İran’ın ABD ve İsrail karşısındaki direnişinin arka planı

İran haftalardır ABD ve İsrail güçleriyle savaşıyor. Yıllarca Urumiye ve Tahran’da yaşadım. Bu ülkeyi yakından tanıdığımı zannederken ABD ve İsrail karşısındaki direnişi yine de şaşkınlık verici geliyor. Anlaşılan İran devleti gibi halkı da İsrail’in ABD’yi sonunda böylesi bir savaşa sürükleyeceğinin farkında olduğundan kendilerini buna hazırlamışlar; hele ki Gazze katliamlarından sonra bu bir sürpriz olmasa gerek.
1986’da eşim ve henüz bebek olan kızımla birlikte, kara yoluyla İran’a, Batı Azerbaycan’ın merkezi Urumiye şehrine gittik. Bir süre eşimin ailesinin yanında yaşadım. İran-Irak Savaşı sürüyordu. Eşim askere alınmıştı. “Kırmızı alarm”a göre sürdürüyordu hayatlarını insanlar. Gece veya gündüz, kırmızı alarm verildiğinde kucağımda bebek evin bodrumuna koşuyordum ikinci kattan, apar topar. Bodrum sığınak olarak düzenlenmiş, pencerelerinin önüne kum çuvalları yerleştirilmişti. Bazen saatlerce orada kalıyorduk. Gaz lambalarının ışığında ailenin yaşlıları geçmiş savaşlara dair anlatıları naklediyorlardı. Savaş devrimin hemen arkasından gerçekleştiği için insanlar siren seslerini ve şehit cenazelerini kanıksamışlardı. Kayınpederim Türkçe Kerbela ağıtları okuyordu. Avşar Türklerinden olan aile Azerbaycan Türkçesiyle konuşurdu. Eşimin anne tarafından dedesi, 1918’deki Urumiye kuşatmasında onlara yardıma koşan Türk birlikleri bağlamında hatıralarını anlatırdı ziyaretine gittiğimizde. Türkiye radyolarını dinlediği için de Türkiye Türkçesini iyi konuşurdu.

Sürekli savaş, sürekli bir taziye trafiği demekti. Kayınvalidem Zekiye Hanım’la aynı zamanda eltisi olan kız kardeşi Safiye Hanım normal hayatlarında çiçekli kumaştan örtüler kullandıkları hâlde hemen her gün merasimlere özgü siyah çadorlarını örtünerek taziye ziyaretlerine gider olmuşlardı. Taziye gündelik hayatın bir parçası hâline gelmişken düğünler de devam ediyordu. Giyim kuşamda sadeliği benimsemiş bir insan olarak düğünlerde gördüğüm her tür şatafat ve kozmetik kullanımı şaşırtmaktaydı beni. İranlı kadınların Batı merkezlerinden yayılan modanın yanı sıra kozmetik şişelerini de reddettiklerini sanıyordum. Ancak her yaşta kadın, bir kısmı dışarıda çadorla da dolaşsa, Paris butiklerinden edinildiği izlenimi uyandıran şık tuvaletler ve gösterişli takılarla katılıyorlardı, haremlik-selamlık şeklinde gerçekleşen düğünlere ve “konaklık” dedikleri eş dost oturmalarına. Şehrin merkezindeki Hayyam Caddesi’nde mağazalar her zaman tıklım tıklım olurdu. Bu mağazalarda satılan giysilerden bir kısmı Türkiye malıydı.

Türkiye’den, ailemden ilk uzun ayrılığım değildi. Altı sene yatılı okumuştum. Ancak ülkemden ilk kez ayrılıyordum. Üstelik kalabalık bir aile ortamına dâhil olmuştum. Eşimin amcasının ölümünden sonra kayınpederim, onun eşi ve çocuklarını da himayesine almıştı. Eşim askerlik görevi için Tahran’daydı. Onun yokluğunda bir süre sonra daralmaya başladım. Ev bahçeliydi, bir köşesinde tandırın bulunduğu bir kulübe ve kümes vardı. Tandırda ekmek pişirmek için gelen Erdebilli iki ekmekçi kadının yanına gidip onlarla sohbet eder, bazen de kırmızı alarm sırasında sokakta kalmayı göze alarak kızımla yürüyüşe çıkardım. Evin bahçesinin hemen sağındaki eski konakta Efser Hanım tek başına yaşıyordu. Hiç evlenmemişti. İlk ziyaretimde, evin alt katında ve üst kata götüren merdivenlerde horoz ve tavukların koşuştuklarını gördüm. Onları ev arkadaşı gibi benimsemişti. Meğer bu Efser Hanım 1945-1946 yıllarında Seyid Cafer Pişevari liderliğindeki Tebriz merkezli İran Azerbaycanı Demokrat Fırkası’nın militanlarından biri değil miymiş… At sırtından inmezmiş o yıllarda. Üstelik de şehrin en zenginlerinden birinin de kızıyken Sovyet destekli bir harekete katılmıştı. Seyid Cafer Pişevari liderliğindeki bu hareket İran Azerbaycan’ı Türklerinin özerkliğini ve Türkçe eğitimi savunuyordu.

Geçmişin anlı şanlı militanının şimdi içine düştüğü yalnızlık ve -yoksulluk değilse de- perişanlık dokunaklıydı. Huysuzluğu yüzünden akrabaları arayıp sormadıkları için eşimin ailesi yakından ilgileniyordu bu kıdemli komşuyla. Siren sesleri duyulduğunda bazen o da bodruma, aramıza katılırdı. Uçaklarla bombardımanlar ve kırmızı alarm üzerine bodruma kaçışlarımız devam ediyordu. Ne yazık ki kalabalık ailenin çocuklarının yetişmesine yardımcı olan Leyla Hanım bir gündüz bombardımanı sırasında dışarıda olduğu için yaralanmıştı. Bomba parçası onu taksiden inerken yakalamıştı.

Urumiyeli ev kadınlarının devrimin ardından çıkan savaşla birlikte gelişen protest tavırları konusunda da bir örnek vermek isterim: Ben şehre gitmeden birkaç ay önce belediye binası önünde kadınlar, şişe süt fiyatlarındaki artışı protesto etmişlerdi. Belediye de çok geçmeden fiyatları düşürmüştü.
Eşim Tahran yakınlarında elektrik mühendisi olarak sürdürüyordu askerliğini. Bir gelişinde Tahran’da ev tuttuğunu söyledi. Böylelikle Türkiye’den trenle getirdiğimiz az bir eşya ve kutular dolusu kitapla Urumiye’den ayrıldık. Evimiz İnkilap Meydanı yakınlarında bir sokaktaydı. Birkaç yüz metre ötesinde Pepsikola fabrikası bulunduğu için Pepsikola diye söz ediliyordu mahalleden. Yığma bir binanın birinci katında yaşıyorduk. Giriş katında bir fırıncı vardı. Üst kat komşumla yakınlaştık, çocukları bazen gelip kızımla oynarlardı. Kırk yılın ardından adını bir türlü hatırlayamadığım komşumun kocası pilottu. Kendisi Fars kökenliydi, kocası Azeri. Şehri tanımamda bana çok yardımcı oldu. Cuma günleri kocası evde çocuklara bakar, o da bir üniversite öğrenci havasında giyinip kuşanır, yaşlılara kitap okumak üzere huzurevlerine giderdi.

Ev sahibemiz, kocası uyuşturucu satıcılığı suçundan hapiste yatan çarşaflı bir kadındı. Ayda bir gelip kapıdan kirasını alırdı. Siyah çarşaf, kocası hapiste veya dul kadınlar için kendilerini emniyette hissettiren bir örtünme tarzıydı. Çoğunlukla şehrin güney mahallelerinde kullanılıyordu siyah çarşaf henüz. Savaşın ve cephelerden gönderilen şehit cenazelerinin, kimi kadınlar devrimin başında gönüllü olarak örtünmüşken birkaç yıl içinde resmî kurumlarda magne isimli başörtüsü tarzı ve pardösünün kanunen zorunlu kılınmasında psikolojik bir etkisi olduğu söylenebilir. Dükkan ve mağazaların kapılarında “Hanım hicabına dikkat et” şeklinde uyarılar yer almaktaydı. Şehrin gözde caddelerinden Veliasr Caddesi’nde bir mağazada kendime şal bakarken ayna karşısında havalı bir şapkayı deneyen genç bir kız ilişmişti gözüme. Başı örtülü hâlde o şapkayı kendine yakıştırmaya çalışıyordu. O an çok dokunmuştu kızın çabası bana. Başörtüsü yasakları nedeniyle mimarlık mesleğini sürdürememiştim. Yasağa karşı direnişin içindeydim hâlâ. Benim büyük bir anlam yükleyerek, heyecanla ve sevgiyle örttüğüm başörtüsü bu genç kız için zorunlu bir yüktü. Böyle olmamalıydı.
Şehirler Savaşı Tahran’da da sürüyordu. Yaşadığımız yığma ev bir hayli eskiydi. Yakınlarda da herhangi bir sığınak yoktu. Gece gündüz kırmızı alarm verilebilirdi. Eşim evde yoksa, kızımı kucaklayıp binanın giriş katındaki merdivenin altına sığınıyordum bir işe yarayabilirmiş gibi. Komşulardan kimse gerek görmüyordu buna. Bir keresinde 500 metre yakınımızdaki hastaneye bomba düştü. Bir taraftan da cephelerden cenazeler geliyordu. Kalabalıklar Kerbela vakasına değinen marş, dua ve ilahilerle geçiyordu caddelerden. Süt başta olmak üzere bazı gıdaları karneyle alabiliyorduk. Bebeklere tahsis edilen şişe süt için haftanın belli günlerinde gidip bir bakkalın önünde kuyruğa giriyordum. Bir keresinde anahtarı içeride unutmuş ve bunu da kapıya geldiğimde fark etmiştim. Kızım içeride diye paniğe kapıldım ve ayağımla cam kapıyı kırdım. Bileğimde hâlâ o camın kestiği yaranın izi var. Karşı komşu beni doktora götürdü. Doktor çok iyi İstanbul Türkçesi konuşuyordu. Dikiş sırasında metanetimi övdü. Aslında utanıyordum o hâle düştüm diye.
Tahran etrafındaki dağlarla çanak gibi bir şehir, yaz aylarında aşırı sıcak olur. Kimi insanlar şehir etrafındaki bahçeli evlerine giderler. Ben de kızımı parklara götürüyordum öğleden sonraları. Tek sorun siyah veya sarı renkteki kocaman uçan hamam böcekleriydi. Bu böcekler evde, özellikle de banyoda ve mutfakta, ne kadar önlem alırsam alayım bir delikten çıkıyorlardı. Halk arasında bu hamam böceklerinin ta Musaddık Darbesi sırasında Amerikalılar tarafından getirildiğine dair bir söylenti vardı. Tahran’da dolaşırken duvarlarda, ABD’nin darbe ve müdahalelerine meydan okuyan slogan ve resimler görüyordum. Duvar resimlerinin çoğu iyi ressamlarca çizilmişti.

Üniversite yıllarından itibaren Şeriati’nin okuru olduğumdan, devletin Şeriati’ye yönelik yaklaşım neydi, bunu anlamaya çalıştım. Düşünürün konferanslar verdiği Hüseyniye İrşad’ta öğrencileri mutedil toplantılar düzenliyorlardı. Urumiyeli bir ailenin davetinde tanıştığım okuru bir genç kız, Şeriati’in etkisinin silikleştirilmek istendiğini söylemişti. Peki ya Ayetullah Mutahharri? Devrimden kısa bir süre sonra devrim muhalifi Furkan Grubu üyelerince girişilen suikast sonucu öldürülen Ayetullah Mutahhari, İslam Devleti isimli kitabında komünist partisinin de bulunabileceğini yazmıştı. Gelgelelim Irak’ın açtığı savaş ve yöneticilere yönelik terör olayları devletin, devrim gerçekleşirken dile getirilen İstiklal ve İslam Cumhuriyeti’nin yanında üçüncü şiar olan “Azadi”nin iptali sonucunu vermişti. İranlıların “Bize yüklenen savaş” diye söz ettikleri savaşın getirdiği olağanüstü hâl, politika ve uygulamalara yönelik herhangi bir eleştiri dile getirenin dışlandığı bir etki oluşturuyordu. Üstelik samimi devrimciler ve entelektüeller savaş cephelerinde şehit olurken yerlerini Ayetullah Humeyni’nin “taş kafalı” diye nitelediği türde bağnaz kişiler alıyordu. Bütün bu olguların İran’ın geleceğini nasıl şekillendirmekte olduğunu fark edemiyorduk henüz.

Bu arada karşı dairede oturan komşumuz genç adamın asker kaçağı olduğunu öğrenmiştim. Kuyrukta durmayı gerektiren bir alışveriş için evden çıkarken kızımı onlara bırakıyordum, böylece bir yakınlık oluşmuştu arada. Yeni gelin de saftı biraz, Şah dönemine özlem duyuyordu, öyle laf lafı açarken söyleyivermişti. O kadar âşıktı ki eşine, kaybetme korkusu içindeydi.
Şehirler Savaşı bütün şiddetiyle sürüyordu. Oturduğumuz evin önünden ağıtlar ve dualar eşliğinde şehit cenazeleri geçiyordu hâlâ. Kızımız ve benim için endişelenen eşim, birkaç aylığına İstanbul’a gitmemi teklif etti. Bu vesileyle Urumiye’deyken başlayıp da bitirmek üzere olduğum romanı da bastırabilirdim. Birkaç haftadır Ashab-ı Uhdud adlı şiir kitabının kadın şairiyle Girişim dergisi için bir söyleşi gerçekleştirmenin peşindeydim. Zeynep Burucerdi isimli şairin aslında dönemin başbakanı Mir Hüseyin Musevi’nin eşi Zehra Rahneverd olduğunu öğrenmiştim aynı günlerde. Korunaklı Başbakanlık konutunda yaşıyordu Rahneverd ve ben söyleşi için oraya gidecektim. Eşim söyleşi tarihinin ertesi gününe aldı biletlerimizi.

Mir Hüseyin Musevi, toplumcu görüşlere sahip Türk kökenli bir devlet adamıydı. Hamaney’le akraba oldukları ve aralarında görüş farkları bulunduğu söylenirdi. Zehra Rahneverd ise tanınmış bir şair olmasının yanı sıra grafikerdi ve uzun yıllar sonra Tahran’da açılan kız öğrencilere mahsus el-Zehra Üniversitesinin rektörü olacaktı.
Röportajı yaptığımız ev bir hayli sadeydi. Rahneverd’in üç yaşındaki kızı etrafımızda dolaşıyordu biz konuşurken. Daha en başında Rahneverd, söyleşide Başbakan Musevi’nin karısı olarak anılmak istemediğini belirtti. Kendi yapıp ettikleri üzerinden oluşmalıydı metin. Bir buçuk iki saat sürdü konuşmamız. Rahneverd zaman zaman bizzat çay servisi yaptı.

Bu röportaj iki ay kadar sonra Girişim dergisinde yayımlandı. O dönemde feminizm ve İslamcı feminizm tartışmaları yapılırdı haftalık dergilerde. Kimisi Rahneverd’i İslamcı feminist olarak tanımladı. Rahneverd olsun Musevi olsun sonraki yıllarda devrimin özgürlük şiarının geriye gelmesini talep eden bir çizgi izlediler. Hatemi’nin başlattığı reformist hareketi destekleyen Musevi, 2000’lerin sonlarında aynı çizgiyi sürdüren Yeşil Hareket’in lideri oldu. Ne yazık ki Musevi öncülüğündeki bu hareket 2009’da bastırıldı. Kendisi hâlâ ev hapsinde.
İran, İsrail-ABD karşısında büyük bir direniş sergiliyor, ben bu satırları yazarken. Benzeri bir direnişi Batı ve Arap ülkeleri tarafından desteklenen Saddam’a karşı da göstermişti İran halkı 80’lerde. Halkın metaneti ve dayanışma yeteneği olmasa benzeri bir direnişi sürdürmek nasıl mümkün olur? Keşke halk kesimlerinden yükselen eleştirilere de kulak verebilse sistem, din adına kamusal alanda genç kızları rencide eden müdahaleler son bulsa… Gençler istikballerini uzak ülkelerde aramasalar… Savaşlar görmüş ve sürekli savaş tehdidi altında yaşadığı hâlde ağır bombardımanlar altında vatanına bağlılığını ispatlayan bir halk, vesayete muhtaç çocuklar misali bir konumda tutulmayı değil saygılı bir muameleyi hak ediyor.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.