Küresel piyasalar Fed kararları ve jeopolitik risklere odaklı
10:00, 19/02/2026, PerşembeG: Güncelleme: 10:54, 19/02/2026, Perşembe

Küresel piyasalar Fed kararları ve jeopolitik risklere odaklı
2026 yılına, 2025’ten devreden birçok önemli ve kritik başlığın gölgesinde giriş yapıyoruz. İlk etapta ABD tarafında Başkan Trump ile Fed’e atanacak yeni Başkan ve potansiyel ekibi arasında gerçekleşecek süreç ile Fed’in atacağı adımlar oldukça önemli olacak. Özellikle alınacak kararların ve uygulanacak politikaların, hep söylemeye çalıştığımız gibi, Fed’in bağımsızlık vurgusuna zarar vermeden gerçekleşmesi, kararlardan daha çok piyasaların radarında olacaktır.
Fed, 2025 Aralık ayında gerçekleşen son toplantısında politika faizinde 25 baz puan indirim kararı aldı. İndirimle birlikte ABD'de politika faizi aralığı yüzde 3,50–3,75 seviyesine geldi. Karar metninde faiz oranlarını ne zaman tekrar düşüreceği konusunda daha fazla belirsizlik olduğunu ima eden açıklamada sınırlı bir değişiklik de dikkat çekti. Karar metninde Fed, faiz indirimlerine ara vermeden hemen önce geçen Aralık ayında kullandığı “ek ayarlamaların kapsamı ve zamanlamasını değerlendirirken” ifadesine geri döndü.
2019’dan bu yana ilk kez üç yetkili politika kararına karşı oy kullandı. İki bölgesel Fed başkanı -Chicago’dan Austan Goolsbee ve Kansas City’den Jeff Schmid- faiz oranlarını değiştirmeden bırakma yönünde karşı oy kullandı. Trump’ın Eylül ayında atadığı Stephen Miran ise yarım puanlık daha büyük bir indirim lehine oy verdi. Fed içindeki bu ayrışma, 2026 potansiyel süreci içinde ilk sinyal niteliği taşıdı.
Fed, faiz indirimi yanında bizce daha önemli bir karar da aldı. Oluşan likidite sorunlarını çözme amaçlı ve finansal sistemdeki rezervleri yeniden inşa etmek amacıyla 12 Aralık’tan itibaren ayda 40 milyar dolarlık Hazine bonosu alımına başlayacağını duyurdu. Yani sınırlı da olsa, beklediğimiz gibi yeniden parasal genişlemeye dönüş sinyali vermiş oldu. Rezervlerin bankacılık sisteminde artık ‘bol’ olmadığına dair işaretlerin ortaya çıkması üzerine Fed, bu ayın başlarında ‘niceliksel sıkılaştırma’ olarak bilinen bilanço küçültme sürecini durdurmuştu. Yeni alım programı, sistemdeki likidite arzını yeterli düzeyde tutma çabası olarak değerlendiriliyor.
Toplantı sonrası Başkan Powell’ın konuşmasında bizce en önemli konu, risk değerlendirmesine ilişkin ayrıntılar oldu. Powell, kısa vadede enflasyon risklerinin yukarı yönlü, istihdam tarafındaki risklerin ise aşağı yönlü olduğunu, bunun da para politikası açısından “zorlu” bir tablo oluşturduğunu ifade etti. Yani Fed, iki hedef arasında ciddi bir sıkışma yaşıyor ve bu noktada eninde sonunda bir öncelik yapmak zorunda kalacak gibi görünüyor.
Powell, Fed'in önceden belirlenmiş bir faiz patikasına sahip olmadığının altını çizdi. Verilerin toplanmasından ve gecikmesinden dolayı belirsizlik olduğunu, bu nedenle daha fazla faiz indirimi olabileceğini ya da olmayabileceğini, izleyecekleri yolun tamamen gelen verilere bağlı olduğunu vurguladı. Faiz artışının şu anda Fed açısından baz senaryo olmadığını da net şekilde ifade etti.
Fed içindeki görüş ayrılıklarına da değinen Powell, masada oturan herkesin enflasyonun yüksek olduğu ve düşmesi gerektiği konusunda hemfikir olduğunu söyledi. Ayrıca, iş gücü piyasasının yumuşadığı ve istihdam tarafındaki aşağı yönlü risklerin arttığı değerlendirmesinde de ortak görüş bulunduğunu belirtti. Yani aslında bizde karışıklık yok dedi ama karara baktığımızda gelen oylar aynı şeyi söylemiyor.
ABD Başkanı Donald Trump’ın bu konuda yaklaşımı ise oldukça dikkat çekici. Trump, güçlü bir piyasanın engellenmemesi gerektiğini, aksine daha da güçlenmesinin teşvik edilmesi gerektiğini belirterek, “Daha önce hiçbir zaman görülmediği kadar doğal ve güçlü rakamlar göreceğiz. Amerika'yı yeniden büyük yapacağız. ABD başarı için ödüllendirilmeli, başarısından dolayı aşağı çekilmemeli. Benimle aynı fikirde olmayan hiç kimse Fed başkanı olamayacak” değerlendirmesinde bulundu. Yani yeni başkan adayını belirlemesi dışında elinde olan tüm imkânlarla Fed’in politika belirleme sürecine müdahale edeceğini de net olarak söylemiş oldu. Ayrıca Trump, bir sonraki Fed başkanının faiz oranları konusunda kendisine danışması gerektiğini düşündüğünü de söyledi.
Yeni Fed başkanından beklentisini açık ve net bir şekilde ifade eden Trump, “Yeni Fed başkanımın piyasa iyi gidiyorsa faizleri düşürmesini istiyorum, piyasayı hiçbir neden yokken mahvetmesini değil. Son yıllarda görmediğimiz türden bir piyasa istiyorum, iyi haberde yükselen, kötü haberde düşen, olması gerektiği ve eskiden olduğu gibi” dedi. Enflasyonun zaman içinde kendiliğinden dengeleneceğini vurgulayan Trump, bu gerçekleşmediği takdirde uzun ve gerekli bir zamanda faiz artırımı yapılabileceğini kaydetti. Bu da çok önemli bir detay. Yani hem faiz indirimleri talep eden hem de enflasyonun düşmeme riskini göz ardı etmediğini belirten bir profil. Bu söylem piyasaların ajandasına girmiş oldu.
Özetle onca başlık içinde hep söylediğimiz gibi Trump ve Fed arasında yaşanacaklar ve Fed’in yapacakları tüm bir yılı etkilemeye aday görünüyor. Bütün bu gelişmeler aslında Fed'in bağımsızlığı geleneğini altüst edecek bir adım olarak okunuyor ve piyasaları tedirgin eden bir yaklaşım. Bu konuda ABD mahkemelerinin de tavrı ilgi çekiyor. Trump’ın her istediğini yapabilme alanını kısıtlamaya yönelik bir mahkeme profili izliyoruz. Cook davası da sizle paylaştığımız gibi buna iyi bir örnek olmuştu. ABD Temyiz Mahkemesi, Fed yöneticisi Lisa Cook'un Trump tarafından görevden alınmasını engellemişti. Bütün bunlara baktığımızda daha önce belirttiğimiz gibi Fed’in gölgesinde ABD ve küresel piyasalar için çok kritik bir yıl olacağa benziyor.
Bu arada ABD bankacılık sistemi ve özellikle yerel bankalara dair risklere daha fazla konsantre olunduğu bir dönemde Fed’den bankacılık sistemine dair önemli bir rapor geldi. Fed; yüksek faiz oranları, sıkılaşan kredi standartları ve ticari gayrimenkul değerlerindeki düşüş nedeniyle topluluk ve bölgesel bankaların ticari gayrimenkul portföylerinin yakından takip edildiğini bildirdi.
Raporda Fed denetçilerinin, topluluk ve bölgesel bankaların finansal durumunu ve karşı karşıya oldukları önemli riskleri izlemeye odaklandığı aktarıldı. Bu bankalarda finansal koşulların genel olarak istikrarlı olduğu, ancak bazı bankaların kredi zarar karşılıklarını artırdığı ve operasyonel giderlerdeki yükselişin gelirler üzerindeki baskıyı artırdığı kaydedildi. Raporda, çoğu topluluk ve bölgesel bankada gecikmiş ve sınıflandırılmış kredi seviyelerinin son 10 yılın ortalamalarının altında olduğu belirtildi. Buna karşılık, ticari gayrimenkul kredileri ve tüketici kredilerinde gecikmelerin son 10 yılın ortalamasının üzerinde seyrettiği vurgulandı.
Özellikle ofis ve çok aileli konut segmentlerinde yoğunlaşan ticari gayrimenkul kredileri bulunan topluluk ve bölgesel bankaların izlenmeye devam ettiği ifade edildi. Raporda, “Yüksek faiz oranları, sıkı kredi standartları ve ticari gayrimenkul değerlerindeki düşüş, ticari gayrimenkul kredisi borçlularının kredilerini yeniden finanse etme veya kapatma kabiliyetini etkileyebilir” değerlendirmesi yapıldı. Bankacılık sisteminin en hassas konularına dair en yetkili ağız olan Fed’den gelen bu açıklamalar sürecin yakından takip edildiğini gösteriyor ama bir yandan da riskin büyük olduğuna dair bir kabul anlamına da geliyor.
Fed ve ekonomi dışında en önemli başlıklara baktığımızda ilk olarak Rusya-Ukrayna savaşının bitmesi ve insanlık dramı yaşanan Gazze’de kalıcı barışın sağlanması öne çıkıyor. Bunlara dair gelen son açıklamalar ise kafa karıştırıyor. Özellikle AB’nin Rusya’ya karşı uyguladığı tavır ve yaptırımlar, hatta doğal gaz ve petrol alımını tamamen bitirme riski kalıcı barış aranırken bir ironi oluşturuyor ve Putin’in tepkisine neden oluyor. Bunlar piyasalar içinde bir risk.
Gazze barış sürecinde arayışlar ikinci aşamaya geçiş ile devam ederken özellikle son dönem İsrail’in ABD’den destek arayarak yürüttüğü Türkiye karşıtı politika ve söylemlerin gerçekleşme ihtimali de bölge güven ve istikrarı için temkinli olarak izlenmesi gereken başlıklar olarak öne çıkıyor.
Bunlar yanında ABD’nin tek taraflı Venezuela’ya yürüttüğü tavır ve petrol kaynaklarına dair mütecaviz adım ve açıklamalar yanında Trump’ın bir kez daha “ulusal güvenlik” gerekçeleriyle Grönland’a ihtiyaçlarının olduğunu vurgulaması ve bu sebeple burası için özel temsilci atadıklarını belirtmesi de çok önemli.
Trump, “Grönland’a sadece madenler için değil, finansal güvenlik için ihtiyacımız var. Ulusal güvenlik için Grönland’a ihtiyacımız var. Grönland’a bakarsanız, kıyı şeridini baştan sona gözden geçirirseniz, her yerde Rus ve Çin gemileri olduğunu görürsünüz. Ulusal güvenlik için ona ihtiyacımız var. Oraya sahip olmalıyız, Grönland çok önemli” diye konuştu.
Bu açıklamalara ve potansiyel hamlelere karşı özellikle Çin ve Rusya’nın mutlaka karşı cevapları olacaktır. Özellikle ABD-Çin arasında vergi ve tarife konusunda mola vermeler dışında hâlâ tam kalıcı bir ticaret anlaşması yapılmamışken bu gelişmelerin bu süreci de baltalama riski olacaktır.
2026 senesi içinde Avrupa bölgesi ve AB en çok tartışılan başlıklardan biri olmaya aday görünüyor. ECB’nin onca faiz indirimine karşılık Almanya, Fransa başta olmak üzere önemli borçlara sahip İtalya ve İspanya gibi ülkelerin tahvil faizlerinin hâlâ yüksek kalması piyasanın bu risklere karşı bir refleksi olarak okunmalı. Tam bu konuda ABD’nin en büyük yatırım bankalarından biri olan JPMorgan Chase & Co.’nun CEO’su Jamie Dimon’ın uyarıları dikkat çekici. Avrupa'daki yavaş işleyen bürokrasiye dikkat çekerek “zayıf” bir kıtanın ABD için büyük bir ekonomik risk oluşturduğu uyarısında bulundu.
Avrupa’nın parçalanma riskinin uzun süredir dünyanın karşı karşıya olduğu temel zorluklar arasında olduğunu dile getiren Dimon, bu senenin başında da hissedarlarla paylaştığı yazıda Avrupa'nın çözmesi gereken bazı ciddi sorunları olduğunu belirtmişti.
“Eğer Avrupa parçalanırlarsa, o zaman ‘önce Amerika (America First)’ politikası artık varlığını sürdüremeyecektir” diyen Dimon şunları ekledi: “Bu, bizi herkesten daha fazla incitecek çünkü onlar, ortak değerler de dahil olmak üzere, her yönden büyük bir müttefikimiz.” Bu yüzden ABD'nin Avrupa'ya yardım etmesi gerektiğini söyleyen Dimon, Avrupa'nın güçlü hâle gelmesine yardımcı olacak uzun vadeli bir stratejiye ihtiyaçlarının olduğunu vurguladı ve şunu söyledi: “Zayıf bir Avrupa bizim için kötü.” Bütün bu başlıklar Avrupa’nın riskleri ve sorunları yanında hem ABD hem de dünya için önemini anlatan önemli tespit ve açıklamalar. Tam bu noktada ECB’den gelen eş zamanlı risk uyarıları içeren açıklamalar da oldukça dikkat çekici.
ECB iki yılda bir yayımlanan finansal istikrar incelemesinde, “Kötüleşen büyüme beklentileri veya yapay zekânın benimsenmesine ilişkin hayal kırıklığı yaratan haberler nedeniyle piyasa duyarlılığı aniden değişebilir” görüşü dile getirildi.
Ayrıca, bazı gelişmiş ekonomilerdeki yüksek kamu borcuna ilişkin endişelerin küresel tahvil piyasalarını zorlayabileceği, bunun da uluslararası sermaye akışlarını değiştirebileceği ve para birimlerini sarsabileceği konusunda uyarıda bulunuldu.
Raporda, “sürekli yüksek değerlemeler ve artan hisse senedi piyasası yoğunlaşmasının” ani fiyat ayarlamaları olasılığını artırdığı vurgulanarak, “Açık uçlu yatırım fonlarındaki likidite uyumsuzlukları, hedge fonlarındaki yüksek kaldıraç oranları ve özel piyasalardaki şeffaflık eksikliği, piyasa stresini artırabilir” denildi. Raporda, son dönemde risk algılarının “Fransa'daki mali temellerin kötüleşen seyrine” odaklandığı belirtildi.
IMF de tartışma sürecine katıldı. IMF; Almanya'da ülke içinde ve AB düzeyinde daha cesur reformlar hayata geçirilmediği sürece, ülkenin orta vadede kalıcı olarak zorlu bir büyüme görünümüyle karşı karşıya kalacağını bildirdi.
IMF açıklamasında, “Almanya içinde ve AB düzeyinde daha cesur reformlar yapılmazsa, Almanya ve diğer ülkeler kalıcı olarak zorlu bir orta vadeli büyüme görünümüyle karşı karşıya kalacaktır” değerlendirmesine yer verildi. Yüksek borçluluk ve ekonomik görünüme yönelik risklerin aşağı yönlü olduğuna dikkat çekilerek, jeopolitik gerilimlerin artması, ticaret çatışmalarının tırmanması ve emtia fiyatlarındaki oynaklığın başlıca dış riskler arasında bulunduğu kaydedildi.
Özetle ABD dışında Avrupa bölgesine ve AB’ye daha çok odaklanacağımız bir yıla giriş yapıyoruz. Tabii ki dünyanın geri kalanında Çin, Hindistan, Japonya gibi majör ülkeler dışında gelişmekte olan ülkelerin hikâyeleri de önemli ve takipte olacaktır.
Bütün bunları ve diğer başlıkları takip ederken gözler 2025’in rekorlar kıran favori yatırım aracında olmaya devam edeceğe benziyor. Altın ve gümüşte yaşanacak haber akışları ve fiyat hareketleri yakından izlenecek.
Tam bu noktada Çin’in altın konusunda adımları dikkat çekiyor. Küresel altın piyasasında daha fazla finansal etki ve itibar elde etmek isteyen Çin Merkez Bankası PBOC uzun süredir altın almaya devam ederken diğer yandan kendi altın piyasasını ve fiyat belirleme ortamını kurarak bunu güçlendirmeye çalışıyor. Aynı zamanda yabancı merkez bankalarına altınlarını Çin'de depolama teklifiyle de yaklaşıyor. Şu ana kadar Kamboçya'nın da aralarında bulunduğu ülkeler bu teklifi kabul etmeye başladı bile.
Tam bu noktada eski Türkiye’de mevcut kurumunda çalıştığım Danimarka merkezli Saxo Bank’ın 2026 için sıra dışı 8 öngörüsü içinde yedinci madde öne çıkıyor.
Beklenti aynen şöyle dile getiriliyor: “Doların hâkimiyeti Pekin ile sarsılıyor. Çin, devasa altın rezervlerini açıklayarak ve offshore yuanı (CNH) kısmen altına endeksleyerek ABD dolarının küresel rezerv para tekelini kırmayı hedefler. Bu altın yuan, Batı finans sistemine ve yaptırımlarına alternatif arayan ülkeler için güvenli bir ticaret limanı hâline gelir. Yeni sistemle birlikte dolara olan bağımlılık azalırken, altının onsu 6 bin doların üzerine çıkar ve ABD tahvil faizleri yabancı satışlarıyla yükselir.” Bu senaryo beklentisi kısa vadede olmasa bile uzun vadede Çin’in hedefi olarak görülüyor ve belki de dolar-yuan arasında gittikçe artacak potansiyel çekişme birçok şeyin önüne geçecek gibi görünüyor. ABD’nin yanına Avrupa ülkelerini de alarak bu sürece bir hazırlık yaptığını gözlemliyoruz. Bu noktada kilit ülkeler Rusya, Hindistan ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu birkaç ülke olacak gibi duruyor.
Özetle dünya çok kutuplu bir soğuk savaş ile çok taraflı bir sıcak savaş riski arasında umuda yolculuk açabilecek mi, izleyip göreceğiz. Bu süreçte piyasalarda ara ara pozitif dönemler olsa da son birkaç yıldır hep savunduğumuz “nakit pozisyonların” Fed agresif faiz indirip ciddi parasal genişlemeye gitmedikçe önemini korumaya devam edeceğini gözlemliyoruz. 2026 yılı içinde de fırsatları ararken çok temkinli olmakta ve her iki yönlü çok ciddi bir risk yönetimi yapmanın önemli olduğunu bir kez daha belirtmek isteriz.






Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.