik değil, stratejik bir zorunluluk.
Gümrük Birliği, 1996’dan bu yana Türkiye’nin AB’ye olan ihracatının artışında ve sanayi üretiminin Avrupa değer zincirlerine entegrasyonunda belirleyici bir rol oynadı. AB-27’ye ihracat 1996’da 11,3 milyar dolar seviyesindeyken, 2025 yılında AB’ye yapılan ihracat 117 milyar dolara ulaştı; ikili ticaret hacmi ise 232,7 milyar dolar seviyesine çıktı. Türkiye’nin 2025 sonu itibarıyla toplam ihracatının yüzde 42’sini, toplam dış ticaretinin yüzde 36’sını AB ile gerçekleştirmesi, Birliğin Türk ekonomisi açısından merkezî konumunu net biçimde ortaya koyuyor.
Sektörel kompozisyon bu entegrasyonun niteliğini daha da netleştiriyor. Otomotiv, makine ve mekanik cihazlar, elektrikli ekipmanlar, demir-çelik ve kimya ürünleri hem Türkiye’nin AB’ye ihracatında hem de AB’nin Türkiye’ye satışında öne çıkıyor. Türkiye tarafında otomotiv, makine, hazır giyim ve metal ürünleri dikkat çekerken; AB’den gelen teknoloji yoğun ara malları ve yatırım malları üretim zincirini besliyor. Yani Türkiye, AB için yalnızca bir pazar değil; üretim üssü. AB ise Türkiye için yalnızca bir ihracat kapısı değil; teknoloji ve ara malı kaynağı.

Ancak küresel ticaret mimarisi hızla değişiyor. AB bir yandan “Made in Europe” yaklaşımıyla stratejik sektörlerde iç üretimi ve tedarik güvenliğini güçlendirirken, diğer yandan başta Hindistan ve “Güney Amerika Ortak Pazarı” olarak da bilinen MERCOSUR (Arjantin, Brezilya, Paraguay ve Uruguay) gibi büyük bloklarla kapsamlı serbest ticaret anlaşmalarıyla pazar erişimini genişletiyor. Türkiye ise AB’nin ortak ticaret politikasına uyumlu hareket etmeye devam ederken, bu yeni anlaşmaların müzakere süreçlerinde yer almıyor. Tartışmanın odağındaki soru şu: AB’nin yeniden şekillenen ticaret ve sanayi mimarisi içinde Türkiye’nin rekabet gücü nasıl sürdürülecek?
Reklam
Asimetrik entegrasyon tartışması derinleşiyor
Bugün tartışma, Gümrük Birliği’nin sağladığı kazanımlardan ziyade, değişen küresel ticaret düzeni içinde bu yapının nasıl işlediği üzerine yoğunlaşıyor. AB, üçüncü ülkelerle kapsamlı serbest ticaret anlaşmaları imzalarken, Türkiye ortak ticaret politikasına uyumlu hareket etmeye devam ediyor; ancak bu anlaşmaların müzakere süreçlerinde yer almıyor. Ortaya çıkan tablo, doğrudan bir kopuştan çok, zaman içinde rekabet koşullarını Türkiye aleyhine farklılaştırabilecek yapısal bir asimetriye işaret ediyor.
Bu asimetri yalnızca teorik değil; ticaretin işleyiş mekanizmasında somut karşılık buluyor. AB ile STA imzalayan ancak Türkiye ile anlaşması bulunmayan ülkelerin ürünleri, önce AB pazarına sıfır tarife ile giriyor, ardından Gümrük Birliği kapsamında Türkiye pazarına da aynı avantajla erişebiliyor. Buna karşılık Türkiye’nin bu ülkelere ihracatı aynı kolaylıktan yararlanamıyor. AB’nin yaklaşık 80 ticaret anlaşmasına sahip olması, Türkiye’nin ise 24 ülke ile STA’sının bulunması, tarafların küresel ticaret ağlarının ölçeği arasındaki farkı net biçimde ortaya koyuyor.

BeTa İlim Derneği Başkanı Doç. Dr. Sabri Öz, Türkiye’nin AB’nin ortak ticaret politikasına uyum yükümlülüğü taşımasına rağmen müzakere masasında yer almamasının “asimetrik etki” yarattığını ifade ediyor. Öz’e göre risk net: “Hindistan menşeli ürünler AB pazarında tarifeler düşerken, Türkiye aynı anda AB pazarında Hindistan’la daha sert rekabete maruz kalabilir. Buna karşılık Türkiye’nin Hindistan pazarına erişimi, Türkiye–Hindistan arasında eşdeğer bir STA oluşmadıkça otomatik genişlemez.” Öz, özellikle fiyat rekabetinin yoğun olduğu ara malı ve nihai ürün segmentlerinde pazar payı baskısı ve bazı sektörlerde “trade diversion” olarak ifade edilen ticaret sapması riskine dikkat çekiyor; Gümrük Birliği’nin modernizasyonunu, STA’larda “paralel müzakere / eş zamanlı yürürlük” mekanizmalarını ve Hindistan ile hızlı bir STA sürecini “elzem” görüyor.
Hindistan ve MERCOSUR gibi bloklarla imzaladığı STA’ların Türkiye açısından yalnızca ticari değil, yapısal ve stratejik sonuçlar doğurduğunu belirtiyor. Güncellenmeyen Gümrük Birliği’nin Türkiye’yi AB’nin ticaret politikasına fiilen bağlı kıldığını ancak karar alma süreçlerinin dışında bıraktığını söyleyen Diriöz, bunun “adil olmayan ve rekabet bozucu etkiler” ürettiğini vurguluyor. AB–Hindistan STA’sının ürünlerin yaklaşık yüzde 95’inde tarifeleri kademeli olarak kaldıracağını hatırlatan Diriöz, “AB pazarında Hint ürünleri gümrük avantajı elde ederken, Türk ürünleri Hindistan pazarında benzer kolaylıklardan yararlanamıyor” diyerek otomotiv, makine, kimya, elektronik ve tarım sektörlerinde pazar kaybı ve fiyat baskısı riskine işaret ediyor. Ayrıca AB ülkelerinin Hindistan pazarına avantajlı erişim elde ettiğini, Türkiye’nin ise anlaşmaya dahil olmadığı için aynı imkândan yararlanamadığını ifade ediyor.
Reklam

Gümrük Birliği güncellenmezse asimetrik rekabet büyür

Türkiye açısından, AB’nin dış ağları genişlerken Gümrük Birliği’nin güncellenmemesi, asimetrik rekabet riskini büyütür. Bu nedenle Türkiye’nin hem Gümrük Birliği modernizasyonunu hem de seçili pazarlarda (örneğin Hindistan) hızlı ve hedefli STA ve ekonomik ortaklık ikili sözleşmeler ile lobi faaliyetleri seçeneklerini eş zamanlı yürütmesi, katma değer üretim anlayışını geliştirmesi ve rekabeti korumaya yönelik yeşil dönüşüm ile dijital dönüşüme dayalı hamleler ile uluslararası iş birliği stratejilerini daha ön plana çıkarması gerektiğinin altı çizilmelidir.
Risk sahada hissediliyor
Akademik değerlendirmeler, Gümrük Birliği’nin güncellenmemesi ve AB’nin üçüncü ülkelerle imzaladığı STA’ların Türkiye açısından yapısal bir asimetri ürettiğine işaret ederken, sektör temsilcileri bu risklerin sahadaki karşılığının daha somut olduğunu söylüyor.
İTHİB Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Öksüz, Türkiye’nin AB ile tekstilde kurduğu güçlü entegrasyona dikkat çekiyor. 2025’te 11,4 milyar dolarlık tekstil ihracatının yaklaşık yüzde 40’ının AB’ye yapıldığını, Türkiye’nin Avrupa’nın en büyük ikinci tekstil tedarikçisi olduğunu ve AB’nin toplam tekstil ithalatından yüzde 14 pay aldığını hatırlatıyor. Bu konumun temelinde ise Gümrük Birliği sayesinde sağlanan sıfır gümrük avantajı bulunuyor.

Ancak 2027’de yürürlüğe girmesi beklenen AB–Hindistan STA’sının dengeleri değiştirebileceğini belirten Öksüz, Hindistan’ın tekstil ve hazır giyimde yüzde 10’un üzerindeki tarifelerden muaf hale geleceğini vurguluyor. Hâlihazırda 19 milyar dolarlık tekstil ihracatı ve yüzde 5,4’lük küresel payıyla dünyanın en büyük ikinci ihracatçısı konumundaki Hindistan’ın, sıfır gümrük avantajıyla AB pazarında hızla ivme kazanabileceğini ifade ediyor. Bu durumun Türkiye’nin AB pazar payında orta vadede daralma riski yaratabileceğini söylüyor. Öksüz ayrıca dolaylı risklere de dikkat çekiyor. Menşe sapması yoluyla Hindistan menşeli ürünlerin AB üzerinden Türkiye pazarına yönelme ihtimalinin ithalat baskısını artırabileceğini belirtiyor ve Türkiye’nin AB karar mekanizmalarında yer almamasının yapısal bir kırılganlık oluşturduğunu vurguluyor.
Makine tarafında ise tablo daha jeostratejik bir çerçevede okunuyor. Makine İhracatçıları Birliği Başkanı Kutlu Karavelioğlu, AB–Hindistan STA’sının yalnızca ticari değil, aynı zamanda stratejik bir bütünleşme olduğunu belirtiyor. Anlaşmayı, AB’nin tedarik zincirlerini çeşitlendirme ve pazar erişimini güvenlik boyutuyla birlikte yeniden tasarlama hamlesi olarak değerlendiriyor.
Reklam
Türkiye’nin Hindistan ile zaten açık veren bir ticaret yapısına sahip olduğunu hatırlatan Karavelioğlu, meselenin Hindistan pazarından ziyade üçüncü ülkelerde ve Türkiye pazarında oluşabilecek rekabet etkileri olduğunu vurguluyor. AB’li makine üreticilerinin Hindistan pazarında yüzde 25’e varan gümrük avantajı elde etmesinin ölçek büyümesi ve maliyet düşüşü yaratabileceğini, bunun da Türkiye gibi pazarlarda daha agresif fiyat rekabetine yol açabileceğini belirtiyor. Öte yandan Türkiye’nin makine ihracatının önemli bir bölümünün AB bağlantılı üretim yapısı üzerinden gerçekleştiğini hatırlatarak, bu sürecin “Made in Europe” tartışmalarını daha kritik hale getirdiğini ifade ediyor.

Tartışmalar sürerken Ankara’dan da sürece ilişkin mesajlar geliyor. Ticaret Bakanı Ömer Bolat, AB Komisyonu ile başlatılan Yüksek Düzeyli Ticaret Diyaloğu kapsamında Gümrük Birliği içinde sorun oluşturan 29 alt başlığın 15’inde karşılıklı uzlaşı sağlandığını, kalan başlıklarda ise görüşmelerin sürdüğünü açıkladı. Bu tablo, modernizasyonun yalnızca bir talep değil, aynı zamanda müzakere başlığı olduğunu gösteriyor.
Rekabet baskısı yalnızca AB’nin üçüncü ülkelerle imzaladığı serbest ticaret anlaşmalarından kaynaklanmıyor. Birlik, eş zamanlı olarak “Made in Europe” yaklaşımıyla stratejik sektörlerde üretimin coğrafi tanımını ve değer zinciri kriterlerini yeniden şekillendiriyor. Bu yeni çerçeve, Türkiye açısından yalnızca dış pazarlardaki rekabeti değil; Avrupa değer zincirleri içindeki konumunu da yeniden tartışmaya açıyor.
Gümrük Birliği Anlaşması’nın acilen güncellenmesi şart

Mevcut gelişmeler, AB–Türkiye ilişkilerinde “iş birliği var ama karar süreçlerinde yok” modelinin artık ciddi maliyetler ürettiğini göstermektedir. Gümrük Birliği’nin güncellenmemesi, Türkiye’yi AB’nin ticaret açılımlarında pasif bir alıcı konumuna itmekte; rekabet gücü, ihracat yapısı ve sanayi politikası açısından riskleri derinleştirmektedir. Bu nedenle Gümrük Birliği’nin güncellenmesi ve Türkiye’nin AB’nin STA’larına eş zamanlı ve otomatik katılımını sağlayacak mekanizmaların oluşturulması, yalnızca teknik bir ticaret meselesi değil; stratejik bir zorunluluk olarak ele alınmalıdır.
Türkiye’nin bazı geçici tedbirler alması mümkün, ancak kalıcı çözüm açısından Gümrük Birliği Anlaşması’nın acilen güncellenmesi şarttır.
“Made in Europe” eşiğinde Türkiye
Avrupa Birliği’nin öne çıkardığı “Made in Europe” yaklaşımı, sembolik bir menşe vurgusunun ötesinde; üretim kapasitesinin, teknolojik yetkinliğin ve kritik tedarik zincirlerinin Avrupa içinde tahkim edilmesini hedefleyen kapsamlı bir sanayi politikasına işaret ediyor. Pandemi, enerji krizi ve jeopolitik gerilimlerin ardından tedarik güvenliği ve stratejik özerklik, Birlik içinde merkezî kavramlara dönüştü. Savunma, temiz teknoloji, yarı iletkenler, batarya ve dijital altyapı gibi alanlarda Avrupa içi üretim oranının artırılması hedeflenirken; kamu alımlarında yerel içerik, sürdürülebilirlik ve izlenebilirlik kriterleri daha belirleyici hale geliyor. Savunma tedarikinde 2030’a kadar harcamaların önemli bölümünün “Avrupa’da üretilmiş” ürünlere yönlendirilmesi hedefi de bu yönelimi somutlaştırıyor.

Öte yandan AB cephesinden gelen mesajlar, bu yaklaşımın salt dışlayıcı bir çerçeve olarak okunmaması gerektiğini gösteriyor. Geçtiğimiz ay Türkiye ziyareti öncesi Anadolu Ajansı’na değerlendirmelerde bulunan AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Marta Kos, “Avrupa’da üretilmiştir” tartışmalarının henüz sona ermediğini belirterek, “Ekonomik mantığın jeopolitik mantığımızla uyumlu olması gerektiğini düşünüyorum. Ekonomik ve jeopolitik mantığı birlikte ele alırsak, bu Türkiye’yi dışlayamaz” ifadelerini kullandı. Bu açıklama, AB içinde ekonomik rasyonalite ile jeopolitik denge arayışının birlikte yürütüldüğüne işaret ediyor.
Reklam
Buna karşın akademik çevreler, uygulamanın pratik sonuçlarına dikkat çekiyor. Diriöz, “Made in Europe” yaklaşımının yalnızca bir etiket olmadığını; kamu alımları, teşvikler, finansmana erişim ve stratejik sektörlerde önceliklendirme anlamına geldiğini belirtiyor. Üretimin ve katma değerin AB sınırları içinde ya da Birliğin tanımladığı güvenilir ortaklar üzerinden gerçekleştirilmesinin hedeflendiğini ifade eden Diriöz, Türkiye’nin bu çerçevenin dışında kalmasının Avrupa değer zincirlerine entegre Türk sanayisini zamanla ikincil tedarikçi konumuna itebileceği uyarısında bulunuyor. Özellikle yeşil dönüşüm, dijitalleşme ve savunma bağlantılı üretim alanlarında yaşanabilecek bir dışlanmanın orta vadede yapısal kırılganlık yaratabileceğini vurguluyor.

Öz de “Made in Europe yaklaşımının iyi anlaşılması gerekir” diyerek, uygunluk, menşe ve yerel içerik kriterlerinin tedarik zincirlerinde belirleyici hale gelmesi durumunda Türkiye açısından yeni bir eşik oluşabileceğini ifade ediyor. Öz’e göre bu filtrelerin devreye girmesi, Türkiye’de üretilen ancak AB içi içerik şartlarını karşılamayan ürünlerin bazı ihalelerde dezavantaj yaşamasına yol açabilir. Ayrıca AB firmalarının tedariki “yakın coğrafya”dan değil “AB içi”nden çözmeye yönelmesi, Türkiye’nin bazı sektörlerdeki üretim üssü rolünü zayıflatma riski taşıyor.
Bu yaklaşımın adı ne olursa olsun, üretim ve yatırım kararlarını doğrudan etkileyeceği açık. Türkiye için mesele artık yalnızca pazar erişimi değil; Avrupa’nın yeniden tanımladığı üretim coğrafyasında hangi konumda yer alacağı. Değer zincirinin merkezinde mi kalacak, yoksa giderek çevresine mi itilecek?
Tek pazar odaklı model yeterli değil

Küreselleşmenin yerini bölgeselleşmenin ve stratejik iş birliklerinin aldığı bu yeni düzende, Türkiye’nin yalnızca mevcut pazarlarını korumaya odaklanması yeterli olmayacaktır. Öncelikle Gümrük Birliği’nin güncellenmesi artık ertelenemez bir zorunluluk haline gelmiştir. Bunun yanı sıra, AB pazarında yaşanabilecek olası kayıpları dengelemek için ABD ile bir tercihli ticaret anlaşmasının ivedilikle hayata geçirilmesi büyük önem taşıyor.
Ayrıca “tek pazar” odaklı üretim anlayışından uzaklaşıp pazar çeşitliliğini artıran, markalaşma ve inovasyonu merkeze alan, kamu ve özel sektörün eş güdüm içinde hareket ettiği bir yaklaşım, Türkiye’nin küresel rekabetteki konumunu güçlendirmesinin anahtarı olacaktır.
AB küresel ölçeğini büyütüyor
Dünya nüfusunun 8,2 milyara ulaştığı bir dönemde, Avrupa Birliği’nin yaklaşık 450 milyonluk iç pazarı ile 1,5 milyarlık Hindistan ve yaklaşık 300 milyonluk MERCOSUR ekonomileri arasında imzalanan serbest ticaret anlaşmaları, yalnızca teknik bir ticaret düzenlemesi değil; küresel ölçekte demografik ve ekonomik ağırlıkların yeniden hizalanması anlamına geliyor. Bu üç blok birlikte düşünüldüğünde, dünya nüfusunun dörtte birinden fazlasını kapsayan devasa bir ekonomik alanın kademeli olarak tarifesiz ticarete açılması söz konusu.
Son on yıllık ticaret verileri, bu yönelimin zaten güçlü bir zemine oturduğunu gösteriyor. Son on yılda istikrarlı bir yükseliş kaydeden AB–Hindistan ticareti 130 milyar dolar sınırını geride bırakırken; taraflar arasında özellikle otomotiv, makine, kimyasallar ve elektrikli ekipmanlarda belirgin bir yoğunlaşma dikkat çekiyor. Hindistan’ın 4 trilyon doların üzerindeki ekonomik büyüklüğü ile AB’nin yaklaşık 20 trilyon dolarlık toplam GSYH’si birlikte düşünüldüğünde, 24 trilyon dolarlık bir ekonomik eksen üzerinde ticaretin daha da derinleşmesi bekleniyor. Bu tablo, AB’nin Çin’e bağımlılığı azaltma ve tedarik zincirlerini çeşitlendirme stratejisiyle de örtüşüyor.
Reklam

Benzer şekilde MERCOSUR ile ticaret de son yıllarda genişleyen bir hacme işaret ediyor. Yaklaşık 3 trilyon dolarlık ekonomik büyüklüğe sahip blokla AB arasındaki ticarette; MERCOSUR’dan AB’ye gıda, tarım ürünleri, petrol ve mineraller öne çıkarken, AB’den bölgeye makine, otomotiv, kimya ve sanayi ürünleri ihracatı ağırlık kazanıyor. Bu yapı, taraflar arasında karşılıklı tamamlayıcılığa dayalı bir ticaret kompozisyonu oluşturuyor.
Bu çerçevede AB, içeride “Made in Europe” yaklaşımıyla stratejik sektörlerde üretim kapasitesini güçlendirirken; dışarıda Hindistan ve MERCOSUR gibi büyük pazarlarla ticaret ağını genişleterek ölçek avantajını küresel düzeye taşıyor. ABD ile yaşanan dönemsel gerilimler ve Çin’e yönelik “de-risking” yaklaşımı da bu çok katmanlı ticaret mimarisini hızlandıran faktörler arasında yer alıyor.
Öz’e göre burada klasik bir bloklaşmadan ziyade; Latin Amerika ile hammadde ve tarım temelli, Hindistan ile sanayi ve ölçek temelli bir tamamlayıcılığın, içeride ise sanayi politikası odaklı bir güçlenmenin aynı strateji içinde kurgulandığı bir model söz konusu. Diriöz ise bu yeni ticaret ekseninin dışında kalan Türkiye açısından yapısal bir çelişkiye dikkat çekiyor ve Avrupa değer zincirlerinin yeniden tasarlandığı bir dönemde masada yer almamanın uzun vadede sürdürülebilir olmadığını vurguluyor.
Üretimde Avrupa’ya yakınken, pazarlarda uzaklaşma riskiyle karşı karşıyayız

Türkiye fiilen entegre olduğu Avrupa değer zincirlerinde hukuken masada yer almadığında, ortaya asimetrik bir rekabet zemini çıkabiliyor. AB küresel ticaret ağını genişletirken, Türkiye’nin aynı anda bu ağın dışında kalması zaman içinde rekabet koşullarını sessizce aleyhimize çevirebiliyor. Oysa ki rekabetçiliğin bir ayağı korumacılıksa, diğer ayağı maliyet kontrolüdür. Avrupa sanayii yeni STA’larla ölçek ve maliyet avantajı yaratırken, Türkiye’nin Gümrük Birliği ortağı ve stratejik partner olarak bu yeni ticaret mimarisinde daha net bir konum elde etmesi gerekir.
“Made in EU” benzeri tanımlara dahil edilmesi ve AB’nin üçüncü ülkelerle yaptığı anlaşmalara eş zamanlı entegrasyon mekanizmalarının oluşturulmasının artık daha acil bir başlık haline geldiğini söyleyebiliriz. Aksi halde Türkiye, üretimde Avrupa’ya bu kadar yakın; ancak pazarlarda giderek daha uzakta kalan bir konuma sürüklenme riskiyle karşı karşıya kalabilir.
*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.