İktisat teorisinin unuttuğu aktör: Girişimci neden görünmez kaldı?

Bu kadar sıkıntılı bir süreç içinde, canlı- cansız tüm “sermaye” biçimlerini harmanlayarak toplum için değer, kendileri için de kâr üreten bu cengâverler, iktisatçıların gözünde hiç var olmamış gibidirler. Sanki “sermaye” ile “emek” yapay zekâlı robotlar gibi birleşerek “değer” üretirler.
Biraz açalım: İktisat teorisi, doğal dünyada “hareketin yasalarını” keşfetmeye çalışan matematik ağırlıklı fen bilimlerini takliden, piyasa hareketlerinin yasalarını belirlemeye çalışır. Ama bunu yaparken girişimciyi es geçer. “Elbette matematik iktisata büyük ölçüde kesinlik getirmiş ve onun öngörü kabiliyetini artırmıştır. Fakat matematiksel iktisat iki ağızlı bir kılıçtır: Keskin ağzıyla gerçek dünyanın karmaşıklığıyla başa çıkıyor; kör ağzıyla da iktisadî hayatın temel güçlerinden biri olan girişimciyi donuklaştırıyor.”1 Girişimci hatıralarını irdelemek suretiyle bu donukluğa bir nebze canlılık getirmek istiyorum. Anılar ve romanlar olmasa, modern tarihin “kültür kahramanı” girişimciyi neredeyse tanıyamayacağız. Bu yıl iktisat alanında Nobel ödülüne lâyık görülen Joel Mokyr, sanayi çağında kültürün (davranış kodlarının, inançların, itimada dayalı ilişkilerin) girişimcilik üzerindeki olumlu etkisini öne çıkarıyor. “İnsanlar arasında güvene atfedilen yüksek kültürel değer” sanayinin de, modern bankacılığın da yükselişinde en vazgeçilmez şarttı, diyor.2 Dünya girişimcilik ansiklopedilerinin en tazesi ise, girişimcilerin başlıca nitelik ve etkinliklerini şöyle sıralıyor:
Üç günde patron olmak!
- Hafız Hüseyin Muratoğlu’nun girişimciliği öğrenme süreci sokaklarda sattığı uçurtmalarla, çekilişli şans/kader oyunlarıyla, evin önünde mahalle çocuklarına beş kuruşa okuttuğu çizgi romanlarla başlamış; 21 yaşında fırın işletmecisi olmasıyla ivme kazanmıştı.
Hatırlayacaksınız, acemi hafızı tasfiye etmeye çalışan uyanık bir Yusuf abi, onun beklenmeyen kararlılığı karşısında, hepsi de akrabası olan tüm fırın çalışanlarını alarak işyerini terk etmişti. “Cascavlak” kalmıştı ortada. “Bazılarının ayrılacağını tahmin ediyordum ama hepsinin gitmesini beklemiyordum. Ben ne anlardım hamur yoğurmaktan, ekmek pişirmekten, ocağı yakmaktan. Bir tek günüm vardı, ekip kurulmalı, Pazartesi sabahına ekmek yetişmeliydi!”4
Ansiklopedik tanımımızı takip edeceksek, hafız girişimcimiz bir anda 8. maddeye geçmek zorundaydı: “Eyleme adanmak. Özgüven; gemileri yakma; ağır işçilik; enerji; tutku; kararlılık; kontrol; sebat; metanet.” Gemileri yakmıştı Muratoğlu, ekmekler Pazartesi sabahına yetişmezse, bütün bayiilerini kaybedebilirdi. Hızlı ve enerjik olmalıydı. “İlkokul arkadaşım Selahattin bir fırında çalışıyordu. Hemen onu bulup usta ve çıraklara ihtiyacım olduğunu söylediğimde her şeyden haberdar olması şaşırtmıştı beni. Fırıncılar birbirleri hakkındaki her şeyi biliyordu. Bize yapılan yanlışı duymuş, o da çok üzülmüştü. Sağ olsun, onun yardımıyla tanıdığı ustaların bizzat evine gidip ricada bulunmuş, geçici birkaç adam ayarlamıştık. Şu iki günü hasarsız atlatabilirsek sonrasının kolay olacağını biliyorduk. Nihayetinde derme çatma bir ekiple Pazartesi sabahı ekmeği çıkarmayı başardık. Bir ay boyunca çok sıkıntı çektik. Elemanlarımızı gerek yüksek maaşla, gerek hatır gönülle iki ay içinde sabitleyip ağır aksak da olsa sistemi oturtmayı başardık.”
Reklam
Sekizden sonra geri dönüp, sıralamaya uygun ilerleme (!) lüksü yoktu genç hafızın, 9, 10, 11 ve 12. Maddeleri karmakarışık ve acilen uygulaması gerekiyordu. Tüm iletişim ve ağ kurma becerilerini harekete geçirecek, eşgüdüm içinde her derde deva bulacaktı: “Fırın işçileri disiplinden çok uzaktı. Sistem bir zincir gibiydi ve bir halka kopsa bütün iş aksıyor, yürümüyordu. Canı sıkılan, başı ağrıyan işe gelmiyordu. Acilen işi öğrenmem ve her noktasını kavramam gerekiyordu. Kısa sürede elemanların da yardımıyla fırının her kademesinde çalışmaya başladım; çıraklık, hamur yoğurma, hamur işleme, fırına ekmek atma-çıkarma işlemlerini zor da olsa kavrayıp öğrendim. Artık zincirde bir eksik olduğunda hemen oraya monte oluyordum.”
Nihayet sıra 7. Maddeye geldi: “Ürün, hizmet, organizasyon tasarımı. Tahayyül; sorun-çözme becerileri.” Sistemi kurmuştu Muratoğlu ama bunun sürdürülebilir olması gerekiyordu. “Bu yüzden ekmek adedinin arttırılması ve belli bir sayının altına düşmemesi lazımdı. Adet yükseldikçe maliyet düşüyordu. Ben de kapasiteyi arttırmak için birçok ihaleye girdim ama sadece ikisini kazanabildim. Bunları kazanınca kapasiteyi yükseltip rahatladık.”
Aklı başka yerde olanlar
Baba hatırı ve hafızlık enerjisi genç girişimcimizi İlahiyat Fakültesine yöneltiyor. Ağabeyi de Endüstri Meslek Lisesinde öğretmendir. Ama ikisinin de aklı başka yerdedir. “Babam, dayılarım, amcalarım hep kendi işlerinde çalışmışlardı; sabit maaşla geçinmek hiçbir zaman aklımızda olmamıştı. Babam, eskiden beri dayımların yaptığı işe özenirdi. Onlar kendi mağazalarında, temiz kıyafetleriyle, medeni bir şekilde işleriyle meşgul olurlarken, kendisi inşaat tepelerinde çalışmaya devam ederdi. Bu kaderi çocuklarına yaşatmak istemiyordu.”
Genç hafızımızın dayısı Turgut Gencal da yetersiz sermayeyle İstanbul’a gitmiş ve başarılı olmuştu. “Çok çalışkan, feraset sahibi, oldukça zeki bir işadamıydı. Hayırsever olduğundan, tuttuğu altın oluyordu.” Dayıyla istişare neticesinde triko iplik ticaretine karar veriyorlar. “İplik işi genelde Yahudi kökenlilerin elindeydi. Dayımın önerisiyle karar vermemiz zor olmamıştı. Şimdi sermaye lazımdı ve bunu sağlayacak tek yerimiz, sanayi çarşısında kirada olandükkânımızdı.” Dükkânı 40 bin dolar, daha küçük bir dükkân ve Renault marka bir araba karşılığında satıyorlar. “Sermayemiz tamamdı, şimdi iş kurma, dükkân tutma ve koşturma zamanıydı.”
Reklam
Dayı torpiliyle “Koskoca Sabancıların Yünsa Fabrikasının” triko ipliği bayii oluyor, “yavaş yavaş çıkılması gereken merdivenleri” bir anda çıkıveriyorlar. Fakat büyükşehir bir kâbus gibi çökmüştür üzerlerine. Günlerce müşteri bekleseler de bir tek satış yapamıyorlar! “Diğer bayiler tırlarla iplik sipariş ederken, bizim sermayemizin tamamı yedi ton iplik etmiyordu. Cahil cesareti denen şey tam da bu olmalıydı.” Sirkeci'de, asıl iplik piyasasının biraz dışında bulunan Büyük Milas Han’da, kırk metrekare, kirası düşük bir dükkân tutmuşlardır. Her şey öyle ani gelişmiştir ki durup hesap yapacak, düşünecek zamanları olmamıştır.
Acemi iplik tüccarı
Fabrikadan gelen çuvalları güzelce istifledikten sonra ipliklerle başbaşa kalırlar. Çuvallar onlara, onlar da çuvallara bakıyor! “Kime, nasıl satılacak, işin piyasası neresi, hiçbir şey bilmiyorduk. Bulunduğumuz handa hiç iplikçi yoktu, herkes kumaşçıydı. Sürekli, ‘Burada bu iş olmaz, Bayrampaşa taraflarına gitmeniz lazım’ diyorlardı. Bayrampaşa neresiydi?” Her gelen bir fikir veriyor, söylenen tabirlerin birçoğunu anlamadan kafa sallıyorlardı. “Hiç bilmediğimiz, ilk defa duyduğumuz terimlerle karşılaşıyorduk. İpliğin numarası, karışımı, bu iplikten yapılan ürünün adını bile bilmiyorduk. Çek, senet, vade, opsiyon, vade farkı vs. lafları geçiyor, trene bakar gibi dinliyorduk.” Günler, haftalar geçiyor, hiç satış yapamıyorlar. “İstanbul bizim vatanımız değildi, yâd ellerdeydik. Yola çıktığımızda selam verdiğimiz insanlar yoktu sokaklarında. Gurbetteydik.” Sonunda, ellerindeki ipliğin büyük bölümünü uzun vade ile Turgut dayılarına, kalanları da bir trikocuya zararına verip iplik defterini kapatıyorlar.
Aldıkları çeklerin bir kısmı karşılıksız çıkmıştır. Biriken borcun altında eziliyorlar. Bakmaya kıyamadıkları arabalarını bile satmaya karar veriyor, abisiyle sarılıp ağlaşıyorlar. “Para umurumda değildi, başaramamak kahrediyordu beni. Samsun’daki yakınlarımızın gözünde İstanbul’a gidip iş kurmuştuk. Her şey tıkırındaydı, hatta bize imreniyorlardı bile, iyi ki de gitmiştik İstanbul’a, kurtarmıştık kendimizi, keşke bir imkân olsa da onlar da gitselerdi. İnsanların bu düşünceleri ve güvenleri üzerimizdeki baskıyı daha da arttırıyordu. Yenilip geri döndüğümüzde nasıl bakacaktık onların yüzüne? ”Mahçup bir Robinson Crusoe tavrıdır bu. Aradaki fark, İngililiz serüvencinin babasına isyanla hayata atılıyor olmasıydı. Baba kendisine geleneksel orta halli, risksiz hayatı öneriyor; alt ve üst tabakadakilerin genelde “yıkıma uğradıklarına” işaret ediyordu. Baba sözü dinlemeyen Crusoe, “uğursuz bir saatte” yola çıkıyor, gemisi fırtınaya yakalanıyor, içi dışına geliyordu. Fakat “komşulara karşı mahçup olmamak,” “ana babanın karşısında yüzü kızarmamak” için eve dönmeye de yanaşmıyordu!5
Hafız girişimci yıllar sonra o günleri anarken, bütün bu sıkıntıların kendisini olgunlaştırdığını ancak zamanla fark edebildiğini belirtiyor. “Tecrübesizliğimiz, sermayemizin darlığı, dükkânımızın küçüklüğü bahanelerine sığınıp yaptığımız hataları gizlemeye çalışıyorduk. Başarı için bu zorluklarla karşılaşmanın aslında sıkıntı değil, bir hediye olduğunu, yılmadan mücadeleye devam etmekle, kendimizin bile farkında olmadığı ilahi bir yardımın yavaş yavaş etrafımızda şekillenmeye başladığını fark etmiyorduk.” Daha sonra okuduğu yönetici hatıralarında benzer zorluklarla karşılaşıldığını görüp rahatlıyor. Yıllar geçtikçe, o zamanlar çok üzüldüğü bu dertler için “iyi ki de olmuş!” diyecektir. “Her zorluk bize verilen bir armağandı. Bir şeyleri başarmak için dikenli yollardan geçmek, fırtınalı denizlere açılmak lazımdı.” Aynen öyle, Hafız Efendi! Senin gibi fırtınalı denizlere açılan Robinson Crusoe’yu 19. yy ortalarında Arapçaya çeviren mütercim, kitabın girişine şöyle bir epigraf koymaktan kendini alamıyordu: “Muradın yüksek tepeler ise, kemal-i nefs için dağlar aşacaksın. Allah’a yemin olsun, yokuşlara göğüs germeden terakki edemezsin.”6
1.Robert F. Hebert ve Albert N. Link: A History of Entrepreneurship, London: Routledge, 2009, s. 104.
2.D. S. Landes, J. Mokyr ve W. J. Baumol: The Invention of Enterprise, Princeton University Press, 2010, s. 530.
3.Louis Jacques Filion: “Definingthe Entrepreneur,” World Encyclopedia of Entrepreneurship içinde, ed. Leo-Paul Dana, Cheltenham: Edward Elgar, 2021, s. 76.
4.Hüseyin Muratoğlu: Bir Kuşluk Vakti Kadardı, İstanbul: Muratoğlu Tekstil, 2023, s. 145.
5.Mustafa Özel: Roman Diliyle İktisat, İstanbul: Küre, 2023, s. 56.
6.Daniel Defoe: “Müslüman” Robinson Kruzo, İstanbul: Küre, 2025.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.